Obama’nın aklının yarısı Türkiye’yi yazdı.. İlginç anekdotlar…

18
Barack Obama ve Ben Rhodes..

Ahmet Sever AK Parti’nin iktidar yıllarını en yakın noktadan izleyenlerdendir. Abdullah Gül kendisini Brüksel ve Strazburg’taki gazeteciliği sırasında tanımış, başbakan olduğunda birlikte çalışmayı teklif etmiş, dışişleri bakanlığı ve cumhurbaşkanlığı günlerinde de yanında tutmuştu.

İki kitap yazdı o dönemle ilgili Ahmet Sever; ilki (Abdullah Gül’le 12 Yıl) bayağı ses getirdi; yenisi ise (İçimde Kalmasın: Tanıklığımdır) daha ilginç tespit ve anekdotlar taşıdığı halde sessizlikle karşılandı.

Kitapta yer alan bir İngiliz gazetecinin bir AK Parti yetkilisine atfen yazdıklarının aktarılması medyamızda biraz gürültü kopardı, ama o kadar…

Sever ikinci kitabının kasti olarak ilgisizliğe mahkum edildiği kanaatini bir yazıyla ifade etti.

Obama ve dünya liderleri

Ben Rhodes da ABD’de Barack Obama yıllarının yakın tanığıydı. Obama‘nın ulusal güvenlik danışmanı yardımcısı sıfatıyla yanından ayırmadığı, önemli konuşmalarını (mesela Kahire’deki o meşhur ‘İslam’ konuşmasını) kaleme alan kişi oydu. “Obama’nın görüşleri nerede bitiyor, benimkiler nerede başlıyor, ben de karıştırıyorum” demekte Rhodes

O da sonunda dayanamadı ve geçtiğimiz hafta ‘Olduğu Gibi Dünya: Obama Beyaz Sarayı’ndan Anılar’ (The World as It Is: A Memoir of the Obama White House) adını taşıyan bir kitapla kamuoyu karşısına çıktı.

Kitabın hemen başında, Ben Rhodes, Obama‘nın Avrupa’ya yaptığı son geziyi anlatıyor. Donald Trump başkan seçilmiş, ancak henüz göreve başlamamıştır. Atina’ya gelirler, oradan da Berlin’e geçerler. Angela Merkel için, “Obama’nın dünyadaki birkaç siyasi ortağı arasında en fazla yakınlık duyduğu lider” diyor.

Endişeliymiş Merkel, “Artık yeter” deyip köşesine çekilecekken, İngiltere’nin AB’den çıkma kararı (Brexit), ABD’nin de Trump‘ı seçmesi üzerine fikrini değiştirdiğini üç saatlik Merkel görüşmesi sonrasında Obama danışmanlarıyla paylaşır.

Ayrılırlarken, başını da sallayarak, “Angela, ne kadar da yapayalnız” demiş Obama.

Vaktiyle, Obama‘nın “Kendimi en yakın hissettiğim liderlerden” dediği Tayyip Erdoğan‘la ilişkileri ve tabii Türkiye konusunda Rhodes neler anlatıyor merakıyla kitabı didikledim.

Yıl 2011’dir. Aylardan ise Eylül. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu için dünya liderleri New York’tadır. Obama ve ABD heyeti Waldorf Astoria Oteli‘nde kalmaktadır. Obama ile Erdoğan ikili görüşme yaparlar.

Rhodes, “Biraz zaman almış olsa bile Erdoğan ile yakın çalışma ilişkisi kurmuştu Obama. Erdoğan konuları münazaraya tabi tutmayı seviyordu” diyor. O buluşmada, Erdoğan ABD başkanına, bir yıl önce yine aynı genel kurulda yaptığı, Filistin Devleti’ni BM’ye davet eden konuşmasını hatırlatır.

Obama‘nın bir yıl içerisinde konuya yaklaşımı değişmiş, Ortadoğu’da barışın ve Filistin Devleti’nin ancak İsrail ile görüşüp müzakere edilerek gerçekleşebileceğini savunmaya başlamıştır. Erdoğan‘a, “Güney Sudan’a bak, dünyanın bu en yeni ülkesinin oluşabilmesi için uzun yıllar geçmesi ve kapsamlı görüşmeler yapılması gerekti” demiş.

“Erdoğan, hemen, ‘Kuzey’e yaptırımlar konulması da gerekti’ cümlesiyle karşılık verdi” diyor Rhodes. Erdoğan‘ın, “Ne yani, İsrail’e de yaptırımlar konmasını mı teklif ediyorsun?” çıkışını yaptığını, Obama‘nın Netanyahu‘yu barışa ikna edemediğini de öğreniyoruz.

O yıl BM genel kurulunda yaptığı konuşmada Obama tamamen İsrail’in tezlerini savunur. Ben Rhodes ile konuşma metni üzerinden geçerken, Ortadoğu bölümüne gelindiğinde, Obama’nın ağzından şu cümle dökülür: “Erdoğan’ın karşı görüşler ileri sürmesi yok mu, işte bundan nefret ediyorum…”  (s. 124).

ABD başkanı TBMM’de konuşuyor..
Obama Türkiye’de

Obama ilk gezilerinden birinde Türkiye’ye de uğrar (Eylül 2009). TBMM’de bir konuşma yapar. Metni Rhodes ile birlikte hazırlarlar. Ele alacağı konuların en dikenlisi 1915 olaylarıdır. Obama seçim kampanyası sırasında Ermeni tezlerini savunmuş ve seçilirse ‘soykırım’ deme sözü vermiştir. BM’ye büyükelçi atadığı Samantha Power da o yolda baskısını sürdürmektedir. TBMM’de konuşurken o sözünü yerine getirecek midir Obama?

“Parlamentolarında konuşurken bunu yapacağımı sanmıyorum” der Rhodes‘a; o da “Bunu daha sonra, Nisan ayında yapabilirsin” der Obama‘ya.

Vazgeçilir.

Bir başka dikenli konu dini ve etnik azınlıklara muameleye dair söyleyecekleridir. “En iyisi” der Obama, “Konuyu kendimizden örnek vererek anlatmak. Biz de bu konuda günahsız değiliz çünkü. Kızılderililere ne oldu veya siyahilere? Bu tür sorunların üstesinden gelmenin en kestirme yolunun demokrasi olduğunu vurgulayalım” der…

O konu, Rhodes‘in kaleme aldığı konuşma metnine şöyle yansır: “Bunu, bir süre öncesine kadar bırakın ABD başkanı olmayı, benim gibi birine oy kullanmayı bile çok görmüş olan bir ülkenin başkanı olarak söylüyorum; Ancak işte bu değişebilme özelliğidir ki, ülkeleri zenginleştiriyor…”  

ABD’ye döndüklerinde gezi sırasında Obama‘nın yaptığı konuşma kendisine saldırı kapısını aralar. “Obama ABD’nin farklı olduğuna inanmıyor, yurtsever de değil, bizlere benzemiyor, Müslüman bile olabilir” lafları Kongre’de ve Fox-TV ekranlarında yankılanır. “Ben de” der Ben Rhodes, “Obama’nın özür dileme turunun ortak yazarı olarak yaftalandım.” (s. 43-44).

Devleti yönetenlere yakın duranların yazdıkları ilgiyle okunuyor.

ΩΩΩΩ

18 YORUMLAR

  1. Ahmet Severin kitabını dillrndirecek kadar iftıra ve montajları hazırliyamamışlardır.
    Birde o kitapta geçen olaylar çok yeni.
    Ben o kitabin tamamínı okumadim fakat õnemli kısímlarını okudum.
    Bu konuda sadece bir tesbit yapabildim.
    Sayın Gül ve Gül gibi Arkadaşları Erdoğana nasıl yıllarca tahammül etmişler hayret.
    Demekki çok sabırlılar. Aslında Hayrinisa Gül o kadar sabırli olmamasına rağmen konuşacağıní söyledi artik neler olduyusa oda sustu.
    Acaba eski Balikesir belediye başkanın ailesini başına gelenler şimdiye kadar AKP de kaç brokiratin ailesini başına geldi.

    Obama ilk seçildiğinde Suudiarabistanin Kiralı ile tokalaşırken önünde eğildi diye ABD basınını onu Müslümanlara yakınliğini de konu ederek adedte linç kampanyası başlatmışlardılar.
    Peki daha sonra ne olduda linç kampanyası başlatanlar ABD nin gelmiş geçmiş başkanlari arasında en adil olan 3. Başkani. En başarılı ve çalışkan
    Başkanlari arasındada bir araştırmada 9 diğerinde dede 12.sirada.
    Herkes kendisi ve Ailesi hakkinda ovgü ile sõz ediyorlar.
    Obama Kabinesi ilede en uyumlu çalışan bir lider olarakta taktir topliyor.
    Aile yapisi,ve devletin malını kendi menfaatleri için harcamamasi, kimselerle kavga etmmesi konusunda 11.CB Güle benziyor.
    ABD basını onu ne kadar acıması saldirdi isede o barışçi kişiliğ ile onların gönlünde taht kurmasını becerdi.
    Bir iki sene sonrada FBİ yetkililerinde birileri Muhammed Ali’nin cenazesine gelirken neler getirildiğini yazarsa, bunada şaşırmamak gerek ayni zamandada hazırlıklı olmak gerek.

    • Nurdan Hanım, sizi adeta bir istihbaratçı gibi gösteren bir yorum yazmışsınız. Bir FBİ yetkisinin ancak bir iki sene sonra yazabileceği konuyu kesin bir doğrulukla biliyor gibi görünüyorsunuz. Daha önce de değinmiş olduğunuz merhum Muhammed Ali’nin cenazesiyle ilgili bildiklerinizi lutfedip buraya yazarsanız biz de neden bahsettiğinizi öğrenmiş oluruz.

  2. “… işte bundan nefret ediyorum…” 1 hafta veya 10 gün önce Hürriyette manşetten haberdi. Orada “…Erdoğan’dan nefret ediyorum…” şeklindeydi sanki.

  3. Sayin Koru ben dün ikinci bir yazi yazacaktim fakat túm gün bu site zaman zamanda Ocakmedya açilmadi hep parked (beklemede) yazısi ile birlikte acaip bir web sayfası açiliyirdu, onun için yazamadım.
    Õncelikle dünkü verdiğim linki yayınladığinız için teşekkür ederim.
    O linki İsraile’li Müseve ve Múslüman Araplardan oluşan kadınlar tarafından kurulmuş bir barış derneği.
    Böğle bir barış derneği senelerdir benim hayelimde idi fakat ne Türkiyede nede buralara gelelide 20 yıl oldu burada bir tane dahi olsun Müsevi kadınla karşılaşmadım taki bundan 15 gün öncesine kadar.
    15 gün önce Canadaya giderken bir gurup İsraile li turistle karşılaştim önce şivelerinden dolayı onları İranlı Zanettmiştim.
    WWP derneğinin kurucusu ve başkani olan hanimla biraz sohbet edince ben yıllardır o bölgede barışı kadınların gerçekleştirebileceğine inandığımı ve bunuda Başta İsrailli ve Filistinli kadınların başlatıp kendilerini dünyaya tanitarak diğer ülkelerdeki kadın guruplarının desteklerinide alarak başarili olabileceğini söyleyince, Hemen ” bizim şuan sizin arzuladığınız derneğimiz mevcut demekki dışariya yeterince sesimizi duyuramamışiz”
    dedi.
    Şimdi ben burada hem Müslüman hemde diyer inançlardan olan kadinlara WWP Women Wage Peace derneğinin Facebook ve Twitter gibi sosyal medyada gönüllü üye sayısını artırıp Filistin meselesini ve bazı Trump ve onun gibi politikiciların nasil mahsun fakir fukara çocuklarının kanlari ile saltanatlarını sürdürdüklerini en iyi kadınlar anlatır ve barışa katkılaride erkeklerden daha başarılı olabilirler.
    WWP sloganı Barış gerçekleşinciye kadar mucadelemize devam edeceğiz.
    Not: Gerçekten Filistinlileri ve o bölgeye barış gelmesini istiyorsaniz politikacıların yalanlarına alet olup sokaklarda boşa bağırıp çağırmak yerine sosyal medyada birlikte barıştan yana olan erkek veya kadın fark etmez bir araya gelelim ve gazze şeridinde birbitimize taş ve bomba değil barışın simgesi olan güller atalimki o parazitlerin gıdalarını kesilip yok edelim ki bir daha filizlenmesinler.
    İlgilenler için adressi.
    Arapca,İsraile, ve İngilizce.
    Zaten arapça ve Hobraca altinda çevri yazılari var oraya basıldığında İngilizcesinin de okiyabiliyorsunuz, Facebook, Twitter hesaplarinda.
    info@womenwagepeace.org.

    • nurdan hanım. çabanızı takdir ediyor ve tebrik ediyorum.
      Dip dalga, chpye, iyi partiye veya saadet partisine yönelen insanlar değildir. Dip dalga; din, dil, ırk, inanç, duygu, düşünce farklılıklarına rağmen evrensel değerler çerçevesinde insanların biraraya gelebilmesidir. Dip dalga; solcusu, dindarı, dinsizi, sağcısı, mhplisi, saadet partilisinin, yahudisi, müslümanı, hristiyanının, adalet, özgürlük, insan hakları, barış gibi değerler etrafında birleşebilmesidir. Esas dip dalga budur.
      Kuşkusuz erdoğanın seçimi kaybetmesi çok önemli. çünkü bu seçim kimin ülkeyi yönetmesi gerektiği değil, kimin ülkeyi yönetmemesi gerektiğinin önem kazandığı bir seçimdir. Ama ülkenin gerçekten biryerlere gelebilmesini sağlayacak olan esas olgu, yukarda bahsettiğim dip dalgadır.
      Ve sizin bu dip dalgayı daha da büyütmek için çabanız çok önemli.

  4. Sayın Koru’nun editörün ve tüm yorumcuların mübarek Ramazan Bayramlarını en içten duygularımla kutlar hayırlara vesile olmasını temenni ederim.
    Hemen hemen her gün yorumlarda dahil yayınlanan tüm yazıları okuyorum.Faydalandığım birçok yorum olduğu gibi bu sitenin ağırlığına hatta yorumcuların bile kendi üslubuyla bağdaşmayan yazılar yayınlamaktadır.
    Zannımca her yorumcu Hüsnü niyetle görebildiği ve inandığı doğruları savavunuyor.Halbuki görebildiğimiz şeyler okadar sınırlıki;birbirimizin gözüne her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız var.
    Yandaş olmak lazım yalnız ve yalnız doğruya,birilerine değil (Bir’e)
    Birilerine yandaş olan, zamanla bir bakmışsınız yandaşların yanlışlarına bürünmüş olur.Farkında olmadan kendimizinde tasvip edemeyeceğimiz şeyleri savunurken bulabilirmiyiz (kendimizi!acaba?)
    Güzel konuşmak güzel düşünmek güzel yazmak lazım çünkü Allah güzel olanı sever
    Bayram tadında birbirimizi Allah İçin sevelim dinleyelim anlaylım

  5. Obama
    1900’den sonra Yahudiler, Müslüman-Hıristiyan arasında dengenin kurulamayacağına, dengenin din üzerine değil rejimler üzerinde oturtulması gerektiğine karar verdiler. Bu arada Avrupa Yahudileri ikiye ayrılmıştı. Bir taraf Sermaye’nin dünyayı Filistin’den değil, uygarlık merkezlerinden yönetmesini istiyordu. Diğeri ise İsrail Devleti’nin kurulmasını istiyordu. Bu çatışmada görüldü ki Yahudiler İsrail Devleti’ni kurmaktan vazgeçmeyecekler. Kendileri sahip çıktılar.
    Birinci Cihan Savaşı’nı çıkardılar, imparatorlukları yıktılar. İkinci Cihan Savaşı’nı çıkardılar Yahudileri İsrail’de topladılar. Bu arada ABD Yahudileri güçlendi. Güç Rothschildler’den Rockefeller’e geçti. Rothschildler Rockefeller’in yenilmesi için ABD’deki Müslüman zencileri kullandı. Sonunda, bu sayede Obama başkan oldu. Rockefeller yenilgiyi kabul etti ve kenara çekildi.
    Rothschildler bir çok bakımdan Müslümanlara Rockefeller’den daha yakındır.
    a) Rothschildler Avrupalı, eski dünyalı idi. Yeni dünyanın hakimiyetine karşı idi.
    b) Rothschildler reel sermayenin sahibi idi, üretiyordu ve böylece insanları sömürmekten çok onlara hizmet veriyordu.
    c) Rothschildler silah zoru ile değil, Dolar’ın gücüyle dünyayı yönetiyordu.
    d) Rothschildler dünyayı bir devletin silahı ile değil, devletlerin silahı ile değil tüm dünya devletleri ayarını kullanarak yönetmek istiyordu
    Sorun faiz sorunu idi. Faizli düzende dünya ancak silah zoru ile yönetilebilirdi. Rothschildler gördü ki Rockefeller silahını kullanmadan dünyayı yönetiyordu. Üçüncü cihan savaşını çıkarmayı istedi. İngiltere’yi AB’den ayırdı. Şimdi o savaşı da çıkaramıyor. Durum bu.

  6. Bir Tuğamiral’in kehaneti ve bir soru: Erdoğan gerçekten iktidarda mı?

    29 Mayıs 2012 günü, Cemaat eliyle, Balyoz tutuklusu Tuğamairal Cem Aziz Çakmak’a ait olduğu söylenen bir ses kaydı Internet’e düştü. Dinleyelim:

    “Aldığımız haberlere göre bu iş uzun sürmeyecek. Yani aldığımız haberler o yönde bizim. Sağlam kaynaklar. Bunun hesabı sorulacak. İki sene içinde Balyoz’un rövanşı olacak, çok can yanacak. Bir iki sene içerisinde bu manzara tam tersine dönecek. Bak söylüyorum bunu. Dersin ki bunu bir paşam söylemişti dersin. Adamlar kaçacaklar. Bu ülkeden kaçacaklar çoğu. Çoluk çocuk dinlemeyeceğiz. İlk şeyimiz ne biliyor musun? Aç kalacaklar. Bak söyleyeyim. Aç kalacaklar. Öyle başlayacak zaten. Bu kadar da boş değiliz yaa! (. . .) Mahkeme Heyetine bakarak, “Şerefsizler, vatana ihanetten yargılanacaksınız!” dedim.”

    Bu ülkede seçim kazanmanın iktidar olmak anlamına gelmediğini bir türlü kavrayamayan cahilleri (ki bunlardan burada da var çokca) bir kenara bırakarak şu soruyu soralım: 2012 yılında AK Parti’nin gücü neye dayanıyordu?

    (1) Gülen Cemaati-AK Parti işbirliğine,
    (2) Parti’nin dindar-muhafazakar Kürtler de dahil olmak üzere, milyonlarca dindar-muhafazakar taraftarına,
    (3) AK Parti’nin vesayet güçleri karşısındaki çoğulcu, reformist, demokratik reformlarının meşruiyetine; ayrıca, sayıca az olmalarına rağmen kamuoyunda kanaat oluşmasında hayli etkili olan vesayet karşıtı sol liberallerin (başta Ahmet Altan, Cengiz Çandar, Etyen Mahçupyan, Ali Bayramoğlu), sağ liberallerin (Nazlı Ilıcak vd.) dindar ya da muhafazakar aydınların (Mümtazer Türköne, A. Turan Alkan, Ali Bulaç vd.) desteğine.

    Azılı bir Türk milliyetçisi, tam bir megaloman olan Gülen, AK-Parti’nin Cemaat’e olan bağımlılığını kısmen dengelemek için Kürt yığınların desteğini almasından hiç haz etmiyordu. Bu durum tersine çevirilmeli, AK Parti’nin Cemaat’ten bağımsız bir Kürt politikası izlemesinin önüne geçilmeli, Kürt meselesi de Cemaat’e bırakılmalıydı. MİT tırları, müsteşar Hakan Fidan üzerinden Erdoğan’ı köşeye sıkıştırma girişimi, eldeki her aracı kullanarak çözüm sürecini torpilleme hamleleri burada akla getirilmeli. Gülen, kendisine verilenlerle yetinmiyor, hep daha fazlasını istiyordu. Böylece, adım adım, öldürücü bir Cemaat-AK Parti mücadelesine sürüklenildi. Cemaat, 17-25 Aralık’ın öldürücü hamle olacağını düşündü, yanıldı. Ne var ki, ilk bakışta bu savaşın kazananı olarak görünen AK Parti ve dindarlar da bir hayli yıprandılar. Ortalığa saçılan rüşvet ve yolsuzluk iddiaları, hem partinin hem de dindarların saygınlığını ve pestijini kısmen zayıflattı.

    Gülencileri karşısına alarak en güçlü dayanağını yitirmiş olan AK Parti, bir başına ayakta kalamazdı. Tam da kendisinden beklenen hamleyi yapmaktan başka çaresi yoktu: Başbakan’ın baş danışmanı Yalçın Akdoğan, 23 Aralık 2013 yılındaki yazısıyla, AK Parti’nin yeni koalisyonunu ilan ediyordu: “’Kendi ülkesinin milli ordusuna, milli istihbaratına, milli bankasına, milletin gönlünde yer edinen sivil iktidarına kumpas kuranların bu ülkenin hayrına bir iş yapmış olmayacağını çok iyi bilir.” AK Parti-Cemaat koalsiyonu çökmüş, içeridekilerin dışarı, dışarıdakilerin içeri gireceği süreç çoktan başlamıştı.

    Sırada, gücü körelmiş, inisiyatifini kaybetmiş AK Parti’nin kurumsal yapısının torpillenmesi vardı. Parti, bir kitle partisi olmaktan çıkarılmalı, çok daha kolay teslim alınır bir lider partisine dönüştürülmeliydi. Bir yandan partinin kurucu unsurları hızla partiden tasfiye edilirken, AK Parti’nin temsiliyeti, dindarların elinden alınıp seküler dünyadan gelen soysuzların eline kaydırıldı. Erdoğan “tek adam” olarak hızla yükselirken, PKK davasından 17 yıl hüküm giymiş Kurtuluş Tayiz, daha sonraları “Erdoğan radikal İslamcılarla ve Mavi Marmara’daki manyak tiplerle yolunu ayırmalıdır” diye yazacak olan Cem Küçük, Rasim Ozan Kütahyalı, Nagehan Alçı, pespaye bir küfürbaz olan Ahmet Kekeç, her devrin adamı Mehmet Barlas, jöleli bir lumpen olan Yiğit Bulut, iktidardan nemalanan birkaç avukat ve gazeteci müsfettesi AK Parti’nin ve’Erdoğan’ın temsilcisi ve amansız savunucuları olarak ortalığa yayıldılar. AK Parti’ye en zor zamanlarında destek olmuş Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Mümtazer Türköne gibi onlarca aydın ve gazeteci cezaevini boyladı. Bütün bunlar, şimdi artık Atatürk güzellemeleri döşenen, Bahçeli ile milliyetçi hamaset yarışına girişen Erdoğan eliyle AK Parti’ye yaptırıldı.

    Bir diğer amaç, dinin ve dindarların saygınlığının örselenmesiydi. Bir yandan Adnan Oktar’ın kedicikleri gündelik olarak medyada döndürülürken, diğer yandan soytarı din tüccarlarının gülünesi fetfaları sanki İslam oymuş gibi, gazetelerin baş sayfalarına taşınıyor, dindarlar savunmacı bir pozisyona itiliyordu. Cemaat elitlerinin ihaneti sayesinde, topluma dindarların güvenilmez, karanlık insanlar olduğu mesajı veriliyor, 1994 yılından beri faaliyet yürüten ve oyunu gören yegane dini cemaat olan Furkan Vakfı’na çökülüyor, lideri Alparslan Kuytul terrorist olduğu ithamıyla zindana gönderiliyordu.

    Devlet Bahçeli, oyunun son perdesini izleme sabırsızlığıyla ve kulağına fısıldandığı üzere, yine kendisinden bekleneni yaptı. Perde, 24 Haziran ya da onu takip edecek (en çok iki yıl içinde gerçekleşecek) erken seçimlerle kapanacak.

    Bir korgeneralin Mayıs 2012 kehaneti ne kadar gerçekleşti? Erdoğan gerçekten iktidarda mı?

    Bu soruyu, okur kendi kendine yanıtlasın. Ve bu uzun yazı, buradaki yorum sayfalarında beni ve sayın T. Karamollaoğlu’nu aşağılayan, Yahudi olup olmadığımı sorgulayan, benim gibi insanların kripto FETÖcü olduğunu iddia ederek sapıklığı “Seni ininde güdümlü bombalarla temizleyeceğiz!” tehditine kadar vardıran, bu şekilde AK Parti’ye sahip çıktığını zanneden aklıevellere de kapak olsun. Bu şaşkınlara, Türkiye’nin neden Saddet Partisi’ne ihtiyacı olduğunu anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zor. Demek ki, ancak son perdeyi yaşayarak öğrenecekler. . .

    • Öncelikle size ve herkese iyi bayramlar diliyorum.
      Her şeyde bir dualite görülebilir, madalyonun bir de tersi vardır.Belki Erdoğan bu defa da kazançlı çıkacaktır.
      Öyle ya başta abd , israil ve batı Erdoğanı kullanacağını sandı, olmadı , onlardan alacağını aldı mücadeleye başladı ve şimdi onlara gücünü kabul ettirme aşamasına geldi.
      Fetö bir müddet Erdoğanı kullanacağını ve o sayede devlete iyice yerleşeceğini sandı ama onun da hakkından gelmek üzere.
      Bir ara çözüm süreci vasıtasıyla pkk ya fırsat verdi ama onlar terörü tercih edince o terör örgütünün de kökü kazınıyor, yakında bitecek gibi.
      24 haziran bu bitişlere noktayı koyacak.
      Eğer şu anda ulusalcı ve kemalistler Erdoğanı onlarla işbirliği yapıyor gibi görüyorlarsa, bence dikkat etsinler.
      Dikkatli bakarsak adım adım ve teker teker bu ülke asalaklarından kurtuluyor esasında.
      Ben milletin olayı bu açıdan gördüğünü düşünüyorum.

      • Size de iyi bayramlar. . . Millet olayı kendisinden görmesi istendiği şekilde görüyor bence. Çok basit sorular sorup bunlara yanıt aramıyorsunuz, şaşırıyorum gerçekten. Ben sizin yerinize sormuş olayım:

        1. “Yahu liderimle Devlet Bahçeli bu kadar ağır küfürleşirlerken ne oldu da Bahçeli durduk yerde ve üstelik Erdoğan geleceğe ertelemişen birdenbire başkanlık sistemini destekleyebileceklerini söyleyiverdi? Eğer, Devlet Bahçeli başkanlığı gündeme getirmemiş olsaydı, bugün Erdoğan iktidarını sürdürebilmek için 50+1 oy almak zorunda kalır mıydı?”
        2. “Liderim Erdoğan, birilerinin Akşener hamlesiyle MHP’nin altındaki halıyı çekebileceğini nasıl hesap edemedi? MHP’de kalanlardan kendisine oy verecekler yüzde 4 cıvarında iken, liderim suskun kalmayı yeğlemesi gerekirken, neden dindar-muhafazakar Kürtleri daha da kendisinden uzaklaştırmak için bölgeye gidip “Kürt sorunu çözülmüştür” deyiverdi?”
        3. “Vesayet, tüm gazeteleriyle, tüm televizyonlarıyla neredeyse 24 saat yayındaydı. Erdoğan ve dindarların söz söyleyebilecekleri tek bir mecra yoktu. Ama, halk medyanın kendisinden beklediğinin tam tersini yaptı, AK Parti’yi iktidara taşıdı. Aynı gazete ve televizyonlar, şimdi aynı şeyi AK Parti için yapıyorlar. Burada bir oyun olmasın sakın?”
        3. “Gerçekçi olmak gerekirse, partimiz ve liderimiz bu seçimlerden olsa olsa kıl payı farkla önde çıkacak. Henüz daha derinleşen ekonomik sorunların sonuçları halka yansımamışken, biz bir dönem daha iktidarda kalabilir miyiz?

        Sorular çoğaltılabilir. Ama, bunun faydasız olacağı çok açık. Ben, “Doğu Perinçek ve Devlet Bahçeli alır adamı çeşmeye götürür, su içirmeden geri getirir” demekle yetineyim. . .

        • Sizi başakası için söyleyin, ben de ”alır adamların topunu suya götürür susuz getirir” lafını Erdoğan için söylüyorum. Sorularınızın hepsi de boş ve kolayca cevaplanabilecek şeyler, ama bayram günü lafı fazla uzatmak istemiyorum. Ömrümüz varsa ikimiz de ne zaman neyin olacağını göreceğiz. Ben her zaman düşündüklerimin doğrulandığını görürken siz büyük ihtimalle 15 gün sonra saadeti bırakıp başka bir partiye umut beslemeye başlayacaksınız. Bir sonraki seçim de de bir başkasına. Ömür yeterse tekrar başa Akp ye bile dönebilmeniz mümkündür:)) Hayırlı bayramlar.

      • Geçen hafta, Erdoğan ile Bahçeli arasındaki küfürleşmeyi hatırlatmıştim. Erdoğan’ın ifadelerini tek tek listelediğim halde, Bahçeli’nin karşılık olarak verdiği hakaretlerin hiçbirini yazmamış, sadece bir cümlesini yazmıştım. Hiç birinizin dikkatini çekmedi. Hatırlayalım:

        Erdoğan (Bahçeli ve ülkücüler için):
        “Bunlar kandan beslenen vampirlerdir.”
        “Bu Bahçeli’nin ağzından salyalar akıyor.”
        “Sayın Bahçeli, sen bozkurtlarla mı dolaşıyorsun? Bozkurtların sana hayırlı olsun. Ben bozkurtla dolaşmıyorum. Ben eşrefi mahluk olan insanlarla dolaşıyorum.”
        “Bunların en iyi yapıkları iş kışkırtmaktır, hırçınlıktır, terrorize etmektir, kavgadır, saldırıdır.”
        “Irkçılık yaptınız, kavmiyetçilik yaptınızi kabileclik yaptınız. Şeytani olan anlayışa hizmet ettiniz.”
        “Sayın Bahçeli bugün milliyetçilikten dem vuruyor. Kime yutturucan sen bu milliyetçiliği? Kafatası milliyetçiliği ile milliyetçilik olmaz. Türklük üzerinden milliyetçilik yapanlar bu topraklara ve bu toprakların değerlerine ihanet içindedir.”

        Bahçeli (Erdoğan için):

        “Bundan sonra “ırkçı”, “kafatasçı”, “kovboy”, “hayvanlar”, “Fatiha’yı bilmeyenler”, “morg bekçileri” dediğin aziz dava arkadaşlarıma iltifatlar yağdırırsa kimse şaşırmamalıdır.”

        Bahçeli, yakın gelecekte Erdoğan’ın o günlerde küfrettiği ülkücülere “iltifatlar yağdıracağını” nereden biliyordu. Bence bir düşünün bakalım. . .

    • Uzun lafın kısası şu olmalıydı bence:
      Erdoğan önce cemaati kullanarak derin devleti temizleyip ortadan kaldırdı.
      Sonra kendi yargısını kurdu ve cemaati ortadan kaldırdı.
      Şimdi kendi derin devletini kurdu kuruyor.
      Eğer bu seçimleri aırlarsa, Erdoğan ve zihniyeti Türkiye nin gelecek en az 100 yılına damgalarını vuracaklardır.
      Erdoğan bana kalırsa çok iyi bir siyasi santranç ustası.
      Karnında 40 tilkiyi kuyruklarını birbirine değdirmeden dolaştırabildi şimdiye kadar.
      Kürtlerin oyuna ihitiyaç duyduğunda çözüm süreci safsatasını kullanarak onların oyunu almasını bildi.
      Onlara ihtiyacının kalmadığını düşündüğünde ise hızla masayı devirdi ve ardından MHP ile seçim işbirliğine gitti.
      MHP %15 lerde olan oyunun Kürtlerin partisi HDP nin %12 sinden daha değerli olduğunu düşündü.
      Ayrıca Kürtler seni başkan yaptırmayacağız diyerek yoluna taş koymuşlardı.
      Ancak MHP nin %15 i bir arada kalamadı ve Meral Akşener faktörü ortaya çıktı.
      İşte Erdoğanın önündeki tek engel şimdi Meral Akşener’dir.
      Fakat kadın korkmadı,yılmadı, çatı aday A.Gül formülünü bozdu ve muhalefeti elinden geldiğince şekillendirerek bugünlere getirdi.
      Ancak AKP nin içinden istediği desteği alamamış görünüyor.
      En azından anket sonuçları öyle diyor.
      Eğer AKP içinden kuvvetli bir seçmen kopuşu olmazsa son tura İnce ve Erdoğan kalacak ve Erdoğan da İnce yi hamedecektir.
      O yüzden AKP nin elindeki medya İnce yi parlatırken Akşener den cüzzamlı gibi kaçmaktadır.
      Bakalım plan tutacak Erdoğan İnce yi eleyip seçilecek mi?
      Yoksa Erdoğanın parlattığıı İnce nin dediği gibi ince hastalığa yakalanıp siyaseten telef mi olacaklar göreceğiz.

      • “Sonra kendi yargısını kurdu ve cemaati ortadan kaldırdı.”

        Siz, bugünün yargısının Erdoğan’ın yargısı olduğuna inanıyor musunuz gerçekten?
        Erdoğan, çaresiz. Gidip teslim olduğu iradeden kendisini istese de kurtaramaz. Bürokraside yok, orduda yok, yalnızca ve kısmen emniyette var. Kendisinin zannettiği medyadaki tipler, aslında ona çalışır görünürken onun karizmasının çizilmesini sağlıyorlar. Bu saatten sonra ne Kürtlere dönebilir, ne demokrat dindarlara. Elinde kala kala hala yüzde 40 dolayında geniş bir halk desteği kaldı. O da, 24 Haziran sonrası hepimizi bekleyen zam furyası ve berbat bir yoksullaşma sonrası bir ya da en fazla iki yıl içinde bu seçmen desteğini yüzde 20’lere kadar geriletecek.
        Burada pek çok insan, ben böyle olsun, CHP, İyi Parti vs. iktidara gelsin istiyorum sanıyor, beni hüzünle gülümsetiyorlar.

        Erdoğan seçimden % 51 almayı başarsa da gidiyor, seçimi yitirse de gidiyor. Senaryo nasıl yazılmışsa öyle işliyor, ve Erdoğan tam da kendisinden beklenen hamleleri yaptı son 5 yıllık dönemde. “Keşke ipleri Cem Küçük ve jöleli Yiğit Bulut’un eline tutuşturmak yerine, iyi bir Fehmi Koru okuru olsaydı. . .” diyeceğim, ama öyle olsa bile yine de oyunu okuyamazdı gibi geliyor bana. . .

    • The Cemaat’in ürettiği şantaj montaj kayıtlarından biri değil mi bahsettiğiniz kayıt?

      Hani şu; yeterince kullanamadıkları için Baykal defedilip yerine Kılıçdaroğlu tayin edilirken üretilen türden bişiiler…
      Hatırlarsınız canım hani MHP li syasetçilere de yapılmıştı….
      Hatta hani şu bizim Mustafa Yeşil(severim’ işini bilir açık göz çocuktur kendisi) elinde bir tane de Meral Akşener için üretilmişinin mevcut olduğunu birilerine fısıldamıştı da; durum ortaya çıkınca ANAVATANa(ne yani..? Bundan daha doğal ne olabilir ki…???) kaçmak zorunda kalmıştı hani….

      İşte ööle bi kayıt bu sizin bahsettiğiniz de mi?

      Evet anladıııım… Yaaa ne demezsiniz… Yalan ve iftira üretim merkezlerince; akıl kıtlığına yakalanmış hasta beyinleri kandırmak üzere kullanılsın diye çok profesyonelce montajlanmış kayıtlardır onlar.
      Evet! Yıllarını bu şantaj-montaj işine vermiş usta bir ekip olan The Cemaat’ usta ellerinin eseridir o tür kayıtlar.

    • aziz bernar, ak parti tabanında saadete oy kaydırma çabaların boşuna bir çaba.
      y.ıkım ekibi pensilvanya projesi olup 24 haziranda yerle bir olacaktır.

    • İyi Bayramlar.
      Adı geçen amiralin youtube deki konuşmasını zamanında dinlemiş linkini de biryerlere kaydetmiştim. Olaydan kısa bir süre sonra bir arkadaşıma söz konusu konuşmayı dinletmek istediğimde videonun yayından kaldırıldığını gördüm.
      Madem detaylarını yazdınız bari linkini de verseydiniz.

  7. Genellikle eleştirel yaklaşımın gerekliliğinden bahsedilir.Bu yanlış da değildir.Ölçülü bir eleştirinin eleştirilene
    faydası olur,zararı olmaz.Velakin hemen hemen yaptığı işin neredeyse tamamı eleştiriden ibaret olan yazarlar,gazeteciler
    kendileri eleştirilince eleltiriye tahammül edemiyorlar.

    Bu durumu Fehmi Bey’in linkini verdiği A.Sever’in yazısını okuyunca da gördüm.
    Herhalde bazı şahıslar,bir kitapla ortaya çıkınca güzelleme yazıları bekliyorlar ki,kitabını eleştirenleri trol olmakla, saldırıda bulunmakla suçluyorlar.

    Burada yazdığım yorumlarda F.Bey’in yazılarına ben de çoğu zaman eleştirel yaklaşıyorum.Bunun F.Bey’e bir zararı dokunmaz. Eleştirirken saygısız bir dil de
    kullanmıyorum.Güzelleme yorumlarının
    tartışılan konuya bir katkısı olmaz,konuya
    yeni bir açılım da getirmez.Konuya daha ziyade eleştirel yorumlar yeni bir açılım
    getirir.

    Editör yazdığım yorumlarda bir sakınca görmüyor ki bir mecburiyeti olmamasına
    rağmen yayınlıyor.Gel gör ki,bağnaz YOLDAŞ yorumcular trol,yandaş demeye,
    saldırıdan bahsetmeye başlıyorlar.Bunu
    kendilerinin sahip olduğu bir hak gibi görüyorlar.

    “Kısasa kısas”çı bir yapıya sahip olduğumdan,bir yanağıma tokat atana
    öteki yanağımı çevirmediğimden,bana trol
    diyene,sensin trol diyorum.Bana yandaş
    diyene YOLDAŞ diyorum.Bana mahluk diyene,sensin mahluk diyorum.Hiç bir zaman da olumsuz bir kelimeyi ilk kullanan olmuyorum.Durup dururken
    herhangi bir yorumcu hakkında hoş olmayan bir kelime kullanmıyorum.
    Şayet kullanmışsam bilinsin ki o söz
    daha önce o yorumcu tarafından kullanılmıştır.

    Sonuç:Herkes ağzından çıkan söze dikkat
    etmelidir.Başkaları hakkında saygısız bir
    dil kullananların kendilerinin de aynı
    mumeleye tabi tutulacaklarını söylemeye
    bile gerek yok sanırım.

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here