Kimin eli kimin cebinde… Kim kime düşman, kiminle dost… Bilemezsiniz.

5

 

“Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; kara bildikleriniz ak, ak bildikleriniz kara çıkabilir” dersem sakın tepkiniz “Bu adam da sıyırtmış” olmasın…

Öyle diyorsam, bir bildiğim var da diyorum.

Yıllar önce, bir Amerikan Üniversitesi, beni Atina’da düzenlediği üç günlük bir toplantıya çağırmıştı. Çağrı son anda geldiği için neye çağrıldığımı tam anlayamadan yollara düşmüştüm.

Toplantının yapılacağı otele vardığımda ayıldım: Birbiriyle küs –hatta düşman– bilinen her ulustan insanı biraraya toplamıştı Atina’da Amerikalılar…

Benim kendi tercihimle katıldığım alt-toplantıya İsrail’den bir profesör başkanlık ediyordu; yanına aldığı iki yardımcısıyla birlikte…

Açılış konuşması şöyle bir şeydi İsrailli profesörün:

“Başarılı olacağı şimdiden belli bu toplantıyla ilgili tek kişisel sorunum Chatham House kurallarının geçerli oluşu; burada konuşulanları ancak genel hatlarıyla aktarabilmemize izin veriyor o kurallar… Oysa, bir İsrailli olarak, iki yardımcımdan birinin geleneksel kıyafetli İranlı bir Molla, diğerinin de at kuyruklu saçını tepede toplamış Suudi Arabistanlı bir Şeyh olduğunu duyurmayı ne kadar isterdim, tahmin edemezsiniz…”

Jerusalem Post başrolde...
Jerusalem Post başrolde…
Ak ile kara yeniden yer değiştiriyor

Hayli geride kalmış bu olayı bana hatırlatan yeni gelişmeyi geçen gün yazdığımı hatırlayacaksınız: Suudi Arabistan yıllar öncesinden uygulayageldiği İsrail gazetesi Jerusalem Post’un (JP) internet sitesine erişim yasağını şu yakınlarda kaldırmış… Suudi Arabistan’da yaşayanlar da, İsrail’de olup bitenleri, araya başka bir sansür girmeksizin, İsrail gazetesinden takip edebilme imkânına kavuşmuş…

JP’nin kendisi duyurdu bu gelişmeyi.

Suud’tan biri Twitter hesabından “Artık JP’ye erişebiliyorum” mesajı yollamış, gazete yönetimi dijital trafiğe göz atınca, aa o da ne, Suudi Arabistan’dan azımsanmayacak sayıda insanın siteye girdiğini görmüş…

Ne var mı bunda?

Çok şey var.

İsrail eksenli dünya algısı

Ortaoğu’da hemen her şey ‘İsrail’ etrafında olup bitiyor. Bölgedeki devletler, örgütler, hatta tek tek kişiler ‘İsrail’ konusundaki söylem ve tutumlarına bakılarak tasnif ediliyor…

İyice gençliğimde, dinlediğim Arap radyolarında, okuduğum Arap gazetelerinde ‘İsrail’ sözcüğü asla telâffuz edilmezdi. Moda deyim ‘Aduv Sohyuni’ idi.

Arapça sözcüklerin Türkçe karşılığı ‘Siyonist düşman’ demek…

Dönüşüm ne zaman geldi, tam bilemem, ancak fazla uzak olmayan bir geçmişten itibaren artık Araplar da İsrail’den adlı adınca söz ediyorlar.

Fiili durumu kabul ettikleri anlamına geliyor bu.

Bunu da doğal karşılamak lâzım. İsrail’in bir kısmını işgal altında tuttuğu, bir başka kısmına da ‘abluka’ ve ‘ambargo’ uyguladığı Filistin’de yaşayan insanların en aşırı İsrail karşıtı olanlarının bile bugün arzuladıkları ‘çözüm’ bir Filistin Devleti değil mi? İsrail’in yanında bir de Filistin Devleti olması…

İsrail bunu zaman içerisinde sağladı.

Ancak kendilerinin ortaya attığı bu ‘iki devletli çözüm’ İsrail’li politikacılar tarafından şimdi desteklenmiyor…

Geçenlerde ölen Şimon Peres’in arkasından açık açık “Onunla birlikte ‘iki devletli çözüm’ de öldü” diye yazanlar çıktı.

Realiteler bunlar; bizde bazılarının anlamadığı realiteler…

Türkiye de bu realiteyi görerek Mavi Marmara sonrasındaki nâhoş gelişmeler yüzünden çektiği büyükelçisini yeniden Tel Aviv’e gönderme hazırlığında. Bu hafta, iki ülkenin büyükelçi atadığı diplomatlar, atandıkları başkentlere gidebilir…

İsrail eksenliden İran eksenli dış politikaya…

Konumuz Suudi Arabistan’ın da bu realitenin bir parçası haline dönüştüğü iddiası…

Suudi Arabistan bir değişim süreci içerisinde ve yeni Kral ile onun kendisine veliaht seçtiği gençler, ülkeyi 21. yüzyıla taşıyacak bir dizi reformu gerçekleştirmek üzere çabalıyorlar.

Kadınların toplum içerisindeki yerinin olması gerekenden çok farklı yerde bulunduğu, kendi araçlarını bile kullanamadıkları bir ülke Suudi Arabistan…

İşçi-işveren ilişkileri de gözden geçirilmeye muhtaç…

Daha pek çok ele alınmayı bekleyen konu var ülkede…

Tabii dış politikalarını da rasyonel bir zemine oturtmaları gerekiyor.

Suudi Arabistan’ın dış politikasında eksen ‘İsrail’ olmaktan çıkmışa benziyor. Şimdi yeni eksen… Herhalde tahmin etmişsinizdir… İran…

Her konu ve dost-düşman, İran ile ilişkisine bakılarak değerlendiriliyor Riyad tarafından… İran’ı dost bilenler düşman, İran’ın düşmanları da dost olarak biliniyor…

Aklınıza gelen doğru: İran söz konusu olduğunda Suudi Arabistan ile İsrail aynı saftalar; birbirleriyle temasları olmasa, resmen diplomatik açıdan birbirlerini tanımasalar bile…

Acaba… Acaba… Acaba…

Bu konuya neden girdim?

Şundan: Artık Suudi Arabistan’da yaşayanların da gazetelerini okuma imkânına kavuştuğunu açıklayan JP, dünkü başyazısında, düne kadar ‘düşmanca’ ifadelerle andığı Suudi Arabistan ile ülkesi arasında gizli görüşmeler yapıldığını yazdı.

En son gelişme şuymuş: Haziran ayında, Suudi Arabistan, Akabe Körfezi’ne ve Eilat limanına giriş-çıkışları kontrol edebileceği bir anlaşmayla iki küçük adanın sorumluluğunu Mısır’dan üstüne almıştı. Bu, ABD ve İsrail’in kabulüyle gerçekleşmiş… 1967 savaşıyla İsral’in işgal ettiği adalar, Enver Sedat’ın Menachem Begin ile Camp David’te el sıkışması sonrasında, 1979’da, Mısır’a iade edilmişti; İsrail’in de kabulüyle Suudi Arabistan’a vermiş o iki adayı Mısır…

JP başka gelişmeleri de aktararak iki ülke arasında yakınlaşma olduğu hissini veriyor.

Acaba?

Kusura bakılmazsa ben bu iddia konusunda biraz kuşkuluyum…

‘Gizli diplomasi’? Tamam. Dıştan bakıldığında birbirine ‘düşman’ gibi görünen iki ülkenin el altından görüşmeleri? Bence mümkün… Ancak, bunun daha ötesinin İngilizce bir gazeteyle bütün dünyaya duyurulması?

İşte bu beni kuşkuya düşürüyor…

En başta kayıtlara geçirdiğim “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; kara bildikleriniz ak, ak bildikleriniz kara çıkabilir” esası yüzünden…

Suudi Arabistan’daki olumlu olduğuna inandığım reformcu yaklaşımı daha başlangıçta boğmak istiyorsanız, “Yönetim İsrail’le ilişkide” demeniz yeterli… JP’nin yaptığı da bu. Değişimi daha doğmadan öldürmenin İbranicesi gibi…

Dünyamız şu sıralarda köklü altüst oluşlar yaşıyor ve bunun kısa vâdede durulacağı da yok.

‘İsrail eksenli’ dünya yorumunda, özellikle Washington’dan bakıldığında, hepsinin lideri İsrail’e düşman bir dizi ülke vardı Ortadoğu’da…

21. yüzyılın hemen başlarında meydana gelen 11 Eylül (2001) eylemi sonrasındaki gelişmeler ortaya farklı bir tablo çıkardı: Irak, Libya ve tabii Suriye artık İsrail için ‘tehlike’ teşkil etmez haldeler…

Çöktü çünkü bu ülkeler…

Yenilerinin onlara katılmasının önüne geçmenin yolları aranıp bulunmalı.

ΩΩΩΩ

5 YORUMLAR

  1. Muhafazakâr kesim eskiden Türkiye veya İslam ülkelerinin başına gelen her melanet için ‘Siyonizm’i suçlardı. Sol / sosyalist kesim ise benzer durumlarda ‘CIA’yı suçlardı. Şimdi ise ‘üst akıl’ diyorlar, eh bu daha bilimsel duruyor.

    ABD’nin ‘Siyonizm’in kontrolünde olduğu ise yaygın bir görüştü. ‘İngiliz aklının’ ise kendine özgü bir derinlik içerdiği ve ABD’yi dahi kontrol ettiği söylenirdi. Bu görüşler biraz değişimlere uğrasa da halen geçerlidir ve gerçekleri kısmen içerdiği de söylenebilir. Ancak Dünya’daki gerçek durumu izah etmede kesinlikle yetersizdirler.

    Bilim ve teknolojiyi kullanmadan, üstün körü vasat bilgiler ile Dünya anlaşılamaz. Az gelişmiş ülkelerdeki en büyük sorunlardan birisi, aydınların kendilerini cahil halk ile kıyaslayıp ‘biz çok şey biliyoruz ve anlıyoruz’ yanılgısına düşmesidir. (Buna ülkeyi yöneten siyasilerin de büyük bir kısmı dahildir). Kıyaslama küresel düzeyde yapılırsa bir insan gerçekte ne kadar bildiğini veya bilmediğini anlayabilir.

    Gelişmiş ülkelerde siyasi liderler ana devlet politikalarını belirlemezler, bunu ülkelerinin üst aklı yapar. Oralarda üst akıl olmak bir makam meselesi değildir, ilim ve tecrübe sahibi olmada küresel düzeyde yetkin olmaktır. Konu bir yorum yazısını aşıyor, ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmek için aşağıdaki link’e tıklamanızı ve RAND Corporation hakkında bilgi edinmenizi tavsiye ederim.

    http://www.anafikir.gen.tr/rand-corporation/

  2. Çok ilginçtir; dünyada İsrail düşmanlığı üzerine kurulan siyasetlerin aslında İsrailin menfaatlerine hizmet eden gizli bir siyaset olduğu ülkelerin uygulamalarında görülmüştür. Sözde İran ve İsrail birbirlerinin düşmanı olarak gözükür. Halbuki birbirlerinin hayat kaynaklarıdır. Ortadoğu ülkelerinin özellikle arap aleminin liderlerinin İsrail ile gizli birliktelikleri bilinen bir gerçektir. BOP un aslında BİP (Büyük İsrail Projesi) olduğu proje hedefine vardığında anlaşılacaktır. Ortadoğunun aktörleri ve projenin anahtarı IŞİT-DAEŞ bu projenin en aktif oyuncularıdır. Filistin Devletinin kuruluş aşamasında El Fetih karşısında kurulan Hamas, İsrail güdümlü bir örgüt olduğu bilinen bir gerçektir. PKK aynı şekilde sözde kürdistan için kurulduğu söylenir ancak BİP projesinin kanlı bir meyvesidir. Türk Milleti ve Devleti karanlık bir dehlizden geçirilmektedir. Dehlizin sonu BİP projesinde yazılı. Zalimlerin zulmünden ve projelerinden hesapları alt üst eden, tuzaklarını başlarına geçiren Hz. Allah (C.C) sığınıyoruz. Hasbinallah vekil.

  3. israil”in düşmanı oldukları için çöken Libya, Suriye, Irak’ın akibetine uğramamak için dikkatli olalım diye okuduğum final cümlesi yazının özeti gibi.. Abisi, bizimkiler de bunu anlamış gibi Mavi Marmarayı İsrail kıyılarına yanaştırdı. Radikal değişiklikleri öncüsü olan İsrail odaklı konjonktür bu yönde gelişiyor.

    Evet mesele anlaşılmıştır, “o kadar geç olduki erken sayılabilir” Şeksbir bakışı burada da geçerli. Fakat burada önemli bir ters akım, dip dalgası var: Zararın neresinden dönülürse kar sağlanır mı her her zaman?

    unutulmamalıdır ki, kardeş olan karla – zarardan, beklenen kardeşin yerine, öteki kardeşin karşımıza çıkma ihtimali daima vardır.

    Yorma kafanı reis, “kök kazıma ve damardan girme” operasyonuna ayni hızla devam et. Asıl mesele budur!

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here