Kaçan kaçana.. Tevfik Fikret de Nuvelzelanda’ya kaçmak istemişti..

8
Wellington, Yeni Zelanda..

Bir yakınım müjdesini bayram gününe saklamış; arkadaşlarından birinin işinden ayrılmaya hazırlandığını, eşini de alıp ilk fırsatta yurt dışına çıkacağını söyledi…

Son zamanların modası bu. Geçenlerde bir gazetede dolar milyoneri 5 bin kadar kişinin Türkiye’deki varlıklarını paraya çevirip Amerika ve İngiltere’ye gittikleri haberini okudum.

Konuyu deştiğim bir dostum, Türkiye’den gelenlere ikamet vermede aranan şartları bazı ülkelerin hayli azalttığını söyledi.

Hayır, yakınımın arkadaşı ABD’ye veya Avrupa’da bir ülkeye gitmeyecekmiş…

“İstikamet Yeni Zelanda” olacakmış…

Maoriler.. Yeni Zelanda yerlileri..

Yeni Zelanda bizim Ankara kadar nüfusu olan bir ada devleti. Gitmesi uçakla neredeyse bir gün sürüyor. Yıllar önce, Cumhurbaşkanı Turgut Özal yanına çok sayıda işadamını da alarak Avustralya gezisine çıkmıştı da, gezinin birkaç günü de yol üzerindeki Yeni Zelanda’da geçirilmişti.

Misafir devlet başkanına, Yeni Zelanda yöneticileri, asgari giysiler içindeki ada yerlilerinin (‘Maori halkı’ deniyor) gösterisini izletmişlerdi.

İlginç bir gösteriydi.

O geziden belleğimde nefis bir doğa, sakin bir halk ve konuksever bir yönetim görüntüsü kaldı.

Gençleri bile ancak emeklilerde rastlanılabilecek bir sükûnet içerisindeydi.

Ada sahilinde dolaşırken orada yer tutmuş birkaç Türk ile de karşılaşmıştık.

Tevfik Fikret ve arkadaşları da Yeni Zelanda’ya kaçacaktı

O kadar uzak bir yer olmasına rağmen, Türkiye’den Yeni Zelanda’ya gitmek, 130 yıl kadar önce de bazı aydınların projesiydi.

Mesela Tevfik Fikret ve çevresindeki aydınların

Tevfik Fikret.. Kendi portresi..

Namık Kemal, biliyorsunuz, ‘vatan şairi’ unvanıyla anılır, Tevfik Fikret de ‘hürriyet şairi’ olarak… Fikret’in şiiri, dili eskimiş olsa da, onun bu özelliği sebebiyle, okul ders kitaplarında hala okutulur. Benim neslimden pek çok kişi onun bazı şiirlerini ezbere okuyabilir. O kadar yani..

Sultan Abdülhamid, daha önce burada yazdığım üzere, ‘eli kanlı bir katil’ veya bir ‘kızıl sultan’ değildir, ama bir askeri müdahaleyle devrilmiş amcası (Sultan Abdülaziz) ile deli olduğu gerekçesi kullanılarak fetvayla tahttan indirilmiş ağabeyi (5. Murad) sebebiyle vehimlidir; dönemi aydınları kendilerini müthiş bir baskı altında hissetmektedir.

Fikret de, iki arkadaşıyla birlikte, o dönemin terimiyle Nuvelzelanda’ya göç etmeyi ciddi ciddi düşünmüştür.

Servet-i Fünun dergisi ve sonraları Tanin gazetesinden arkadaşları Hüseyin Kazım Kadri ve Hüseyin Cahit Yalçın’la birlikte… Kendi edebi çevrelerinden başkalarının da onları izleyeceğini umarak…

Hüseyin Kazım Kadri.. Sonraki yıllarda..

Bu üçlüden ismi en az bilinen Hüseyin Kazım Kadri (1870 – 1934) ilginç bir şahsiyettir. Sultan 2. Abdülhamid döneminin yönetim tarzına (istibdat) karşı çıkan, İttihad ve Terakki Partisi iktidara gelsin diye bayağı mürekkep sarf edenlerdendir; ancak o da Tevfik Fikret gibi, Sultan Abdülhamid’i devirip iktidara gelen İttihatçılar tarafından büyük bir hayal kırıklığına uğratılmıştır. Türkiye ve Orta Asya coğrafyasında konuşulan geniş anlamda Türkçe’nin en kapsamlı sözlük çalışmasını uzun yıllar üzerinde ter dökerek o hazırlamıştır: Türk Lügati (4 cilt, yayın tarihleri: 1927-1945). Bazılarını ‘Şeyh Muhsin-i Fani’ müstearıyla yayınladığı ‘Yirminci Asırda İslâmiyet’ gibi önemli başka eserleri de vardır.

Hüseyin Cahit Yalçın.. O yıllardaki portresi..

Prof. İsmail Kara’nın himmetiyle yayımlanan ‘Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Hatıralarım’ (İletişim Yayınları, 1991) adını taşıyan anıları, Osmanlı’nın yıkılış ve Cumhuriyet’in kuruluş dönemlerini yakından gözlemiş bir aydının izlenimleri olması açısından değerlidir.

Kitabın girişinde, İsmail Kara, Tevfik Fikret, Hüseyin Cahit Yalçın ve Hüseyin Kazım Kadri üçlüsünün Yeni Zelanda macerasını Hüseyin Cahit’in anlatımıyla aktarır.

Okuyalım:

“Memleketi terk edip Nuvelzelanda adasına hicret edecektik. Buraya herkes refikasıyla birlikte gelecekti. Bir sosyalist cemaati halinde yaşayacaktık. Aramızda mülkiyet prensibi değil, uhuvvet prensibi hüküm sürecekti. Birbirimize karşı hakikaten bu kardeşlik hissini kalbimizde duyuyorduk. Bu tasavvurlarda Hüseyin Kazım’ın büyük bir tesiri oluyordu. Coşuyor, anlatıyor ve müstakbel hayatımız onun hülyaları arasından geçerek gözümüzün önüne yayılırken bir Cennet saadeti gösteriyordu. Nuvelzelanda’ya ibtida (ilk önce) istikşaf yapar gibi (öncü kuvvet olarak) Hüseyin Kazım ile ben gidecektim. Bizden muvafık (olumlu) bir haber alınca öteki arkadaşlar da gelecekti.”

Yol parası bulamayınca Yeni Zelanda rüyaları da gerçekleşmez Fikret ve arkadaşlarının…

“İstanbul’un murdar istibdat muhitinden ve iz’aclarından uzak, kitapları arasında kardeş üç aile halinde yaşama” projesini Yeni Zelanda’da gerçekleştiremeyince.. üçlü.. dikkatlerini ülke içine çevirir ve Manisa’ya yakın Sarıçam köyüne yerleşmeyi düşünmeye başlarlar.

İkinci Meşrutiyet ilân edilince İstanbul’da kalmaya karar verirler. Hayal kırıklığı yaşamaya başlayan Tevfik Fikret de İttihatçılar aleyhine şiirler yazacağı en Aşiyan’ı inşa ettirmiştir.

Çok bilinen şu mısralar ’95’e Doğru’ şiirinden:

Bir devr-i şeâmet, yine çiğnendi yeminler;
Çiğnendi, yazık, milletin ümmîd-i bülendi.
Kanun diye, kanun diye, kanun tepelendi…”

Ve şu mısralar:

“Millet yaşamaz hakka tahassürle solurken
Sussun diye vicdanına yumruklar inerse;
Millet yaşamaz Meclisi müstahkar olurken
İğfal ile, tehdit ile titrer ve sinerse;
Millet yaşamaz mâşer-i millet boğulurken.”

Neyse, lâfı fazla uzatmayayım.

Demek istediğim şu: Türkiye’de yaşayan aydınların kaçış projeleri yeni değildir.

Yeni Zelanda’ya gitme niyeti bile…

ΩΩΩΩ

8 YORUMLAR

  1. “Temelde degisen bir sey yok”, onemli bi tespit. Toplumlarin yapisi, hamuru oyle kolay kolay degismez. Hatta ozu hic degismez bile diyebiliriz. O yuzden bugun olanlarin sadece iktidardan, muhalefetten, kumpascilardan v.s. kaynaklandigini dusunmek yanlis bence. Sonucta hepsi “biziz”.

  2. Biz de yirmisekiz şubat sürecinde Amerikaya kaçmayı düşünmüştük, lakin ikiz kuleler faciası ümitlerimizi suya düşürdü, devlet yakalayamasın diye, olabildiği kadar uzak yerlere tırmanmaya çalışıyor insan, demek ki Fikret te koca Osmanlının yakalama korkusundan çok uzak ülkeye kaçmak istemiş. Zaten insan suçlu olunca veya suçlu kabul edilince kaçmak istiyor, biz laik olmamakla suçlanınca kaçmaya çalıştık, şimdikiler de devleti ele geçiremeyince, suçluluk hissine kapıldılar, Reco yakalar diye onun için kaçıyorlardır…

  3. Kaçmakta bir seçenek tabi, ancak verilen örneklerde kaçmayı düşünenlerin bulundukları yerde şartlar değişince nasıl hayal kırıklığına uğradığını siz belirtiyorsunuz bir de yurt dışına gitselerdi ne olurdu acaba. Kendi toplumuna insan bu kadar yabancılaşmamalı, çok çok zorda bırakılmadıkça terk etmemeli…

  4. Tarihte yazarların çektikleri sıkıntılar, bir şeyi yanlış bilmelerindendir. Kötülüklerin, iktidarda olan kimselerin kötü insan olmalarından ileri geldiğini sanmış ve iktidarda iken onları oradan indirmeye çalışmışlardır. Bu durum bugün de devam etmektedir. Kötü kimdir? Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Menderes, Cemal Gürsel, Kenan Evren, Demirel, Özal, Erdoğan?
    Oysa yazarların yapacakları iş olayları kişilerin kötülüklerine değil, düzenin bozukluğuna yüklemeleridir ve iktidara değil bozuk düzenin yıkılması için değil bozuk düzenin düzelmesi veya yeni düzenin gelmesi için kalem oynatmalarıdır. Koru dahil hiçbir yazar çözüm önermiyor. İktidara çatmıyor ama yanlışları, kötüleri söyleyip geçiyor.
    İlim adamları çözüm üretirler. İlim adamlarını halk anlayamaz. Nasıl elektriği evlerimizde kullanabilmemiz için transformatörelere ihtiyacımz varsa, ilim adamlarının bulduklarından halkın ve siyasilerin yararlanması için ilim transformatörlerine ihtiyaç vardır. İşte bunlar da yazarlardır. Yazarlar ilim adamlarından öğrendiklerini halkın diline tercüme eder ve halka ulaştırırlar.
    İşte böyle bir yazar, Türkiye’de hiçbir dönemde yetişmemiştir. Bugün de yoktur. İlim adamalrı görüşlerini kendileri anlatmak zorunda kalmışlardır. Anlatamadıkları için böyle devam ediyor.
    Adil düzen dergisini çıkarmak ve bu geleneği bozmak istiyoruz.

  5. Sayın Koru ,

    Bayramınız mübarek olsun.

    Bir fikri ifade etmek için bir olayı ve onu da izah etmek için kişileri örnekleyerek yazdığınız güzel yazınızda siz olayın neresindesiniz ? Sadece gözlemci mi yoksa siz de bir zaman Tevfik Fikret in hissettiklerini hissediyor ve başınızı alıp bir dem uzaklaşmak mı istiyorsunuz ? Fikirlerinizin tartışılmasını göremediğimiz bu ortamda !
    “Onlar istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır” saff süresi 8. Ayet in tefsiri bir manada da zamanla yanlışın yanlış olduğunu göreceksiniz demektir. Allah sabredenlerle beraberdir. Bakara ,153 Ve Allah ın hükümlerinde bir değişiklik bulamazsın. Fetih suresi 23 ayet.
    Tebdili mekanda ferahlık vardır. Kısa bir dönem dahi olsa !

  6. Valla 60 ımdan sonra ben bile düşünür oldum.
    Münasip bir yer bulsak da hep beraber gitsek.
    Tebdili mekanda ferahlık var demiş atalarımız.
    Hicret berekettir.

  7. Cennet yurdumuzu beğenmeyenlerin “kaçmasında” bence bir sakınca yok.
    Zaten onların Türkiye ile bir sorunu var
    demektir.

    Kendi payıma Türkiye dışında yaşamak
    asla düşünemeyeceğim bir şey.

    Gönlü burada olmakla beraber maişetini
    başka ülkelerde kazananlara bir şey denemez elbette.Ama ben ülkemin azını
    yabancı ülkelerin çoğuna tercih ederim.

  8. Sayın Korunun yazıları, daha doğrusu uyarıları Türkiyenin hızlı bir şekilde felakete doğru ilerlediğinin habercısı gibi.
    Ergenekon davaları dönemindede sürekli yapılan yalnışlardan dolayı yazdığı uyarıcı yazılarin aynısı hatta fazlası ile gerçekleşt.
    Türkiyenin bugünkü durumu dahada vahim ve can damarları adeta kurutuluyor. Bilim, sağlık,emniyet,savunma, ve ekonomiyi ayakta tutan insanlar ile hapishaneler tıka basa dolduruldu. Şimdide geride kalanlara yer aça bilmek için hırsızlar ve katıller af edilip serbest bırakılan bir ülkenin vay haline.
    Türk tarih boyunca şu anki kadar hiç bir dönemde kin ve neftertle yönetilmemiştır.
    CHP laikliği kendine göre yorumladığı için milletin güvenini yeniden kazanamiyor.
    Onların bu hatalarından dolayı kendilerini dindar olarak öne çıkarıp din hüriyeti sağladıkdan sonra dindar kesimin kendileri ile birlikde doğmamış çocuklarını dahi en ağır ceza ve işgenceye tabi tutanların sonu nasıl olur acaba?
    Bundan böyle herhalde hiç kimse kendini dindar olarak tanıtan politikaciya güvenmez.
    Çünkü bu millete ve İslam dinine en ağır darbeyi dindarım diyenler vurdu.

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here