“Nedir bu twit?” sorusundan hareketle.. 50 yılın muhasebesi..

16
Filistinli Naji Al-Ali'nin karikatürü.. Londra'da suikasta uğramıştı..

“Hayırdır Fehmi Bey, nedir bu twit?” deniyor telefonuma düşen notta.

Belli ki, birileri, bir yerlerde yeni bir tezvirat kapısı aralamış, nasibime bu not düşmekte.

Gönderilen buketlere çok sevinmemeyi öğrendiğim gibi, zaman içerisinde tezviratlara karşı da derim kalınlaştı.

İyi ama, bilen biliyor, ben twit atmam ki?

Daha doğrusu yazılarımı Twitter takipçilerime duyurmak için 140 karakterlik duyurular dışında twit atma âdetim yok benim…

Ya biri yine ‘çakma bir hesap’ açtı, oradan bana dönen bir bomba bu, ya da yazımı duyurduğum kısa mesajlarımdan birinin çarpıtılması söz konusu.

Dedektifiniz iş başında

Bazen aynı yazıyla ilgili birden fazla mesaj attığım da oluyor. Acaba hangi mesajım?

Geriye doğru son birkaç günlük mesajlarımı gözden geçiriyorum:

Dünkü şuydu: Hürriyet manşeti neden tepki çekti? Neden Hürriyet hatasını anlamakta gecikti? Bugünkü yazım:” (1 Mart)

Ondan bir gün önceki: “Hürriyet manşeti bana eski günleri hatırlattı. Benzer manşeti attığına atan gazeteyi biz gazeteciler pişman etmiştik” (28 Şubat)

Aynı gün: “Gazeteciler olarak gazetecilerle didişiyor ve haklı olan kazanıyordu; politikacılar ve savcılar devreye girmeden..”

Yoksa aynı gün attığım şu mesaj mı: “Hürriyet’in ‘Karargah rahatsız’ manşeti beni eskiye götürdü. Basının çok-sesli ve güçlü olduğu günlere.. Özlemişim.”

Bir yandan dedektif merakıyla “Acaba hangisi?” diye mesajlarıma göz atarken, aynı anda o mesajları atmamın sebebi olan yazılarımda nelere yer verdiğimi de zihnimden geçiriyorum.

Sonuç: O soruyu hak edecek hiçbir şey aklıma gelmiyor.

Yoksa bu twitlerden biri “Hürriyet’in manşetine destek” olarak mı sunuldu?

Gülerim…

‘Tezvirat’ dediğim işte bu tür çarpıtmalar…

Konuya ilişkin ilk yazım, araya politikacıların ve savcıların girmesine gerek kalmadan.. içinde yer aldığım medya olarak.. askere hulus çakan gazete manşetlerine karşı verdiğimiz mücadeleyi ve onlardan nasıl üste çıktığımızı anlatıyor.

Yetiyorduk o dönemlerde sonuç almaya…

28 Şubat’ta da.. AK Parti’nin iktidara yürüdüğü günlerde de.. İktidar olduğu ama henüz muktedir sayılmadığı ve bugünkü gibi güçlü bir medya cephesi oluşturmadığı dönemde de…

Habere haberle karşı çıkıyor, yazılara yazıyla mukabele ediyorduk.

Demokrasi mücadelesiydi yaptığımız; motivasyonu, birilerinin gözüne girilmesi çabası veya bir menfaat beklentisi değildi. Hakkı, hakikatı savunduğumuzun bilinciyle hareket ediyorduk.

Güçlü bir cephe teşkil ediyorduk bu tür hassasiyetleri bulunmayan gazeteler ve gazeteciler karşısında.

O günleri bugün de özlüyorum.

Duvarda ‘Kalem kılıçtan üs..” yazıyor.. Yazanı kılıçla..
Kalemin gücüne –yine de– inanırım

Siyasilerin benimle aynı hisleri paylaşması imkânsız elbette.

Artık bir sitemleri bile bizim düzinelerle yazıyla elde edebildiğimiz sonuca varmaları için yeterli oluyor siyasilerin; geçmişe neden özlenmesi gereken bir dönem olarak baksınlar ki?

“Medya ayağını denk alsın” dediler mi.. akan sular duruyor…

“Üzerlerine gideceğiz, hesabını soracağız” cümlesi eşliğinde durumdan vazife çıkaranlar ortalığa atılıveriyorlar…

Güç, iktidar gücü böyle bir şey…

Ben ise başka bir güce, kalemin gücüne meftunum; kaleme karşı mücadelenin ancak yine kalemle verilmesi gerektiğine inanmışım.

“Kalem kılıçtan keskindir” sözünün doğruluğunu kabul etmişim bir kere…

Kalem kavgası dostluğa mani mi?

Geçen gün, günlük yazıya neredeyse aynı günlerde başladığımız bir meslektaşla sohbet ediyordum.

“Biz seninle çoğu kez karşı saflarda yer aldık, ama her zaman dostluğumuzu da koruduk; hiç değilse ben sana hep dostum gözüyle baktım” dedi.

Doğrudur.

Yazdığı yazılar, seçtiği başlıklardaki pek çok tercihine sarı, bazılarına da kırmızı kart gösterdiğim bir gazeteci bu.

O hatırlatmasa unutmuştum: Turgut Özal’ın başbakanlığının ilk günlerinde, Anavatan Partisi bir sempozyum düzenlemişti, başbakan da dinleyicileri arasında yer alıyordu. O sempozyumdaki bir panelde ikimiz de yer almıştık ve birbirimizle ilk takışmamız da oradadır.

“En keskin yazılarla seni eleştirdiğim dönemlerde bile ben de sana hep ‘dostum’ gözüyle baktım” dedim o meslektaşa…

Bugün bizimle aynı mesleği sürdüren pek çok kişinin bunu anlayabileceğini sanmıyorum.

Nesil farkı mı? Herhalde öyledir.

Yoksa iktidarın insanlar –bu arada yazarlar ve gazeteciler– üzerinde böyle bir etkisi mi var?

Varsa, ben neden ondan hiç etkilenmedim?

Zafer kazanma mücadelesi veya ‘beka’ savaşı değildi bizimki; hak ve hakikatin üstün gelmesini, doğrunun kabul edilmesini hep yeterli saydım.

Haklarında en sert yazıları yazdıklarım da dahil hiç kimseye –politikacı.. yazar.. gazeteci.. işadamı..– ‘düşman’ gözüyle bakmadım.

 

Yanlış mı yaptım? Sanmıyorum.

Kanuni Sultan Süleyman’ın Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin fetvalarını içine yerleştirdiği kutu ile gömülmeyi vasiyet ettiği söylenir. Hesaba çekileceği zaman kolaylık olsun düşüncesiyle…

Bizler işte böyle her gün hesaba çekiliyoruz.

Mutluyum; yeter ki, tezvirat olmasın…

ΩΩΩΩ

16 YORUMLAR

  1. Basın özgürlüğünün, ileri demokrasinin, ve en ileri başkanlık sisteminin yaşandığı Amerika’nın iyi incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Biz çok ama çok geriden geliyoruz. Hatta gelmiyoruz, geriye gidiyoruz galiba. Başta Amerikan başkanlığı gibi olacak diye yutturdular, sonunda ortadoğu/ortasya tipi, alaturkai bir cumhurbaşkanlığı ile yetinmemizi söylüyorlar. Niye razı olacağız bu saçmalığa? Niye geriye gideceğiz, açıklaması yok. Buna razı olun işte deniyor. Hatta baş-bakan bugün şöyle dedi, seçim seçim milleti meşgul etmeyin, verin yetkiyi rahat edin. Oh ne ala.

    Yeri gelmişken, Amerikan anayasası (AA) ile Türkiye anayasası (TA) arasında temel fark şudur. AA’da devletin gücü sınırlanır ve vatandaşı devlete karşı korumaya alır. TA’da ise devlet koruma altına alınır. Kime karşı? Vatandaşına karşı. TA’da devlete (onu yöneten iktidara) uçsuz bucaksız güçler verilir ve vatandaşın devlete karşı hiçbir koruması yoktur.

    Örneğin, AA şunları söyler:

    – Devlet din kurallarına göre kanun yapamaz
    – Devlet vatandaşın konuşma özgürlüğüne sınır koyamaz
    – Hatta devlet vatandaşın silahlanmasına, ve göstere göstere silahıyla dolaşmasına da engel olamaz (niye araştırın bakalım)

    Entresan değil mi? İleri demokrasi böyle birşey… Ama bize fazla ileri işte. Biz verelim tek adama yetkiyi, o beş sene istediği gibi at oynatsın. Biz de sürünmeye devam edelim.

  2. Basın özgürlüğü yerlerde sürünüyor. Tartıştığımız şeylere bak. Hürriyet öyle manşet atamazmış da şöyle de böyle. Yahu ne diyorsunuz siz? Dünyanın en fazla gazeteci hapseden ülkesiyiz. İçerde 150+ gazeteci, çoğu suçlarının ne olduğunu bilmeden yatıyorlar, iddiameleri bile yazılmamış. Buna karşı birkaç gazetecinin kıytırık “aman efendim nasıl olur?”undan başka bir iritaz da duyulmuyor. Milletin ise umurunda değil, onlar gazete okumuyor zaten.

    En iyi itirazı Almanlar yaptı. Bir gazetecileri (DW muhabiri) Türkiye’de hapse atılınca, dakka bir postayı koydular. Merkel hemen bırakın dedi. Cevap alamayınca da Almanya’da evet propogandası yapacak bizim bakanlara izin vermediler. Bozdağ’ın itirazları ise son derece traji komikti. Efendim Almanlar hep ifade özgürlüğü diyorlarmış da bu nasıl muameleymiş. Bu konuda itiraz edecek en son kişi Bozdağ herhalde.

    Basın özgürlüğünün olmadığı, hatta milletce önemsenmediği böyle bir ülkede, tek adam rejimi olsun mu olmasın mıyı oyluyoruz güya. Olsun yahu, o da olsun, tam olsun. Olmazsa eksik olurdu zaten.

  3. Mevcut yönetimden, medyadan, yapılan uygulamalardan vs. eleştiri ile bahsetmek herkesin hakkı. İnsanlar iddalarının doğruluğuna inandıkları sürece ısrarcıdır, olmalıdır. Lakin haklı olmanız veya olduğunuza inanmak başkalarının sizi onaylamasını gerektirmez. Buda başkalarının hakkıdır. Yeter ki yalan-dolan, iftira, tezvirat, hakaret, tehdit olmasın.
    Yazınızın konusuna gelince; “Hürriyet’in ‘Karargah rahatsız’ manşeti beni eskiye götürdü. Basının çok-sesli ve güçlü olduğu günlere.. Özlemişim.” Siz kılıçtan keskin olan ( hemde iki tarafıda) birşeyi ortalığa atıvermişsiniz. Bunu artniyetli olmadan herkes kullanabilir ve sizde bundan şikayetçi olabilecek en son kişisiniz.
    Bahsettiğiniz dönemi ve öncelerini 25 yaş ve üstü gayet İyi bilir. Medya kurumsal olarak %70 (tiraj bakımından daha fazla) tek sesli ve halkın çoğunluğuna rencide ediciydi. Azınlık medya (sizinde dahil olduğunuz) halkın zor ve suçlu ulaştığı ancak sadece halk nazarında itibarlı, etkiliydi. Yoksa dediğiniz gibi ne diğer meslekdaşlarına nede başka bir yerleri düzeltebiliyordu. 28 Şubat’ta ne yapıldı; Erbakan kolutuğundan demokrasiyle mi indirildi? Sonrasında Çiller teamüllere uyulup başbakan mı yapıldı? O zamanın çoksesli medyasının Meclis’in özgürce Sezer’i Cumhurbaşkanı seçmesine katkısı neydi? Aday çıkmak isteyenlere uygulanan tabanca-dayak uygulansının neresini düzeltebildiniz?
    Yazınızda belirttiğiniz gibi birisi olabilir, söylediğiniz şeyleri yapmış olabilirsiniz. Ancak bu mücadelenizi gösterir, başardığınızı değil. BAŞARINIZ 2002 Kasım’dır. Tabii siz bu başarıdaki payınızı sayın Bahçeli’ye hibe etmekle tevazu gösteriyorsunuz. Selametle
    Not: yorumlarımı tekrar yayınlamaya başladığınız için teşekkürler

  4. Bu donemdeki basin rezaleti her donemi gecti bence. Ismarlama habere bile gerek yok, artik komiklik derecesinde yazilari kaleme aliyor sozde yazarlar, gazeteciler. Farkinda degiller ki bu herkese zarar. Bir uyanabilsek su kabustan, AKP gene AK Parti olsa.

  5. ‘’Karargâh Rahatsız’’ manşeti, kesinlikle masum değildi, medyası da masun…

    Ülkemiz de bütün medyanın, geçmişten günümüze, ”asli görevini yerine getirmedi’’ eleştirilerini yapıştırırken,
    …Hakkını veren;
    …ferdi ve ya kurumsal,
    …cılız,
    … Palazlanmayı becerememiş! Basın organlarının da hakkını verir, tenzih ederiz.

    Bu arada ‘’basın namusu’’ için hayatını ortaya koyan medya şehit ve gazilerini de iyilikle yâd ederiz.
    Var mı bunlar? Var, var, dönüp baktığımızda geriye. …her ne kadar şeytanlaştırılmış olsalar bile.

    Bugünkü yazısında Sayın Koru’nun, iki karikatür ile karşılaştık ve kendi adıma ürperdim!
    Ürperdim ki, ‘ürpermemek’ elde değil, ülkem adına…

    Korkmasa da Sayın KORU, hep var olan bir olguyu yeniden hatırlatmış oluyor bizlere.

    Ne yazıldığından daha çok karikatürleri ile düşündürecek bu yazı.

    Olsun, budandığında hep ağaçlar, yeniden filizlenir; kökünden çürümemiş ise eğer, devrildiğinde, hep yeniden kök salar ağaçlar.

    Kılıç, ‘keskinliğinde’ öne geçmiş olsa da bazen, balta giren ormanlar yeni kalemlere gebe dururlar, hayat dolu filizleri ile…
    Böylece, hak ve hakikat duvarın üzerine bir tuğla daha konulur.

    Varsın tahammül edemeyişlerini dünya âleme duyursunlar, devran dönüyor!

    Bugün, okul yolu üzeride olan dükkânımın önündeki kaldırımı temizlerken, sabahın erken saatinde elimde fırça ile bir ilkokul öğrencisi beni bir adım geçtikten sonra dönüp;

    …yüzündeki bütün masumiyeti ve masuniyeti ile ‘amca, kolay gelsin’ dedi ve tekrar yoluna revan oldu. Ardından bir başka öğrenci, yine aynı dileklerle…

    Büyüklerin, hem de yolun sonuna daha çok yaklaştığımız bizlerin,
    …birbirimizden esirgediğimiz iyi temennileri;
    …dünyalık kirine bulanmamış gülen yüzleri ile çocukların,
    …birer kardelen dikliği ile inadına, karşımıza sermeleri, umut veriyor!

    Bizlerin de bu yorumlarımıza karşılık;
    Sayın Koru’nun yazılarını bir sandukaya bırakıp,
    Bizimle beraber gömülmesine vasiyet etmemize gerek kalmadan,
    İnternetin karanlık dehlizlerine gömüldüğünü bile bile…
    Bir zaman karşımıza çıkacağını inanarak…
    Şimdiden, önü ve sonrası için,
    ”Hey gidi günler’’ diyesin geliyor.

  6. Baskı yapan siyasiler değil, dolardır. Basın, yayın topluluğun gözü, kulağı ve ağzıdır. Özgür basını olmayan topluluklar, sağır, dilsiz ve kördürler. Dünyada doların esir ettiği basın en büyük sorundur. Özgür basına değil, özgür yayına değil, özgür yazara, özgür konuşana ihtiyacımız vardır. Özgür basının oluşmasını Sermaye’den bekleyen yoktur ama devletten beklenmektedir. Oysa yönetim bir taraftan Sermaye’nin esiridir diğer taraftan özgür basından kendisi de hoşlanmamaktadır.
    Özgür yazar ve fikir adamını ise ancak halk yetiştirebilir. Bugün asgari ücret ola 1400 TL’den belli bir yüzde ile oluşacak bir fonla yazarlar özgürleştirilebilir. Bağımsız bir yazar kadromuz olursa ve bunlar özgür olurlarsa, işte o zaman topluluğumuzun gözü, kulağı ve ağzı olacaktır.
    Bunun için halkın semt kooperatiflerini kurması gerekir. Her yüz aile bir kooperatif kurmalıdır. Ülkemizde 100.000 semt vardır. Her semte üç yazar düşmektedir. 1967 yılında kurduğumuz Akevler Kooperatifi bu yönde henüz bir adım atmadı. Tanınmış on kadar yazar bir araya gelin, bir dergi çıkarın. Matbaa masraflarını Akevler yüklensin. %50’yi dağıtıma verelim. Yüzde ellisi de yazarların olsun.

  7. Hürriyet’in manşeti ile iligili olarak
    yazdığınız 28 Şubat tarihli yazının başlığındaki “özlemişim”kelimesi hatalı bir
    kelimeydi Fehmi Bey.Bununla neyi kastederseniz kastedin,gene de hatalıydı.
    Bunu yazının içeriğinden bağımsız olarak
    söylüyorum.Bunu siz de kabul etseniz bir
    kaybınız olmaz.

    Köşe yazılarınızın başlığı bir cümle şeklinde
    oluyor ve çoğu zaman bu cümle yazının
    özetini ifade ediyor.Söz konusu başlıktan, gazetelerin ortalığı karıştırmasını,
    “Üst rütbeli bir askeri yetkili dedi ki…” şeklinde manşetler atmasını özlemişsiniz
    gibi bir anlam çıkıyor.Her ne kadar yazının
    içeriğinde 28 Şubat günlerinde yaptığınız
    mücadeleyi anlatsanız da.O günlerde
    Yeni Şafak’ta yazdığınız yazıların tamamını
    ben de okudum.Bunun ben de şahidiyim.

    Her hal ü karda eleştirinin tezvirata dönüştürülmeden de yapılabileceğine
    inanırım.Ancak başlıktaki “özlemişim”
    kelimesi,ister istemez,Hürriyet’in yaptığına
    memnun olmuşsunuz intibaını uyandırmaktadır.O kelime yersiz kullanılmış
    bir kelimedir.Yerine göre bir tek kelime bir
    çuval inciri berbat edebilmektedir.Yani yazınızı kastedmediğiniz bir yöne çekebilmektedir.

    Geçenlerde S.Karagülle Hoca,”Fehmi yazılarını kırıp dökmeden yazar,ama seçtiği
    şiirler biraz sert ve kırıcı olmuş”mealinde
    yazmıştı ki,haklıydı bence.Orada seçilen
    şiirler de tıpkı “özlemişim”kelimesi gibi
    isabetsizdi.

  8. Satılmamış kalemlere ne balta nede kılıç gücü yetiremez.
    Kalemlere güçlerine güvenerek saldıranlar o kalemlerin altında ezildikce saldırdıkları kalamler şaha kalkar.
    Türkiyede hapise atılan gezeteciyi düne kadar kimse tanımazken şimdi dünya taniyor.
    Sayın Koru kalaminize sağlık.
    İyki varsınız.

    Not: Sayge değer okurlar, lütfen. Reklamlara tıklamayı unutmiyalı.

    • Yazılarının içeriğine ve onu anlamaya o kadar çok odaklanıyoruz ki Sayın Koru’nun. …ve bir de Fehmi Bey’e yorum yazıyorsak. …bu saatlerimizi alıyor ve bir o kadar da zorlanıyoruz. Kafamızı yazıdan alamıyoruz ki bir de ”tıklama” yapalım.
      Ama şimdi sizin sözünüzü dinleyip gereğini yerine getireceğim, Nurdan Hanım… Saygılar.

      • Haklısınız Hasan bey, sayın Korunun okuru olmak zor bir iş. Fehmi bey 50 yıllık tecrübesinin verdiğ rahatlık’la birlikte tarafsız ve kaliteli yazılarını bu dönem gibi dönemlerde okurları olarak bizlere sağlıklı bir şekilde akatarmak için verdiği örnekler ile bu örnekler bazen bir şiir, birkaç karikatür,vb, veya yazılarındaki başlıklar olabiliyor. Anlamasında zorlansak dahi genede anlamak isteyen siz ve benim gibiler zorda olsa anlatmasını iyi beceriyor.
        Gazetecilerin yazacağı yazıları ve atacağı başlıkları kendiler karar verir o yazılarda veya başliklarda her hangi bir mahsur olursa o yazarı veya yazdığ gazeteyi okurlari ve Fehmi beyin yazdığı gibi kendi meslekdaşları tepkileri ile onları yapiklarına pişman ettiriller. Cezalnmalari gerekiyorsa o iş savcı ve mahkemelerın işi “mualesef” bizdeki gibi politikaciların iş olmaması gerek.
        Tıkladığınız her bir reklam için ayrı ayrı teşekkürler,Allah kazancınızı bereketli işlerinizi rast getirsin.
        Sağlıcakla kalın.

  9. Bilmem kim nerede o taht misali musalla taşında beş vakit namazın olacak .Diyen üstad Necip Fazıl ne güzel söylemiş.kendine tarihçi ve kalfa gazetecilere ithafen.Bugünlerde çok güzel. Yazılar yazılıyor tarihe not düşmek adına.

    • Değinilen şiir Cahit Sıtkı Tarancı’nın
      meşhur “Otuzbeş Yaş”şiirinin son
      kıtasıdır:

      “Neylersin ölüm herkesin başında.
      Uyudun uyanamadın olacak.
      Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
      Bir namazlık saltanatın olacak,
      Taht misali o musalla taşında.”

      Cahit Sıtkı TARANCI

    • Yorumcu arkadaş,”taht misali musalla taşını”
      hatırlatınca benim aklıma gelenlerden biri de
      üstad Necip Fazıl’ın aşağıdaki şiiri oldu:

      TABUT

      “Tahtadan yapılmış bir uzun kutu;
      Baş tarafı geniş, ayak ucu dar.
      Çakanlar bilir ki, bu boş tabutu,
      Yarın kendileri dolduracaklar.

      Her yandan küçülen bir oda gibi,
      Duvarlar yanaşmış, tavan alçalmış.
      Sanki bir taş bebek kutuda gibi,
      Hayalim, içinde uzanmış kalmış.

      Cılız vücuduma tam görünse de,
      İçim, bu dar yere sığılmaz diyor.
      Geride kalanlar hep dövünse de,
      İnsan birer birer yine giriyor.

      Ölenler yeniden doğarmış; gerçek!
      Tabut değildir bu, bir tahta kundak.
      Bu ağır hediye kime gidecek,
      Çakılır çakılmaz üstüne kapak?”

      Necip Fazıl KISAKÜREK

      Bazı insanlar ölümü hatırlamak ve hatırlatmaktan hoşlanmazlar.Moralimiz bozuluyor falan derler.Ama hadisi
      şerifte ölümü çok hatırlamak tavsiye edilir.
      Ölümü çok hatırlayan kişi,haksızlık yapmaktan,yanlış işler yapmaktan sakınır.
      Yapıp ettiklerinin hepsinin hesabını vereceğini bilir.Yaptığı iyiliklerin karşılığının
      tastamam ödeneceğini de bilir.

    • Neylersin ölüm herkesin başında.
      Uyudun uyanamadın olacak.
      Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
      Bir namazlık saltanatın olacak,
      Taht misali o musalla taşında.
      Yaş Otuzbeş şiirinden Cahit Sıtkı Tarancı

YORUM YAP