Ülkemiz aleyhinde gelişmeler can sıkıcı. ‘’Ne yapmamız gerekir’’ diye düşündüm. İşte sonucu…

31

Şu günlerde yabancı ülkeler medyasının Türkiye ile ilgili yayınlarını izleme bahtsızlığına uğrayanlarda rahat ve huzur olması imkansız. Ülkemiz mercek altında ve hakkımızda çıkan yazılar ile TV yayınları genellikle olumsuz.

Yüz olumsuz yazı ve yayın söz konusuysa kenar köşede öylesine kendi halinde tek olumlu örnekle karşılaşılıyor; onu da ara da bulasın…

Gözüm iliştiğinde yazı ve yayınların üslubuna bakıyor ve hemen hepsinin bizleri rahatsız etmek amacı taşıdığını fark edebiliyorum. Çoğuna ‘‘Vurun abalıya’’ yaklaşımı hakim; en ciddi bilinen yazarlar ve yorumcular bile Türkiye söz konusu olduğunda karakter değişimine uğruyorlar.

Huzursuzluk bazen dışarıya da vuruyor. Geçen hafta ABD’nin Newsweek dergisinde çıkan bir yazıya Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Dr. İbrahim Kalın şiddetli bir tepki gösterdi; dergiyi ve yazarlarını ayıplayarak…

‘Şark Meselesi’ neydi?

Aslına bakılırsa, şimdi bizim coğrafyada yaşayanların, dışarıdan gelen bu tür acımasız değerlendirmelere hazırlıklı olması gerekir. Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önceki yüz yıl boyunca, bizim coğrafyanın egemen devleti, o dönemin etkin kamuoyları tarafından mercek altına alınmış ve yıkıcı eleştirilere maruz bırakılmıştı.

Tarihi bilgilerini yeterli görmeyenler internette arama motoruna ‘Şark Meselesi’ başlığını yazıp karşısına çıkacak makalelerden herhangi birini okusun, bugün Türkiye hakkında gündeme taşınanların benzerlerinin, ömrünün son yüzyılı boyunca Osmanlı İmparatorluğu için de yazılıp söylendiğini göreceklerdir.

Onları burada tekrarlamaya gerek görmüyorum.

Şark Meselesi’ genel başlığıyla kast edilen, bir ara Avrupa’daki toprakları 5. milyon kilometre kareye ulaşmış Osmanlı’nın geriletilmesi ve çok daha küçük bir coğrafyaya hapsedilmesiydi.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti 1 milyon kilometre kareyi bile bulmayan sınırlara sahip. Yalnızca Avrupa’dan çekilmek zorunda kalmadık, Anadolu’nun dışındaki bütün toprakları da kaybettik. Terk edilen topraklarda ‘Türk’ diye adlandırılan, çoğu ırk bakımından o sıfata sahip de olmayan ne kadar Müslüman unsur varsa, onların da büyük bölümü, ata topraklarını bırakıp Anadolu’ya göçmek zorunda bırakıldı.

Pek çoğumuzda kendisini ‘Sevr sendromu’ olarak belli eden psikolojik bir hal varsa, bunun sebebi, kendi tarihimizin bu özelliğidir.

Başımıza ne geldiyse göstere göstere geldi.

Şimdi olanlar da göstere göstere oluyor.

Ne yapacağız şimdi?

Bu soruya verilebilecek tek bir cevap var: Bizden öncekilerin yaptıklarını yapmamak, çıkışı onların yapmadıklarında aramak…

Osmanlı’nın münevverleri durumumuza ‘Şark Meselesi’ adını verenlerin niyetlerinin ne olduğunu elbette biliyorlardı; kaleme aldıkları kitaplar ve makaleler bildiklerinin kanıtlarıdır. Devleti yönetenlerin de kimlerle dans ettiklerinden haberdar olduklarını biliyoruz. Arada birkaç kendini bilmez bulunsa bile, devleti yönetme noktasına gelenlerin, gidişi durdurma, aleyhteki planı bozma, yabancıların ‘hasta adam’ olarak andığı imparatorluğun devamını sağlama çabasında bulundukları belli.

İmparatorluğu çöküşe götürecek büyük savaşın (1914) içerisine sokan devleti yöneten kadronun öndegelenleri, bunun kararını tamamen tersi bir sonuca ulaşmak üzere almışlardı. Beklediklerinin tam tersi oldu.

İyi niyet yeterli olmuyor. ‘Cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarıyla döşendiği’ sözü bunu ifade ediyor.

Tepkilerle de bir yere varmak mümkün değil.

Bugün yaşananlarla geçmişte olanlar arasında ilinti kuranların daha da dikkatli olması şart. Onlara -bizlere- düşen geçmişin hatalarını tekrarlamaktan uzak durmaktır.

TL’nin değer kaybı ve ‘tağşiş’

İnanmayacaksınız, ama bu uzun girişi şu günlerde Türk Lirası’nın (TL) düştüğü duruma dikkat çekmek için yazdım. Beklenmeyen bir şey değildi bu. İki yıldan daha uzun bir süre önce, 27 Temmuz 2016 tarihinde, ‘uzman’ bilinen bir yabancının Türk ekonomisindeki bozulmayı ele alan bir raporundan bölümler aktarmıştım.

Merak eden açar o yazımı okur.

TL’nin değer kaybetmesi ve özel sektör borçlarının sonucunun hayırlı olmayacağı daha raporun girişinde vurgulanıyor.

Osmanlı’da siyasi istikrar ekonomideki kötü gidişle bozuldu; onu getiren de para biriminin değerini düşüren yanlış tedbirlerdi. İçeride kullanılan gümüş akçe ile dışa dönük alış-verişler ile tasarruf aracı olarak kullanılan altın sikke ekonomik istikrarın unsurlarıydı. Zora düşüldüğü zaman dolanımda olan gümüş akçeler toplanıp bakırla karıştırılarak yeniden piyasaya sürüle sürüle iş şirazesinden çıkmıştı.

Yeniçeri isyanlarının çoğu da devletin parayı bozması -buna ‘tağşiş’ deniyor- yüzündendi.

Parayı hafife alan kaybeder; yalnız kişiler değil devletler de…

Hatırlatayım istedim.

ΩΩΩΩ

31 YORUMLAR

  1. Ülkemizin geri kalmışlığını sürekli Batı emperyalizmi, Batı’nın ülkemizi yok etmek için kurduğu komplolarla vs. ile açıklamak, hem başarısız yöneticilerin, hem de bunlardan beslenen çığırtkanların geleneksel iddiasıdır. Gerçekler inkar edilemez bir biçimde önlerine konduğu zaman, karanlıkta gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi oldukları yerde kala kalırlar. Ya edebilecekleri tek bir söz olmadığı için susarak geçiştirmeye çalışırlar, ya da, konu bir an önce o gerçeklerden uzaklaşsın ve sefillikleri açığa çıkmasın diye, hemen hamasete, alaycı ya da küfürbaz bir dile sarılırlar.

    Hamaset üreticilerinin önlerine gerçekleri basit ve anlaşılır bir dille koyacaksınız. Ardından, onların konuyu ağaz dalaşına çekme taktiklerine pirim vermeden, “Konuş. . . Dilediğince konuş eğer varsa söyleybilecek sözün” demeğe getireceksiniz.

    Dünya tarhine “Almanya’nın Ekonomik Mucizesi” olarak geçen olguyu kavrayabilmemiz için, genel bir tarih bilgisine, anlamlı bir kaç veriye sahip olmamız yeterli.

    Bilen bilir, 2. Dünya Savaşı, esas olarak, Batılıların ya da -Japonya, Çin, Rusya gibi -Müslüman olmayan halkların birbirlerini boğazladıkları bir savaş dönemiydi. Bu savaşlarda ölen insanların sayısı üzerine tarihçiler arasında tam bir uzlaşı yok. Genel kabule göre, sayıları 55 milyon ile 80 milyon arasında değişen insan bu savaşlarda yaşamını yitirdi.

    Savaştan tam bir yıkımla çıkan Almanya, Alman Askeri Komiserliği kayıtlarına dayanan verilere göre, 4.3 milyon askerini yitirdi. Yüzbinlerce sivil Alman da bombardımanlar, ya da savaşa bağlı hastalıklar yüzünden öldü. En ileri sanayi şehirlerinden Dresten kenti, müttefik kuvvetlerin ünlü Dresten bombardımanı altında tamamen yerle bir oldu. Savaş öncesi nüfusu 750.000 olan Köln kenti, savaş sona erdiğinde nüfusu 32.000’e gerilemiş yıkım altında bir kentti. Almanya, yaşı 18-35 arasında olan nüfusunun büyük çoğunluğunu savaşa kurban vermişti. Ülke, dört yabancı devletin işgali altındaydı, zaten çok geçmeden de Batı Almanya ve Doğu Almanya olarak ikiye bölünecek, Doğu Almanya Sovyetler’in kontrolü altına girecekti.

    1989 yılının hemen öncesinde, Almanya, tarihte eşine ender rastalanan bir yıkımdan adeta yeniden doğmuş güçlü bir ülke konumuna erişmişti ve kişi başına düşen milli gelir açısından ABD ve Japonya’nın ardından dünyanın 3. büyük ekonomisi durumundaydı. Nitekim, rakip ülkeler bu muazzam gücün önünü kesemeyecekler, ve iki Almanya 1989 yılında birleşecekti.

    Finlandiya, eğitimde dünya lideri. Ekonomik açıdan bizden 4 kat daha zengin (biri gelsin bana Finlandiya’nın emperyalist tarihini anlatsın, dinleyeyim!) . Yine savaşta tarumar olan, çalışabilir durumdaki genç nüfusunu savaşta yitirmiş olan, Amerikalıların attığı atom bombaları ile en büyük iki kenti (Nagazaki ve Hiroşima) çöle dönen Japonya, dünyanın ileri ülkeleri, önde gelen ekonomileri arasında.

    Ne Almanlar, ne Finlandiyalılar, ne de Japonlar, yurttaşlarının “vatan haini!” çığlıkları arasında birbirlerinin boğazına sarıldığı ülkeler olmadılar. Ülke ekonomisi dibe vuracak görünürken “İdam isterük!” diye bas bas bağırmadılar. Akıllarını kurdular, çalıştılar, ama gerçekten çok çalıştılar, toplumsal iç barış ve dayanışma üzerinde ülkelerini ileri taşıdılar.

    Bildiğimiz kadarıyla, zorluklarla boğuşurken, ne Alman ne de Japonlar, “Ah ulen ah! Şu Atatürk denen adam olmasa, şu Müslümanlar olmasa bizi kim tutardı. . .” diye yazıklanıp çocuksu bir dünyada yaşamadılar. . .

  2. Siteye yorum yapanlara bakıyorum da iki düşman grup birbirlerinden öç alır gibi birbirlerine yükleniyorlar.Unutmamamız gereken birşey var ki
    oda aynı gemide olduğumuzdur.Batarsak hep birlikte batacağız kurtulursak hep birlikte kurtulacağız. Devir kavga etme devri değildir.Herkes üzerine düşeni yerine getirmek mecburiyetindedir.
    Önce FETO culere sesleniyorum:Hala ülkeye verdiğiniz zararı görmeden aldatılmışlığınızı kabullenmeden Sn ERDOĞAN a salllıyorsunuz.Binlerce insan işinden olmuş binlercesi içeri tıkılmışken hala O önderiniz kalkıp neden:Ben bu insanları aldattım onların samimi dini duygularını kullandım
    onları kandırdım Amerika beni kullandı deyip siz zavallıların suçunu üstlenmiyor ve siz hala onu masum görüp samimi itirafçı ve pişmancı olmuyorsunuz.O zat adam olsaydı zevk ü sefayı saltanatı bırakır samimi açıklama yapardı.
    İkinci sözüm Sn ERDOĞAN ve destekçilerine :Siz de biliyorsunuz ki bu masum insanların suçunun olmadığını ve hepsinin kandırıldığını ( keza siz bile allah affetsin diyerek olayı tastıklediniz ).Yüce peygamber bile amcasının yüreğini yiyen Vahşi yi bile affettiği halde siz kimsiniz ki bu nefret bu öç alma niye ?
    Zor günler geçiriyoruz öncelikli görev iktidar sahiplerine düşüyor . Herkesi düşman görmeden barış ve af seferberliği ile toplumsal barışı sağlamak.Sonra ise denizin bittiğini görüp tasarruf ve üretim seferberliğini başlatmak.Küçük bir hikaye anlatayım ikinci dünya savaşı sonrası Alman bakan Türkiyeye gelir , bizimkiler sarayda envayi çeşit yiyecek ile mükemmel bir ziyafet hazırlarlar. Alman bakan sofraya bakar ve der ki : benim halkım orada sahanda yumurta yerken ben bu ziyafete katılamam der ve orayı terkeder .İşte Almanya bu mantıkla Almanya oldu.
    Şimdi iktidar sahipleri bırakalım şatafatı , devredin luks arabalarınızı
    örnek olun halka . bakın bakalım ondan sonra bu millet bu vatan için her türlü fedakarılığı yapıyor mu yapmıyor mu ?
    Bırakın luks rezidanslara ruhsat vermeyi , üretim seferberliği başlatın.Üretmeden kurtuluş yok .
    Daha bir çok öneri mevcut inşallah başka sefere .
    Devir kavga etme devri değildir. Sonra memleket te gider onur da gider namusta gider.UNUTMAYALIM

    • sizi tebrik ederim çok kapsayıcı ve öneri sunan bir yazı ama bu kindar nesil hasreti çeken bu arkadaşlar anlamazlar bende aynı fikirdeyim birde bu önerileri yapanları hemen fetöcü ilen ediyorlar insan ona ayar oluyor.kendilerindede bir çözm yok ama yinede kimseyi dinlemiyorlar yazık garip vatandaşa acıyorum adam 100-200-300 dolarını bile bozduruyor bu adamlar bozdur dediği için

  3. Türkiyeye saldıran çok üyüz var. Fakat, Hoca Nasrettin’in dediği gibi, hırsızın hiç mi suçu yok.
    Bahaeddin Nakşibend Hz, ibadet 100 ise, bunun 80’i HELAL para, Helal Kazanç diyor. SERVETİ
    donüklaştırmanın yolu AVRUPAlı DOLMABAHÇE SARAYLARI yapmak. Toprağa şatafatlı lüx harcama yapmak. Evet işsizliği gidermekte -zahiren- büyük yararı vardır. Yalniz, o toprağı ve ona dökülen parayı
    geri toplıyamazsın, hemen cari kılamazsın. Semud kavmi de harika inşaatçıydı, helaki hak etmişti. Bizde
    de sıra, kadim inşaatçılardan yürüyecek. Hükumet, kurtarmak için yırtınıp, durüyor. PROF. ERBAKAN
    bilmiyor muydu, lüx bina yaptırmayı. Fabrika kurulmadan idare binası bile yaptırmıyordu.
    Türkiye, öğrenmeden, çalışmadan, yorulmadan ve bilhassa helal-haram demeden buturamış
    (haddi aşan) bir hayat tarzına imrendi, alıştı. (Osmanlı’nın son dönemi gibi). İsraf, yağmalama başını almış,gidiyor. Allah israf edenleri sevmez. Bir vatandaşın dediği gibi, herkes çaldığını toplayıp, getirsin
    Aksi takdirde, “barış kaynakları da kurudu, haramzadelerin İNLERİNE girmek olabilir mi ?
    Bir de eskiler, BATILI “İTlere taş atma” derlerdi. Müteyakkız olmak gerek.

  4. Para nedir: fakirlerin kanıdır! Dünya 5ten büyüktür! Imf ye karşı yaşasın dayanışma! Tüm sömürgeler ve ezilen halklar: kukla yöneticilerinize karşı ayaklanın!

    • Boş sloganlarla bu iş olmuyor maalesef. Siz büyüyeceğim diye dışardan boş almaya alışmışsanız ve ödemede dara düşmüşseniz, IMF’ye mahkumsunuz. Borçlarımı ödemiyorum demek de bir çare tabii her zaman. Ama sonuçlarına da katlanmak kaydıyla.

    • Her şey aklıma gelirdi de H. Gayret Bey’in 17-18 yaşlarında bir gence özgü heyecanla bizim de parçası olduğumuz Müslüman dünyayı kukla yönetcilerine karşı ayaklanmaya çağıracağı hiç aklıma gelmezdi! İnanılır gibi değil! Asrın sürprizi diyelim, ve bu yorum sayfalarının en orijinal katılımcısını dayanışma duygularıyla selamlıyalım :))

  5. AKP nin ilk iktidara geldiği yılları hatırlıyorum.
    “Bizi yıllarca üç tarafı denizlerle dört tarafı düşmanla çevrili bir ülkede yaşadığımız korkusuyla avuttular.
    Biz herkesle dost olacağız.” diyorlardı.
    Az gittik uz gittik bir arpa boyu yol gidemedik.
    Şimdi sabah akşam yandaş tv ve gazeteler ne kadar çok düşmanımız olduğunu, bunlara karşı AKP etrafında birleşmezsek ülkenin batırılmaya çalışılacağını anlatıyorlar.
    Yani kısacası 4 tarafımız düşmanla çevrili. Hatta içeriden de PKK sı Fetösü devletimizi yıkmaya çalışıyorlar diye feryat ediyorlar.
    Ne kadar da eski Türkiye ye benzedik değil mi?
    Enflasyonumuzla gizli açık devalüasyonumuzla…
    Ama olsun…
    Ülkeyi tek parti iktidarı yönetiyor.
    İstikrarımız var diyeceksiniz de…
    Bakalım istikrar karın doyuruyor mu göreceğiz.
    Ha bu arada aramızı düzeltmek için bir heyet Amerika ya yola çıkmış.
    Sabah TRT spikeri heyecenlı heyecanlı anlatıyordu da…
    Yalnız Amerika nın gelen heyetten haberi yokmuş. İyi mi…?

    • sayın yorumcu söylediğin doğru Ak parti öncesi komşularımızla iyi ilişkilerimiz yoktu yönümüzü batıya çevirdiğimiz için doğu komşularımızı görmezden geliyor batı müsaade etmediği için iyi ilişkilerimiz yoktu ticaretimiz sıfır diyecek kadar azdı. İran rejim ithal edecek diye korkuyorduk,Suriye PKK yı barındırdığı için, Irak ı saddam yönettiği için ama asıl neden batı(Amerika, AB ülkeleri) Türkiye nin komşuları ile iyi geçinmesini istemediği için bizi yönetenler İslam ülkelerinden uzak durdular. Ak parti bu durumu değiştirmek istedi sıfır sorun komşularla dedi hem batı hemde doğu ile her türlü ilişkilerini geliştirmek istedi ama komşularımızdan ve İslam ülkelerinden karşılık göremedi bu seferde onlar batılıların oyununa geldi çünkü batı alemi İslam ülkelerinin aynı tarafta olmalarını istemiyorlar kendi çıkarları onu gerektiriyor. İslam ülkeleri özellikle yöneticiler batı tarafından satın alınmış kişilerden oluştuğu için bu oyuna gelmeye devam ediyorlar sonuç İslam alemi bölük pürçük. İyi ilişkiler tek taraflı olmuyor maalesef

    • Sadece Vatandaş, Amerkanin gelen heyetten haberi olmadığı doğrudur, fakat Trump ve ekibinin haberi var dişişleri bakanın yardımıcısı ile görüşecekler. Bu pilan NATO zirvesinde Erdoğan ve Trump tarafından önceden kararlaştırılmış seneryönün bir parçası, yani yeni değil.
      Nedenide ABD ön seçimlerinden sonra sonuçları tartışıp ona göre ne yapacaklarına karar vermek.

      Belli olmaz belkide üç aylik bir TC yi uyutma kirizi çıkarıp yerel seçimleride ABD ikinci tur seçimleri ile ayni tarihe alir ve seçimlerin arifesinde papazla Atillayi takas ederek ikizlerin bitmiş kredilerine yeniden kredi eklerler.
      Bugün bu siteye kopiledığım yaziyi okursanız orada aşağı yukarı Erdoğan ve Trumpun korku seneriyolarını görürsünüz.
      Bu olyda açık açık gösteriyorki AKP başkani ve TC Başkanin Türkiye diye bir derdi yok onun derdi oy÷oy =seçim kazanip cep doldurmak tıpkı Trump gibi

  6. Sa Fehmi beyin görüşleri tesbitleri yerinde şu an kurtlar sofrasında Türkiye ve Iran bu coğrafyanın iki köklü ve güçlü ülkesi su anki yaşadığımız hadiselerin Iran meselesinden ayrı düşünülemez.

    Birileri bu bölgede kendi ayakları üstünde duran bir ülke istemiyorlar onun içinde hep basit şeylerden problem çıkarıyorlar.

    Biraz uyanık olmak gerek basiretli davranmak lazım değişik stratejiler izlemeli. bizi yönetenler şu konjekturda. onların işide zor Allah yardımcıları olsun.

    Buradaki bazı yorumcular ve dışarıdaki satılmışlar meseleleri hala bir öç alma içerisinde değerlendiriyorlar ABD nin yaptiklarin sevinciyle göbek atıyorlar bunlara sadece acımak gerek çünkü bunlar vatansızlar bunların vatanları sadece menfaatleri ve iplerini ellerinde tuttukları sahiplerini savunma çabasındalar. birde utanmadan bu ülke hakkında laf söylüyorlar sizin haddinizemi
    bu ülke hakkında konuşmak.

    Çakal sürüleri hep olacak bizlerin onlara fırsat vermemesini sağlamamak lazım
    Hadi bizim yöneticilerin sucu var ya iranin bir toplumu ambargoyla yok etme peşindeler
    Benim açımdan İran gibi bir ülke en son güvenilecek ülkedir bu doğruyu konuşmaya engel deyildir.

    İnşallah Abd ve onun köpekleri başaramayacaklar.

  7. Bugünkü ekonomik durumumuzu Rahip Brunson’la açıklamak mümkün değil. Dış mihraklar edebiyatı ile açıklamak da mümkün değil. Türk ekonomisinin nasıl bir basiretsizlikle, nasıl bir inatla, adeta bile bile çöküşe getirildiğinin ibretlik öykülerinden birini, herkesin anlayacağı bir dille, bugün Karar Gazetesi’nde Y. Oğur yazmış. Yazarın dile getirdiği öykü, 2012 yılında tüm Avrupa’da en başarılı merkez bankası başkanı seçilen Erdem Başçı’nın Erdoğan’la olan kişisel serüveni çerçevesinde anlatılıyor. Erdoğan, başbakan iken, 2006’da Erdem Başçı’yı Merkez Bankası Başkanlığı’na getirmek istiyor, ama, ataması akademisyen olan eşinin başörtüsü yüzünden dönemin cumhurbaşkanı Sezer tarafından veto ediliyor. Zaman içinde, aynı Erdoğan, salt dünyada sadece kendisinin inandığı saçma sapan, saplantılı teoriye biyat etmediği için, Erdem Başçı’yı yolun dışına itiyor. Bu iş, artık alışılmış olunduğu üzere, Erdoğan medyasının itibarsızlaştırma kampanyası eşliğinde yürüyor. Okuyalım: “Karşısında kendisine faiz lobisinin adamı diyen güçlü bir lobi buldu. Vatana ihanete varan suçlamalarla, paralel imaları, “İngilizlerin adamı” olma ithamlarıyla karşılaştı. Hiç ekonomiden anlamayan yazarlar bile sabah akşam televizyonlarda, gazetelerde Başçı’yı yerden yere vuran sözler söylediler. Beş yıllık görev süresinin uzatılıp uzatılmayacağının tartışıldığı günlerde çıkan bir haberde manşetten “Baş Spekülatör” bile ilan edildi.” Örneklerini defalarca yaşadığımız, çok yakından aşina olduğumuz bir durum, öyle değil mi?

    Ben, aynı öyküyü, metni karmaşık, anlaşılması zor eknomik terimlere boğmadan anlatmaya çalışacağım. Yazacaklarımı okumaya gönüllü olanlar, neden seçimlerden önce buradaki yorumunmda 24 Haziran seçimlerinden Erdoğan’ın başkan olarak çıkacağını, neden CHP ve diğerlerinin ham hayal gördüğünü, taraftarı olduğum Saadet Partisi’nin yüzde 2,5 dolayında oy alacağını öngördüğümü, ve ama yine aynı yorum içinde “Esas olan önümüzdeki 24 Haziran seçimleri değil, esas olan daha sonraki erken seçimler olacak ve AK Parti sandığa gömülüp dağılacak” diye yazdığımı kolaylıkla anlarlar.

    AK Parti 2002 yılında kendini iktidarda bulduğunda, içi boşalmış bir hazineyle yüz yüzeydi. Deyim yerinde ise, devletin kasasında beş kuruş para yoktu. Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki toplamında yapılmış özelleştirmeden çok daha fazla özelleştirme yapılarak, kamu kaynağı yaratıldı. Daha önceki iktidarların soyup soğana çevirdiği halkı vuran temel sorunlardan birisi işsizlikti, yanısıra, sağlık, pek çok insanı yakan sorunların başında geliyordu. Özelleştirme yoluyla elde edilen kamu kaynaklarının hatırı sayılır bir bölümü, istihdam sağlayacak yol, hastahane, konut yapımı gibi inşaat sektörü içinde kalan alanlara harcandı.

    Ülkeye para girişi çok sınırlı düzeylerdeydi. Demokratik reformlar, Avrupa Birliği’ne katılım hedefi gibi araçlar kullanılarak, yabancı sermaye fonları cezbedildi, ülkeye sermaye akışı başladı. Erdoğan, giderek, pek çok ünlü Avrupa ve ABD dergisinin kapaklarına başarılı lider olarak yerleşiyor, yabancı basın, AK Parti’yi Türkiye’nin yazgısını değiştiren parti olarak alkışlıyordu.

    Vatandaşın AK Parti’den duyduğu memnuniyeti artıran bir başka şey, daha önce hayatında hemen hiç yeri olmayan, ancak iş adamlarına ve tuzu kuru olanlara özgü ayrıcalıklı bir deneyim olan KREDİ ile tanışmasıydı.

    ABD’de ve ardından AB bölgesi ve Japonya’da yaşanan ekonomik kriz, ve bunların dramatik bir biçimde değişen mali politikaları, AK Parti’nin başına konan talih kuşu gibi bir şeydi. Bizde FED olarak bilinen Amerikan Merkez Bankası, ekonominin çarkları yeniden dönmeye başlasın, vatandaş para harcasın diye, bol bol dolar bastı. Hesapta, Amerikan bankaları Merkez Bankası’nın verdiği bu milyarlarca doları sıfır fazile kendi vatandaşlarına verecekti, vatandaşlar da para harcayıp ekonominin toparlanmasına yardımcı olacaktı. Pek böyle olmadı. Amerikan bankaları parayı ABD vatandaşına verince para kazanamıyordu, ama, bu parayı örneğin Türkiye gibi memnuniyet verici bir faiz ödemeyi kabul ve taahüt eden ülkelerin şirketlerine, bankalarına verdiğinde pekala kazançlı çıkıyordu. ABD bankası sabah süreç boyunca 4 trilyon dolar para basmış olan FED’den sıfır faizle parayı alıyor, akşam yüzde 4 ya da yüzde 5 faizle kemiksiz kar ederek piyasaya dağıtıyordu. Benzer durum Avrupa Birliği ve Japonya için de geçerliydi. Bu ülkelerin bankaları negatif faizle bile para dağıtıyordu. Türkiye, bu dolu dolu akan para musluğunda duş almanın keyfini yaşamak isteyen ülkelerin başında geliyordu.

    Dışarıdan ülkeye öylesine büyük bir para akışı vardı ki, bunu fırsata dönüştürmek isteyen yerli bankalar, para üzerinden para kazanabilmek için, adeta leblebi gibi para ihtiyaç kredisi dağıtmaya başlamıştı. Kısa süre öncesine kadar ev sahiplerinin bile iki kere düşünmeden ev kiralamadıkları öğretmenler ve diğer memurlar, “tak diye” kredi istiyor, bankalar “şak diye” kredi veriyordu. Cepte pek para yoktu, ama, kredi alma kolaylığı sayesinde, arabayı ancak düşünde görebilecek dar gelirli vatandaşların evlerinde, artık ciddi ciddi araba almak, ev almak konuşulutordu: “Alalım, biraz ondan bundan kısar öderiz” diyordu araba düşüne kapılmış beyler. “Kira ödeyip paramızı boşa harcayacağımıza gırtlağımızdan kısarız bir süre” diyordu bir ev sahibi olma düşündeki kadınlar. Pek çoğu da düşlerini gerçekleştirdi.

    Ne var ki, 2002 yılında 1,2 miyar olan toplam kredi borcu, 2007 yılı sonuna gelindiğinde 91 milyar lira’ya fırlamış, kişi başına düşen kredi borcu da 99 liradan 1295 liraya yükselmişti. 2011 sonuna gelindiğinde, aynı rakam 223 milyar liraya, yani kişi başı kredi borcumuz 2991 liraya çıkmıştı. Pek çok insanın cebinde en az 2-3 kredi kartı vardı artık. Evet, araba alınmıştı, evet, dün otobüsle gidilerek ziyaret edilen akarabaların yerini şimdi Kıbrıs yaz tatilleri almıştı, ama caddeler her biri borç yükü altında insanlarla kaynıyordu.

    2017 yılına gelindiğinde, gırtlağımıza kadar kredi borcuna batmış durumdaydık. Toplam “bireysel” krediler 420 milyar liraya, yani kişi başı kredi borcumuz 5340 liraya çıkmıştı. Toplum eroin bağımlısı gibi kredi bağımlısı olmuştu. Hemen her şey 12 ay taksitle alınıyordu; peşin mal satın aldığımız zamanları unutmuştuk. Süreçte, bankalar ve kurumlar için dolar bulmak zorlaşmaya başlamıştı. Gırtlağına kadar krediye batan vatandaş bankaya mevduat koyamıyor, banka’nın kredi olarak dağıtacak mevduatı artmıyordu. Erdoğan, işadamından dönme müteahhitlere akıtılan kredilerde yavaşlama olursa ekonominin kontak kapatacağını görüyor, faizlerin artırılması gerektiğini söyleyen herkesi “faiz lobisinin uşağı” olmakla suçlayıp itibarsızlaştırıyordu.

    Oluk oluk akan paralar altında duş alan, üretmeden tüketen bir ulus haline geldiğimiz için, ne tarımsal üretim aklımıza geldi, ne de sanayi yatırımları. 2001 yılı başlarında dünyada “tarımda kendi kendine yeten” bir kaç ülkeden biri iken, şimdi her şeyi dışarıdan ithal eden, tarımsal üretimi yıldan yıla azalan bir ülke haline geldik. Şiştikçe şişen inşaat sektöründen nemalanan, faaiyetleri bu ülke için hiçbir değer üretmeyen müteahitleri besleyebilmek için, sanayi yatırımlarına ve eğitime boş verdik.

    Erdoğan, ülkenin değil, onun iktidarında nemalanan zenginlerin ve bu soygun düzeninden ceplerini dolduran yeni seçkinlerle gelenesel seküler bankerlerin partisiydi; ama, bu basit gerçeğin üzeri, kah FETÖ, kah Afrin, kah PKKcı CHP, kah İsraili protesto için düzenlenen devlet mitingleri, kah idamı geri getireceğiz vaadleri ile, hallkı günde 24 saat hamaset bombardımanına tutan yandaş medya tarafından örtüldü.

    Güneş balçıkla sıvanmaz der bir atasözümüz. Doğrudur bu. Doğru olduğu içindir ki, Eylül’den itibaren çok can yakan bir biçimde yaşayacağımız yoksullaşma ve işsizlik dönemine giriyoruz. Sadece yoksulluk değil yaşayacağımız şey. Artan suç oraları, caddelerde, mutsuzluk ve gerilim içinde gündelik yaşam süren evlerde patlayan şiddet, mafayatik çıkar ve suç örgüterindeki artış, daha çok kutuplaşma, daha çok düşmanlık, daha çok vatan haini keşifleri olarak da yaşayacağız kaçınlmaz yeni dönemi.

    Vatan millet Sakarya’cılar, “İdam isteriz!”ciler için hala daha vakit var. Yıl sonuna doğru seslerinin kesildiğine hep birlikte tanık olacağız. . .

    • Yıldıray önce fetö firarisi kardeşinin yerini açıklasın, ondan sonra karardaki kahveciyi de yanına alıp imf yi türkiyeden kovan ustanın elini öpmeye gitsin! Merkez bankası memurlarını da iyi partide mebus yapıyolarmış, istediğiniz memur eskisini getirin, yeni mebusunuzu götürün:)))

    • Yıldıray oğurun yazısının bir bölümünü okudum. gerisini okumadım. gerisini okumadım çünkü yazının başlangıcı sorunluydu.
      Yıldıray oğur yazısının sorunlu bölümünü aşağıya alıntılıyorum:
      “Başçı’nın piyasalara karşı ilk sınavı 2008’de küresel krize karşı geliştirdiği para politikasıyla oldu. Tüm dünya resesyona doğru giderken, 2008 kışında Merkez Bankası, piyasanın “faizi artır” baskısına karşı durup, böyle bir resesyon karşısında diğer “normal” ekonomilerin yaptığını yaptı ve faizleri düşürdü.”
      – yıldıray oğurun bahsettiği yılları bütün yönleriyle hatırlamam mümkün değil. dediği gibi “faiz artır” diyenler var mıydı bilemiyorum. belki 3-5 kişi söylemiş olabilir.
      – Ancak;
      1- Pisaların o dönem erdem başçıya “faiz artır” demesi işin kimyası, coğrafyası, fiziği, hukuk ile uyuşmuyor. – Çünkü, ekonomide genel kuraldır: arz talepten fazla ise malın (burda dolar) değeri düşer, yok talep arzdan fazla ise malın değeri yükselir.
      – Yıldıray oğurun söylediği yıllar abdnin para bastığı ve bu paranın bizim gibi ülkelere aktığı, ucuz ve bol para geldiği dönem.
      – Talep fazla iken, “malı daha pahalı satın alsana” diyecek aptalı ben düşünemiyorum. belki dolar getirip ülkede bozdurarak yüksek faiz alanlar olabilir ancak onları piyasa olarak kabul etmek pek doğru değil. Ayrıca piyasa dolar kaynarken, sattığı malın değerini beğenmeyip “biraz daha pahalı alsana” diyecek kadar yüzsüz dolar satıcısı olacağını da zannetmiyorum. yani yazılanın olma ihtimali çok çok çok düşük.
      – 2: erdem başçıyla ilgili eleştirilere bakarsanız, eleştiriler erdem başçının yüksek faiz verdiği eleştirileri olduğunu görürsünüz. nitekim ben, dün, internete erdem başçı hakkında eleştiri yazdığımda star gazetesinde, bir kişinin, erdem başçının faizleri yüksek tutarak görevini kötüye kullandığı yönünde mahkemeye şikayet ettiğine dair haber bile buldum.
      – yani yazıda belirtilenin tam tersine, erdem faizden faizleri artırması değil, faizleri düşürmesi talep edilip, erdem başçı bu nedenle eleştirilmiştir.
      – Erdem başçıya yönelik bir diğer eleştiri de, başçının dolar hedefi belirtmesidir. bizzat halefi, yani ondan önceki mb başkanı, “merkez bankası dolar hedefi belirtemez. bu yanlıştır” diye eleştiri getiriyor.
      – MB başkanının ne için nobele aday gösterildiğini, hangi gerekçelerle bu lafların söylendiğini bilemem.
      Ancak, en temel doğruyu bile es geçen bir mb başkanının nobele aday gösterilmesini de çok ciddiye almıyorum. kim gösterirse göstersin.
      – Ben merkez bankası (eski başkanı) başkanı erdem başçı, çok başarılıdır ya da başarısızdır anlamında yazmıyorum bunları. Ama gerçek olmayan birşeyin ötesinde mantığa uymayan şeylerin doğru kabul edilmesini kabul edemiyorum.
      – Yazının bütününü okumadım ama amacın, erdem başçıya düşük faizler için bile vatan haini ilan edenlerin, şimdiki yüksek faizleri görmezden gelmeleri üzerine olduğunu tahmin ediyorum. Sayın kahveci de daha önceden benzer bir yazı yazmıştı.
      – Ayrıca, yıldıray oğurun bildiğim birkaç konuda yanlış bilgi ya da mantık yürüttüğünü görmüştüm. bilmediğim konularda ise “aa biz bunları bilmiyorduk. bak gerçekler farklıymış” duygu ve düşüncesi de bende uyanmıştı.
      – Demek o ki, yıldıray oğurun araştırmacı gazetecilik çabası ile ortaya koydukları konusunda bir miktar araştırma yapmak gerekiyor.

      • Hamza bey, o yazının tamamını okusaydınız da değişen bişey olmazdı, ben hiç okumadım:) bahsedilen yazarın ne mal olduğunu gayet de güzel çözmüşsünüz, kendisinden istifade edilebilecek bi numarası da yoktur! Sayın koruyu takip eden okurlara, yıldıraydan allamelik devşirmenin kime ne faydası olacaksa artık? Bernar bu türden çıkıntılıkları hep yapıyor…

      • Ana konusu iktisat olan bir metnin onda birini okuyup o metin üzerine “mantığa uymayan şeylerin doğru kabul edilmesini kabul edemiyorum” türü ifadelerle ahkam kesmek, sonra da, okunmamış bir metinde “yanlış bilgi ya da mantık” keşfedip “ortaya koydukları konusunda bir miktar araştırma yapmak gerekiyor” diye yazarın okurlarına ayar vermeye kalkışmak da hızlı İnternet çağının kıymet-i kendinden menkul tuhaf gösterilerinden biri olsa gerek.

        “Erdem faizden faizleri artırması değil, faizleri düşürmesi talep edilip, erdem başçı bu nedenle eleştirilmiştir.” Bu ne anlatılmak istendiği herhalde sadece metin yazarı tarafından bilinen görkemli cümlede geçen “faizden faizleri artırması” ifadesinin kendisi, İstanbul Üniversitesi’nde 4 yıl iktisat eğitimi görmüş bir okurunuz olarak beni fazlasıyla gülümsetti Hamza Bey.

        • Bakıyorum, necip beyin yazım hatalarına “aman efendim, estağfirullahlar…”, hamza beyin nerden baksan klavye hatası olduğu anlaşılan bir cümlesine 40 dereden su getirip kulp takmacalar! Kaç yıl iktisat tahsili görürsen gör, hamza beyin bu konudaki birikimi seni beni aşar… Biz seninle gülmüyoruz sn.bernar, sana gülüyoruz:)

          • ekonomi eğitiminizi göstermeniz de şart değil, o dönem erdem başçıya faizleri yükseltmesi yönündeki birkaç haber, yorum ya da açıklama da bulup yazsanız yıldıray oğurun yorumunun kalan bölümünü okuyacağıma söz veriyorum.

        • -bernar bey merhaba! yazım hatasının farkına varmanız ve bana söylemeniz gerçekten büyük incelik.
          – Fakat keşke, ekonomi eğitiminizi de yorumunuzda görebilseydim.

  8. BORÇ ALAN EMİR ALIR,BORÇ VEREN EMİR VERİR.(Ödeme de sıkıntı yaşadığında)
    Bireyler,aileler,şirketler devletler bazında olsun yukardaki kural herzaman geçerlidir.
    Vesayeti kaldırmak veya kendi vesayetini kurmak için uzun yıllar iktidarda hemde tek başına olmak gerekiyordu.
    Uzun yılların oturmuş ve katılaşmış vesayeti kırmak hiç de kolay değildi.
    İktidarda kalmak için para olması lazımdır.
    ÖNCE ÖZELEŞTİRMELERLE PARA TEMİN EDİLDİ.
    O da yetmeyince dünyadaki para bolluğundan ve maliyetinin ucuz olmasından istifade ederek bol bol kredi temin edildi.
    Gelen para sıcak paraydı.
    Bu parayı hiç geri ödemeyecekmişiz gibi doviz kazandırmayan gösterişli işlere yatırdık.
    Halkımız bu işi sevdi,öyle zor işleri sevmiyor,kolay para uyuşturucu gibi kendini teslim alıyordu.
    Özel sektörde bu kervana katıldı,dış borçla özelleştirme ihalelerine girdi .
    Halkin eline tutuşturulan elma şekerleri herkesi memnun ediyordu ki bütün seçimler bu yolla kazanıldı.
    Dövizle borçlanan şirketler öyle mutluydu ki yaptığı iş her anlamda çok karlı idi.Döviz ülkeye sel gibi aktikça döviz ucuzluyordu.
    Kısa dönemde borç taksitleri ödenirken üstüne üstlük şirketlerin cebinde fazladan para bile kalıyordu.
    Ülkedeki eflasyon düşünüldüğünde eksi faiz ödeniyordu.
    Tabii ithalat patlıyor,cari açık devamlı büyüyordu.Aklı evveller cari açık tehlikesinden bahsedince içeriye dolan sıcak parayı göstererek sorun yok diyordu.
    Ülkemizde borç almak başarı sayılıyordu.İktidarların başarısı borçlanabilme miktari ile ölçülmektedir.
    AKILLI İNSANLARIN SÖYLEDİĞİ GİBİ;BORÇTAN KORKMAYANDAN ,KORKMAK GEREKİR.
    Dünyada parasal genişleme sonsuza kadar devam etmeyeceğını herkes biliyordu.
    İktidar her seçimden galip çıkması gerekıyordu.
    Ya seçimi kaybetmeyı göze alıp,halkına gerçekleri anlatıp,döviz kazandırıcı tedbirleri uygulayarak carı fazla vermekten başka çaremiz yoktur diyecekti ki; halkımızın bunu benimsemeyeceğını çok iyi biliyordu.
    Yada kendi vesayetimizi kurmak için başkanlığa kadar ne olursa olsun mutlaka seçimleri kazanmalıyız diyordu.
    Zaman uzadıkça sorun çok kronik bir hal aldı bu arada.
    Sadece yerel seçim eşiği kaldı önümüzde onuda az sıyrıklar la atlattık mı bahara çıktık sayılır.(iktidarin baharı ,halkın kış ının başlaması demek)
    İktidar hesabi böyle yaptı.
    Tabii herkesin de bir hesabi vardı bu arada.
    Özel sektörün döviz borç hesabi ,aldığı borçların bir kısmını dünyanın bin türlü halı var hesabıyla güvenli (genelde adacıklar oluyor)bir yere yatırdı.Geri kalanla yapabılırsem yaparım,yapamazsam devlet bana sahİp çık yoksa batarım ülkede benim gibi çok şirket var memlekette ekonomik kaos çıkar serzenişleri başlatır.
    Halkımız hiçbir zaman ne geçmişte nede şimdi sıkıntılara katlanmak istemez.
    Bu nedenle hep tanrısal liderler arar.
    Lider okus fokus yapacak vatandaşın cebi para dolacak.
    Devletin sahipleri de ekonomi bozulduğunda halk babasını tanımaz hesabı iktidar aleyhıne döndüğünde yuları başına tam geçirmek için bekler.
    İktidar seçimler geçsin acı belki çok çok acı reçeteyi halka içiririm gelecek seçimlere kadar acısı geçer diye hesap eder.
    Sorunlar ertelendikçe reçetenin aciliği artmaktadir.
    Son kertede nasıl bütün devletler birbirinin rakıbı ise(veya bazılarına göre düşmanı sadece biz kimse için bir kötülük düşünmeyiz herkes kalkınsın bizde kalkınalım isteriz; dermişiz).
    Özellikle borç verenler başlıktakı icraatlarını rahatlıkla uygulamak için bu anları beklerler.(ama bizi öyle kötü şeyler düşünmeyiz değil mi?)
    Vakit tamam dır.
    Ağa köyün genç ve tecrübesiz deli fişek gencine borç vermeye çok istekli olur.Babasindan miras kalan suyun başındakı tarlaya göz koymuştur.
    Ne edip edip o stratejik tarlayı ele geçirdiğinde köylüler artık önünde diz çökecektir.
    Genç e çok uygun şartlarda borç teklif eder.
    Genç ailesine ve çocuklarına bu borçla her istediklerini alır.
    Ailede genç baba artık karizmatık ,işbilen,akıllı ve aileyi ihya eden bir kahraman olmuştur.
    Havalar kurak geçip o yaz mahsul azalınca ağaya gün doğmuştur.
    Borç ödemesinde güçlük başlayınca ağanın şartları ağırlaşmaya başlamıştır.
    Sonunda işler içinden çıkılmaz hal almaya başlayınca köyün ortasında ağaya meydan okumanın ailesini mutlu etmenın en kolay yol olduğunu görür.
    Öylede yapar ağaya her karşılaştığında tehditler savurur.Diğer köylülerde eskiden kalma kuyruk acılarından durumu sevinç ve ibretle seyreder. gencı; haklısın ,sen kimseden korkmazsın,köylü arkanda(ağaya borcu olanlar) bu köyün muhtarı kesin olacak adamsin diye dolmuşa getirirler.
    Ağa bu,çok tecrubeli yetmişiki köyde borçluları var stratejik tarlaları var köşe başlarinda sadik bekçileri var.
    İlk önceleri pek tehditlerden korkmuş havasına girer.
    Maksat yara olgunlaşsın hangi köyde firsat kollayan muhtarlar var görelim der.
    Bu arada çarkları yavaş yavaş sıkıştırmaya başlar.Genç muhtar olmuştur artık ,köylü ona yetmiş iki köyün baş muhtarı gibi görmeye başlamıştır.
    Ağa nın bu yenı düzen hiç hoşuna gitmemiştir.
    Bütün gücüyle çıban başı gördüğü genç muhtara yüklenip ibreti alem olsun, diğer muhtarlar artık birdaha ağa ya itaat etmezlerse başlarına geleceklerı bilsinler diye ders vermek istemektedir.
    İşimiz zordur,zor duruma düştük ,bu durumdan herkes istifade etmek ister.
    Biz hesabimizi iyi yapamazsak ,başkaları bizim hesabimizi görür.
    Korkum o dur ki,Ekonomik sıkıntılar arkasından sosyal huzursuzluklar getirir.
    Yeni yönetim tarzi hertürlü cebri tedbirleri alma gücünün olması ile bu yola çabuk başvurması tehlikesi vardır.
    Hukuk ve adalet önceliğimiz değil istiklal mücadelesi yapıyoruz derse şartlar dahada ağırlaşır.
    Ekonomı daha da bozulur.Cebri tedbirler dahada ağırlaşır.Birbirini tetikleyen olgular sarmala dönüşür.
    Bütün bu karabasandan ancak herzaman ve her yerde evrensel hukuk kurallarına tam uyarak kurtulabılırız.
    Bazıları en kestirme yolu tercih eder.Sallandıracaksın birkaç kişi bak herşey nasıl düzelir derler.
    Hukuk dışı kestırme yol dünyanın her yerinde ve tarihte uygulandığında kısa bir süre netice verdiği görülür.
    Doping etkisi yapar,kullanıcıya bağimlilik yapar,her defasında dozajı artırmak gerekır,bir müddet sonra geri dönülmez hasarlar bırakmaya başlar ve kullanıcıyı sonunda felakete sürükler.
    HERKES DOĞRULARI BİLMEKTEDİR.
    DOĞRULAR HOŞUMUZA GİTMEZ.
    KENDİMİZİ AVUTMAYI SEVİYORUZ.
    SIKINTI ÇEKMEDEN REFAH YOKTUR,OLSA DA FAYDASI YOKTUR,ÇABUK KAYBEDILIR.
    ZOR OLANI BAŞARMALIYIZ.
    ÇOK ÇALIŞIP AZ TÜKETMELİYİZ.
    BAĞİMSİZ OLMAK İSTİYORSAK BORÇ ALAN DEĞİL,BORÇ VEREN ÜLKE OLMALIYIZ.
    YÜKSEK KUR POLİTİKASİ TEK KURTULUŞUMUZ.
    CARI AÇİK VERMEYIZ,İHRACAATİMİZİN ARTMASININ TEK ÇARESİ.( Şuanda döviz borcumuz çok olduğundan yüksek kuru uygulayamıyoruz yoksa şirketler bir günde batar)
    ARTIK sıcak parayla saltanat sürdürmenin sonunu görelim lütfen.
    BORÇ YİĞİTİN KAMÇISIDIR DERLER.BİNLERCE KAMÇIYA DAYANABİLEN YİĞİT VAR MI DÜNYADA.

  9. Türkiye’nin 4 hayati sorunu vardır.
    a)Yap-işlet-devret sorunu
    b)Dış borç sorunu
    c)Enflasyon sorunu
    d)Kriz sorunu
    Bunların çözümleri vardır.
    a) Yap-işlet-devret olarak yapılanların tamamı dış borca çevrilecek, bu yerler Türkler tarafından işletilecek.
    b) Dış borç iç borca çevrilecek.
    c)Dolar borcu mal borcuna çevrilecek.
    d)Borç iştirake çevrilecek, faiz yerine kredileşme ikame edilecek.
    Türkiye Osmanlı zamanındaki kadar zayıf değildir. Osmanlı;
    a) Büyük toprakları yönetiyordu.
    b) Teknoloji daha Osmanlı’ya gelmemişti.
    c) Batı’nın karşısında bir güç yoktu.
    d)Ülkenin yarısından fazlası azınlık idi.
    Bugün Türkiye kendini ayakta tutacak durumdadır, AK Parti intiharda ısrar etmese.

  10. T.L. önemli ancak paranın kıymetini bilmiyoruz. Kalkınmağa çalıştığımız için, her T.L. nin öncelikler sıralamasına göre dikkatle harcanması gerekir. İhmal edip vaktinde yapmadığımız (proaktif olamadığımız) herşey pahalıya mal oluyor. İşte bir örneği: Batman’ın Hasankeyf ilçesinde baraj gölünden alınarak 3 kilometre ilerideki arkeolojik park alanına götürülen bin 500 tonluk tarihi Artuklu hamamının taşıma işlemi 37 milyon liraya mal olmuş! Yazık günah! Bir sonraki nesil çocukların hakkını böylesi bir israfa kurban etmek iğrenç bir sorumsuzluk örneği! İhtiyaçları bizimki kadar ciddi olan bir ülke ne fantezi işlerle uğraşıyor! Yazıklar olsun! Çok mu önemliymiş Artuklu hamamı? Çok önemliyse, sular altında kalmadan taşınsaydı. Daha olmadı, aynısının tıpkısını inşaat-mimarlık-arkeoloji fakülteleri işbirliğinde bir proje olarak 1-2 milyona yaparsın olur biter. Yine turistik bir değeri olur. Geri kalan 30-35 milyonu o bölgede işsizliğin azalması için bir üretim projesi için kullanırsın… Allah bilir daha ne lüzumsuz masraf- israflar var. Bu kafayla kalkınmak yerine batmağa mahkum bu ülke!

    • O artuklu hamamının tek taşına bile değmeyecek şair bozuntuları, ecdad yadigarı tarihi eserlemizin kıymetini ne bilsin? “Halkın tarihini bilmeyen özünü bilmez / özünü bilmeyen söyleyen sözünü bilmez / pınarın sefalısından içer hayvan suyu / pınarın gözünü bilmez!” israfmış…

      • Halkın yokluk ve yoksullukla geçmiş tarihini bilenler olmasa hadi neyse!… Tarihinle kültürünle övüneceğine bugünkü ekonomik sorunların çözümüne ve bir sonraki neslin geleceğine yatırım yap deniyor. Ancak AKP marka gözlüklerinin bulanıklığından göremedin yine. Ayrıca, daha ekonomik ve ülke-yararlı alternatiflere de değinildi. Bu ‘sözünü bilmemek’ ise seninkisi ne oluyor? Söyleyeyim: Tarihinle bilmem kaç tane devlet kurduğunla övünen ahmaklar, kibirden bir o kadar devlet yıkmış olduklarını düşünmekten acizdirler. İngiltere de imparatorluk kurdu ama senin gibiler hala hasta, onlarsa artan nüfuzlarıyla hala etkin. Sen otur, IMF’yi kovduk teranesiyle avun dur; optimizasyondan bihaber her köşe bucağa 1.sınıf yol döşemeğe devam et; bugünkü tekniğe hiçbir katkısı olmayacak eski tarihinin döküntülerini ilaveten övünç vesilesi kılacağım diye dışardan aldığın kredi ve borç paraları carcur et. Hiçbir tarih ve kültür, müsriflliğe ve sorumsuzluğa bir k-ı-l-ı-f o-l-a-m-a-z. Utanmadan, yukarda bir de “para nedir, fakirlerin kanıdır” diyorsun. Öyleyse, “Gelecek neslin fakirlerini düşün. Parayı carcur etme” deniyor. Sen var ya sen, sadece önceliklerini değil, pusulayı da şaşırmışsın! İçindeki hayvana karşı, içinde insan olan kafiyeler daha uygun. Şöyle ki:

        Halkın geleceğini takmayanın özü değersiz,
        Özü değersiz ise söyleyenin sözü değersiz,
        Zevk-ü sefalısını yaşar müsrif insan hayatın..
        Yüzsüzdür bunlar gelecek nesile, yüzü değersiz!

  11. 80 miliyinu bi kişi parmağında oynatiyor.
    600 kişide silah kuşanmış onun arkasında durarak dünyaya meydan okuyorlar.

    16 senede ne kadar kültür seviyemiz yükselmış çok yakında çete devleti oluruz.
    Zaten Başkanlık sistemi onay alir almaz listeler yayinlanip hadlerini bildirdiler.
    Oda yetmezmiş gibi birde ölüm fermani verdiler.
    Yakında bütün ülkeler elçiliklerini kapatırlarsa bunada şaşırmamak gerek.

    Aşağıdaki linki İngilizce, aslinda türkçeye çevrilmişde var fakat ingilizcesi kadar bilgi vermiyor, ayni zamandada çok uzun ve Türkçe linki orada açılmiyor.
    Tükçe kopilediğin de çok uzundu fakat ben özetini kopiledim.

    https://www.nytimes.com/2018/08/07/world/europe/turkey-erdogan-dispute-america.html.

    ‘Brunson Türkiye’de tehlike altında, kısmen görme yetisini kaybetti’

    ABD Dini Özgürlükler Komisyonu üyesi Kristina Arriaga de Bucholz, Amerikalılara Türkiye’ye seyahat etmemeleri uyarısında bulunarak, “Şu anda Türkiye’ye seyahat etmek güvenli değil” dedi

    Amerikalı Rahip Andrew Brunson’ın tutukluğu ve sonrasında serbest kalarak hakkında ev hapsi kararı verilmesi ABD ile Türkiye arasında siyasi krize neden olmuştu. İki ülke arasındaki kriz yaptırımlara kadar vardı.

    Brunson’ı tutuklu kaldığı süre içerisinde cezaevinde de ziyaret eden ABD Dini Özgürlükler Komisyonu üyesi Kristina Arriaga de Bucholz, Amerikalılara Türkiye’ye seyahat etmemeleri uyarısında bulundu:
    “Şu anda Türkiye’ye seyahat etmek güvenli değil.”
    Amerikanın Sesi sitesinde yer alan habere göre El Hurra televizyonuna konuşan Bucholz, Türk hükümetinin ev hapsindeki rahip Andrew Brunson’a yönelik birçok açıklamasının “şiddete tahrik” kapsamına girdiğini de savunarak, “Şu anda korkunç tehlikede. Eğer tutulduğu apartmanı bir çete basarsa bunu hiçbir sayıda Türk polisi durduramaz” dedi.

    Bucholz Türkiye’de hukukun üstünlüğüne saygı gösterilmediğini ve Brunson’ın Erdoğan’ın paranoyasının yarattığı kaos ortamının kurbanı olduğunu söylüyor. Bucholz’a göre Brunson’a yapılan muamele bir çeşit işkence sınıfına giriyor.

    Rahip Brunson’ı tutukluluğunun 12’inci ayında ilk ziyaret eden akraba dışı Amerikalılar arasında yer aldığını belirten Bucholz şöyle devam ediyor:

    “Odaya girdiğimizde, fotoğraflarda gördüğümüz kişinin bir gölgesi gibiydi. 12 aydır hapisteydi ama kendisine suçlama bile yöneltilmemişti. Bir ara normalde 8 kişilik bir hücreye 20 mahkumla birlikte konuldu. Aralarındaki tek Amerikalı, tek Hıristiyan ve tek İngilizce konuşan kişiydi. Daha sonra casuslukla suçlanan bir diğer kişiyle birlikte başka bir cezaevine götürüldü. Ama tutukluluğunun ilk 18 ayında neyle suçlandığını bile öğrenemedi. Bu da bir çeşit işkence.

    Kendi avukatı iddianameyi almadan Türk hükümeti onu basına sızdırdı. İddianame fantastik iddianamaler içeren gizli tanık ifadesine dayanıyor, Brunson’ın Türkiye’nin düşmanlarıyla işbirliği yaptığını iddia ediyor. Türk hükümeti de her ne kadar rahip Brunson’ın diniyle bir ilgisinin olmadığını söylese de onun din propagandasi niteliğindeki faaliyetlerle ülkeyi istikrarsızlaştırmaya çalıştığını öne sürüyor.”

    Brunson’ın 18 Temmuz’daki duruşmasından da izlenimlerini paylaşan Bucholz, Brunson’ın kısmen görme yeteneğini kaybettiğini ileri sürüyor:

    “Aşırı derecede huzursuzdu. Duruşmanın yapıldığı mekan bir zamanlar bir çeşit spor salonuydu, basketbol sahası kadar uzundu. Brunson çok alçakta oturuyordu. Rahat 500 boş koltuk vardı. Davayı izleyenler arasında eşi, diğer Hıristiyanlar, Amerikan hükümeti yetkilileri vardı. Brunson hapisteyken görme yeteneğini kısmen kaybetmiş dolayısıyla çok iyi göremiyor.

    Ne zaman yönünü dönse eşi elini onun göğsüne koyuyor ki bu sayede yalnız olmadığını biliyor. İfade veren her bir görgü tanığı, biri hariç, savcılığın tanıkları, Temmuz’daki duruşmada yargıçların savcılık tanıklarına bilgi beslediği açıktı. Salonda ayrıca iki dev ekran vardı ve tanıkların Brunson’a karşı ifadeleri yayınlanıyordu.”

    Türkiye ile ABD arasında krize neden olan Brunson’ın İzmir’de eşiyle birlikte bir apartmanda yaşadığını söyleyen Bucholz’a göre Brunson olası bir saldırıya karşı korumasız:

    “Etraflarında tek haber kaynakları hükümetin kontrolünde olan Türkler bulunuyor ve maalesef Türk hükümeti bana göre şiddete tahrik gibi görünen çok şey söyledi. Şu anda (Brunson) korkunç tehlikeli bir durumda. Eğer tutulduğu apartmanı bir çete basarsa bunu hiçbir sayıdaki Türk polisi durduramaz.”

    Bucholz şöyle devam etti:

    “Amerikalıların yapabileceği ve yapması gereken ilk şey bu davanın farkında olmak. Eskiden Amerikan pasaportuyla başka ülkeye seyahat ettiğinizde başınıza bir şey gelirse birisinin gelip size kurtaracağını düşünürdünüz. Dışişleri Bakanlığı’ndan Beyaz Saray’a ABD yönetimi bunu yapmaya çalışıyor. Ama diğer ülkeler de hukukun üstünlüğüne saygı gösterirdi artık bu durum Türkiye için geçerli değil.

    Rahip Andrew Brunson 23 yıl boyunca kilisesinde barışçıl şekilde çalıştı ve Erdoğan’ın etrafındaki herkese karşı paranoyak tavrının neden oldu kaos ortamında yakalandı. Amerikalılar oraya (Türkiye’ye) seyahat etmemeleri gerektiğini bilmeliler. Şu anda Türkiye’ye seyahat etmek güvenli değil. Ayrıca Kongre üyelerini Andrew Brunson’ın serbest bırakılması kampanyasına aktif şekilde katılmaları gerektiği yönünde uyarmalılar.”

    Türkiye’nin tek yapması gerekenin Brunson’ı serbest bırakmak olduğunu söyleyen Bucholz, ilişkilerde yaşanan süreçten Türkiye’nin kaybedeceklerinin Amerika’ya göre çok daha fazla olduğunu savunarak Türkiye’deki ekonomik sıkıntılara değindi.

    Haberde yer alan bilgilere göre bağımsız, partiler üstü, federal bir oluşum olan ABD Uluslararası Dini Özgürlükler Komisyonu üyeleri, Başkan’a, Dışişleri Bakanı’na ve Kongre’ye uluslararası dini özgürlükler konusunda bilgi vermek ve önerilerde bulunmakla yükümlü.

    • Nurdan hanım tam kendinden beklenen, kendine yakışan yorumlar yapıyor. nedeni belli vatan millet sevgisinden mahrum, sayın ERDOĞAN düşmanlığı gözünü gönlünü kör etmiş varsa da yoksa da Türkiye düşmanlarını savunmadan kendini alıkoyamıyor. Türkiye deki muhalefete çatıyor neden rahip konusunda hükumetin yanında oluyorsunuz diye vel hasıl devletimizin ve milletimizin karşısında konumlanmış he bire saldırıyor

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here