Bir yaşıma daha girdim ve duygularımı sizlerle de paylaşmak istiyorum

62

Dünün, yani Ayasofya’nın cami olarak yeniden ibadete açıldığı günün, yani 24 Temmuz gününün, benim için herkesten farklı bir özelliği daha var: 24 Temmuz benim doğum günüm…

Türkiye’de gazetecilerin sansürün kaldırıldığı gün olduğu için Osmanlı’dan beri ‘basın bayramı’ olarak kutladıkları, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kalıcılık kazandığı Lozan Antlaşması’nın imzalandığı günde doğmuşum.

70 yıl önce…

Doğduğum günün anlam ve önemine, şimdi bir de ‘Ayasofya’nın yeniden ibadete açıldığı gün’ olma özelliği eklendi.

Ben unutsam da bu üç önemli olay doğum günümü unutturmaz.

Herkesle birlikte Ayasofya’da yıllar sonra kılınan ilk cuma namazı için düzenlenen töreni izlerken, dün, bir yandan da 70 yıllık ömrümün hesabını gözden geçiriyordum.

Şöyle düşünün: Ayasofya’nın cami olmaktan çıkarılıp müze haline dönüştürüldüğü tarihten yalnızca 16 yıl sonra doğmuşum. Atatürk’ün vefat ettiği tarihten yalnızca 13 yıl sonra. 

[Atatürk’ün arkasından “Gidiyor” şiirini yazan Orhan Seyfi Orhon’a göre 1937 yılında Türkiye’nin nüfusu 17 milyonmuş. Benim doğduğum yıl olan 1950’de yapılan nüfus sayımına göre nüfusumuz tamı tamına 20 milyon 947 bin 188 olmuş. Aynı yıl, şimdi 18 milyon kişinin yaşadığı İstanbul’da, yalnızca 983 bin 41 kişi ikamet etmekteymiş.

Reklam

Gençlerin gözünde büyütebilecekleri kadar uzun bir zaman dilimi 70 yıl. Çocukluktan ilk gençliğe evrildiğim dönemde ben ve akranlarım henüz 70 yıl yaşamamış olan büyüklere bile işleri bitmiş insanlar gözüyle bakıyorduk. O yıllarda Türk insanının ortalama hayatta kalma yaşı 45 civarındaydı. Bu hesaba göre, 70 yılda ortalama hayat süresi tam 30 yıl arttı.

Şimdilerde doktor dostlarıma yaşlanmaktan yakındığımda “Dur bakalım, henüz orta yaş grubunda sayılırsın” diyorlar.

Çok yakınlarım arasında yaşı 90’ın üzerinde dinç ve faal insanlar bulunuyor.

Kendine ve sağlığına dikkat edenler 100’lü yaşlara kadar hayatta kalabiliyorlar günümüzde.

Beni yoran şeyler ve cevabını bilmediğim sorular

Yine de 70 yaş dönümü ürkütücü.

Geriye dönüp baktığımda ömrümün büyük bölümünün benimle hiç ilgisi bulunmayan çalkantılara tanıklık etmekle geçtiğini görüyorum.

Türkiye’de değil de, batı sınırlarımızın biraz ötesinde doğmuş olsaydım, üç büyük (1960, 1971 ve 1980) ile bir post-modern (1997) sarsıntıya maruz kalmayacak, en temel ve o ülkelerdeki hemen herkesin üzerinde fazla düşünmeden kabul ettiği tercihler yüzünden başkalarıyla didişmem gerekmeyecekti.

Reklam

Ahmet Altan’la galiba aynı yaştayız veya yaşlarımız birbirine yakın. O ömrünün son birkaç yılını cezaevinde geçiriyor. Neden? 

Kendisiyle o olay arasında ufacık bir ilişki bulunsaydı, 15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra istese rahatlıkla yurtdışına kapağı atabilecek biriyken, benim akranım olan Alaeddin Kaya şimdi cezaevinde. Neden? 

Osman Kavala bizden genç, ama o da bin günden fazladır cezaevinde. Neden?

Hayat cezaevlerinde geçirilecek kadar uzun değil, ucuz gözüyle bakılmamalı hayata.

Böyle bir ömür sürdürdüğüm için hayıflanıyor muyum? Hayır, tam tersine, bugüne kadar yaşadıklarım ve sizlerin de halen yaşamakta olduklarınız, bana ve hepimize ilave değerler katıyor.

Hiç değilse ben böyle düşünüyorum.

Dostlarla da ayrılıyor yollarımız bir bir

Değerler ve daha da önemlisi ‘ayrı bir anlam’ katıyor yaşanan hayatlara ülkemiz.

Yine de “Daha az değerli ve fazla anlamlı olmayan ve fakat insanların daha az yorduğu-yorulduğu bir hayata razı olabilirdim” diye düşünmeden edemiyorum.

Hayat değil, ama insanlar yorucu bizim ülkemizde.

Ben de o yorgunluğu üzerimde hissediyorum.

[Cep telefonumun adres defterinde birkaç bin kayıt var; buna karşılık kaç gerçek dostum var dersiniz? Sizlerin kaç gerçek dostunuz var?]

Cahit Sıtkı “Yolun yarısı eder” dediği ’35 yaş’ şiirinde, “Hayata beraber başladığımız dostlarla da yollar ayrıldı bir bir / Gittikçe artıyor yalnızlığımız” diyor. 

Aynen öyle işte. Onun bu şiiri yazdığı günlerden farklı olarak, yollar ölüm yüzünden ayrılmıyor ama; günümüzde sıradan olaylar dostları birbirinden ayırıyor.

Korona günlerinde ‘riskli yaş grubu’ ilan edildiği için ’65 yaş üzeri’ olanlara özel ihtimam gösterildi. Emin olun, sık sık ’65 yaş üzeri’ kategorisinde ve bu sebeple sağlık açısından riskli olduğumu ilk bu dönem bana hissettirdi.

İstanbul belediyesinden yaşım sebebiyle aldığım toplu taşım araçlarında ücretsiz seyahat etmemi sağlayan kart bana bunu hissettirmemişti.

Geçenlerde bir ay kadar kaldığımda, ABD’deki bir kentte de, 65 yaş üzeri yabancılara bile ücretsiz seyahat imkanı sağlandığını öğrenince sevinmiştim de.

Yaşım artık 70 ve ben yaşlılara tanınan bu tür imtiyazların 70 yaş üstüne çekilmesinin daha doğru olacağını düşünebilirim. 65 yaş gözüme bayağı genç görünüyor da ondan.

Ömrümün son 20 yılı bayağı çabuk ve koştura koştura geçti.

Tebriklerinizi kabul ettim, hesabınızı iyi yapın

Doğum günüm dündü zaten, benim yeni yaşımı kutlamak yerine, bulunduğunuz yaşa gelene kadar neler yaşadığınızı, nelere tanıklık ettiğinizi gözden geçirin derim.

Herkes için mutlu, bereketli ve sağlıklı günler diliyorum.

ΩΩΩΩ

62 YORUMLAR

  1. Dıyanet İşleri Başkanı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu babası Mustafa Kemal Atatürk’e dil uzatarak kendi kaderini tayin etme hakkını kullanmıştır.

  2. Sayın KORU !

    1- Yaş ortalaması gerçekte 30 yaş artmadı.Bebek ölümleri günümüzde düştüğü için yada önceki yıllarda çok yüksek olduğu için yaş ortalaması yüksek görünüyor.Ama yine de en az 15 yaş arttığını düşünüyorum.
    2-Kronik bir rahatsızlığınız yok ise ve size polen ulaştırabilirsem daha çok yazarsınız.Yazmak için öncelikle yaşamanız gerekiyor.
    3-Ölümün korkunçluğunu ima etmişsiniz.En doğru tarif ve gerçek bu. Hayatımda ölümü nefsine gerçekten kabul ettirebilmiş 1 (bir) kişi gördüm.
    4-Allah sağlıklı, uzun ve bereketli bir ömür versin.

  3. Mekan Ayasofya, yer mihber! Hutbeyi , elindeki kılıçla,okuyan Devletullahın DIYANET İşleri başkani.

    Hutbenin bir bölumunde şöyle diyiyor, “dokunanı yakar. Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar”
    Bu yaziyi okuyunca, ilk olarak dün bu site yorumcularından!
    FKT beyin yorumunda geçen şu bölümü hatirladım.

    ” Yıkılmış Osmanlı Devleti’ne ait vakfiyeler Türkiye Cumhuriyeti Devleti için Danıştay (yüksek mahkeme) kararıyla geçerli olabiliyorsa, Osmanlı Devleti dönemine ait Rum ve Ermeni vakfiyeleri de uluslararası hukuka göre aynı ölçüde geçerlidir.”
    ××××××
    Diyanet İşleri Başkanını okuyalim!
    “Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır!
    Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar”
    ××××××
    Şimdi Kılınçlı Hutbeci TC,DİB Ali Erbaşa şunu sormak lazım! Vakıf mallari’na sizin inaciniza göre dokunan lanete uğruyorsa, ve bu kelimeyide her karşılaştığın ve ayrildığın insana Bariş üzerinize olsun(Selamun Aleykum) diyiyorsun! Şimdi inancınıza göre Vakıf mallarına dokunan lanete uğradığını 84 miliyon karşısında hem Camide,hemde,elinde kılıç ve ağzında lanet kelimesini kullanan Özdemi Sözdemi Din adami sayin Ali Erbaş’a!
    Bende iki soru sormak istiyorum.
    1-Osmanlı Dönemi Vakiflarına dokunanlar sizin inancınıza göre lanete uğruyor! değilimi?
    2-Peki Osmanlı Devleti dönemine ait Rum ve Ermeni vakfiyeleri’ne dokunanlar lanete değil de Mukafatami uğruyor?
    Ben Elhemdulilah Müslümanım! Allaha’tan dinimi sizin gibi elinde Kılinç! Dilide lanet bulunan Dincilerden õğrenmemişim. İslamın ilmini yapmış gerçek õğretmenler eşliğinde, Allahın Kitabi Kurani Kerimden õğrendim.
    Benim õğrediğim ve hayatıma yõn verdiğim DİN insanlığa hitab ediyor ve makama ve makam sahiplerinin çıkarlarına’de alet edilmiyor.
    Vay be! Bu millet! Ne günlere ve kimlerin eline kalmiş.
    Hemde yüce yaraticimizin bütün yasakladıklarını mubah sayarak.
    Adet insanların aklı ile alay ediyorlar…

    • Nurdan abla ister misin bir ermeni yurttaşımızdan gasbedilmiş olan ve bi önceki first ladymizin oturmalara doyamadığı çankaya köşkü ve halen hasan cemalin oturduğu, paşa dedesinin ermenilerden gasbettiği boğaza bakan köşkü eski sahiplerine iade ederek işe başlayalım?

      • Kardeşim! benim yazımı iyce anla! Kimse zaten içinde namaz kılınan Ayasofyanın tekrar cami olmasına birşey dediği yok! Bunu yaptıranda Bahçelinin olduğunu herkes biliyor. Bahçeli Rahmetli Türkeşin, hayelini gerçekleştirdı.
        Çünkü 1980 den õnce benimde üyesi olduğum partinin genel başkanının arzusuda buyudu.
        Kendi partisinde Türk Hırıstiyan ortadoks Erenerolarda vardı ve onlara karşide herkes saygılı idi.
        Bizim karşı çıktığımız siyasete alet ederek milleti bölmesi ve kendi vatandaşlari olan gayri Müslümleri rencide edecek çocukça hareketleri!
        Bunların yaptıkları İslam Dininde Haram ve günahtır.
        Ne gereği var şatafatli açılaşlara.
        Sırf Dünya Mali ve makami için hem ülkeyi batırıyorlar hemde kula hakki yiyiyorlar.
        Camide Lanet keliimesini kullanmaya neden ihtiyaç duydu.
        Diğer konuya gelince! Türkiyeyi yõnetenler sizin yazdıklarınız değil Alkışladıklarınız..
        Neyise ablalar kardeşlerini her zaman severler Ablaniz tarafından çok çok õpüldünüz.
        Hoşca kalın.

  4. Bu dönemde yeni bir cümle karşıma çıktı:
    “Cehaletin direnci’’
    İnsan dolu dolu yaşayamasada uzun yaşamak ta güzel olabilir.
    1920 leride bilmek için o dönemde mi yşamış olmalıyız sorusunu sordum kendime.
    Daha yüz yıl önceyi tam öğrenip sindirememişliğin öfkesiyle pagan dönemini nasıl anlayıp yorumlayacağım paniğine kapıldım.
    Mondros sonrsı işgal edilen ist.da sadrazam vatandaş dinlenmeli, bizde bunu temin etmeliyiz diyerek iyiniyetini göstermiş.
    Şimdi ise 1500 yıl önceki bir mabette benimm diyerek namazmı kılsak oturup seyremi dalsak diye yazı tura atar konumdayız!
    Bence B şıkkı. Güç sende!
    Yine başa döneceğim.
    Daha dünü bana anltamayan bir güç nasıl bir güçtür kidahakendini koruyacak tecrübeyi kazanamamış
    Dünün gazetelerini bile okuduklarından! Emin değilimçünkü arapça idi!!
    Bu insanlar cahil kaınca kime eğitim kültür ahlak anane gelenek görenek öğretecek?
    Daha kendi cehaletin çirkin yüzünü güzelleştirememiş.
    Tarihi öğrenecekte, aynı hataları tekrar yapılmasın diyecekte, bizans saray entrikalarını öğrenecekte
    Ho ho ho.

    • Değerli kardeşimiz,

      Arapça çok Geniş bir dildir bazı kelimerin karşılığı yoktur. Ne kadar türkçeye çevirsende aslı olamaz onun için biz buna Kuranı kerimin meali diyoruz.

      Meal:Sözlükte “bir şeyin varacağı gaye, bir şeyi eksiltmek” demektir. Istılahta, Kur’ân âyetlerini her yönü ile aynen çevirme iddiası olmaksızın, başka bir dile aktarmak anlamında kullanılır.

      Allah yolunda yapılan en küçük bir iş ve amel bile neticesiz kalmaz. Hele Kur’an okumak gibi kainatın en büyük bir hadisesi, hiç sevapsız kalmayacaktır. Kur’an’ın yüzüne bakmak bile sevap olursa Kur’an’ın anlamını veren bir kitabı okumak elbette sevabı vardır.

      Fakat Kur’an’ı aslından okumak ile mealinden okumak arasında fark vardır. Esas olan Kur’an okumayı aslından öğrenmek ve manasını anlamak içinde mealden okumaktır. Ancak hiçbir Kur’an meali aslının yerini tutmayacağından, namazda Kur’an yerine okunmaz. Namazımızda mutlaka Kur’an-ı Kerimi aslından okumalıyız. Allah kelamı olan, Arapça olandır. Bunun yeri ve sevabı ayrıdır. Her harfine kat kat sevap verilir.

      Bizi yaratan Allah, Kur’an-ı Kerimi Arapça olarak bize göndermiş. Elbetteki manasını öğrenmek için Türkçe, İngilizce gibi mealleri okumamız gerekir. Ancak namaz ibadetinde okuduğumuzda mutlaka aslından, orjinalini okumalıyız. Çünkü onun aslı Arapça’dır. Allah Kur’an’ı Arapça olarak indirmiştir. Tercümesi Kur’an yerine geçemez.

      Örneğin, bir çekirdeğin aslını bozarak parçalara ayırsak, sonra da toprağa eksek ağaç olamayacaktır. Çünkü özellikleri kaybolmuştur. Bunun gibi Kur’an ayetleri, kelimeleri ve harfleri birer çekirdek gibidir; başka dillere çevrilince özelliğini kaybedeceği için Kur’an olmayacaktır.

      “Manasını anlamıyoruz” düşüncesine gelince, ister aslıyla isterse mealleriyle Kur’an’ın manasını anlamak ve onun hükümleriyle yaşamak, her Müslümanın görevidir. Zaten Kur’an anlaşılmak ve yaşanmak için gönderilmiştir. İngilizce bir kitabı bile anlamak için İngilizce öğrenen bir Müslümanın, Kur’an’ı anlamak için neden Arapça öğrenmediğini de bir düşünmek gerekir.

      Ayrıca biz anlamasak da onun bize faydası vardır. Örneğin, dili tad alma özelliğini kaybetmiş bir insan yediği yemek ve gıdalardan faydalanamayacak mıdır? Dili tad almasa da yediği gıdalar gerekli organlarına gidecektir. Kur’an okumak da bunun gibidir. Aklı Kur’an’ın manasını anlamayan bir insan, onu ruhunun midesine atınca, aklı anlamasa da ruhunun diğer özellikleri onun manalarını alacaktır.

      Diğer taraftan Allah Kur’an’ın her harfine en az on sevap vereceğini söylüyor. Meallerin mutlaka faydası var, ama Kur’an yerine geçmeyeceği için, Kur’an’ın her harfinden alınan sevabını da alamayacaktır.

      • Yusuf bey! “Allah Kur’an’ın her harfine en az on sevap vereceğini söylüyor.”
        Bunun hangi ayette olduğu ve numarasını size sahmet yazarmısınız.

        • Müslümanın iki kaynağı vardır Kuranı kerim ve Sahih hadisler
          Ayet:
          “Kim Allah’a güzel bir işle gelirse, iyilik işlerse, ona on misli verilir; kim de bir kötülükle gelirse, sadece kötülüğüne denk bir ceza görür ve hiç kimseye haksızlık edilmez.” (En’âm, 160)

          Hadis:
          “Kur’ân-ı Kerim’den tek bir harf okuyana bile sevap vardır. Her hasene on misliyle değerlendirilir. Ben ‘Elif Lâm Mîm’ bir harf demiyorum. Aksine ‘Elif’ bir harf, ‘Lâm’ bir harf, ‘Mîm’ de bir harftir.” (Tirmizî, Sevabü’l-Kur’ân, 16)

          • Müslümanın iki kaynağı vardır deyip Kuran’ın yanına rivayet hadisleri koymak kitap müşrikliğidir. Yahudiler ve Hristiyanlar de böyle yapmıştı.

      • Bin küsur yıllık geleneğin özeti olmuş. Demek ki anlamadan Arapça okumanın sevabı var ama anlayarak Türkçe okumanın sevabı yok! Bence ister Arapça ister Türkçe oku sevabı yok. İnsan fiiliyatta ne yaptığına göre sevap veya günah kazanır.

      • “Allah Kur’an’ın her harfine en az on sevap vereceğini söylüyor.” demişsiniz. Bütün dinciler bunu yapıyor ve şu Kuran ayetine muhatap oluyorlar: “İçinizden kimileri var ki biz o kararları alırken yanımızdaymış gibi konuşuyorlar”. Bu iddialar rivayetlere dayanıyor, Kuran’da böyle bir ayet yoktur.

    • Kura’ni Kerim’de “Kurani okuyup anlamasanda oku”
      sevabi var diye bir ayete rastlamadım.

      Fakat! Okuyup anlamaniz için indirildiğine dair bir çok ayet var.

      Şüphe yok ki biz, akıl
      edesiniz, anlayasınız diye Kur’ân’ı Arap diliyle meydana getirdik.

      Abdulbaki Gölpınarlı
      Biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur’an kıldık.

      Bu link sizin sorunuza yardımcı olabilir.

      https://m.facebook.com/allahadavetet/posts/2439553606328142/?refsrc=http%3A%2F%2Fwww.google.com%2F&_rdr

    • Değerli kardeşimiz,
      Arapça çok geniş bir dildir Bazı kelimelerin tam Türkçe karşılığı yoktur. Biz onun için Kuranı kerimin Meali diyoruz.

      Meal:Sözlükte “bir şeyin varacağı gaye, bir şeyi eksiltmek” demektir. Istılahta, Kur’ân âyetlerini her yönü ile aynen çevirme iddiası olmaksızın, başka bir dile aktarmak anlamında kullanılır.
      Allah yolunda yapılan en küçük bir iş ve amel bile neticesiz kalmaz. Hele Kur’an okumak gibi kainatın en büyük bir hadisesi, hiç sevapsız kalmayacaktır. Kur’an’ın yüzüne bakmak bile sevap olursa Kur’an’ın anlamını veren bir kitabı okumak elbette sevabı vardır.

      Fakat Kur’an’ı aslından okumak ile mealinden okumak arasında fark vardır. Esas olan Kur’an okumayı aslından öğrenmek ve manasını anlamak içinde mealden okumaktır. Ancak hiçbir Kur’an meali aslının yerini tutmayacağından, namazda Kur’an yerine okunmaz. Namazımızda mutlaka Kur’an-ı Kerimi aslından okumalıyız. Allah kelamı olan, Arapça olandır. Bunun yeri ve sevabı ayrıdır. Her harfine kat kat sevap verilir.

      Bizi yaratan Allah, Kur’an-ı Kerimi Arapça olarak bize göndermiş. Elbetteki manasını öğrenmek için Türkçe, İngilizce gibi mealleri okumamız gerekir. Ancak namaz ibadetinde okuduğumuzda mutlaka aslından, orjinalini okumalıyız. Çünkü onun aslı Arapça’dır. Allah Kur’an’ı Arapça olarak indirmiştir. Tercümesi Kur’an yerine geçemez.

      Örneğin, bir çekirdeğin aslını bozarak parçalara ayırsak, sonra da toprağa eksek ağaç olamayacaktır. Çünkü özellikleri kaybolmuştur. Bunun gibi Kur’an ayetleri, kelimeleri ve harfleri birer çekirdek gibidir; başka dillere çevrilince özelliğini kaybedeceği için Kur’an olmayacaktır.

      “Manasını anlamıyoruz” düşüncesine gelince, ister aslıyla isterse mealleriyle Kur’an’ın manasını anlamak ve onun hükümleriyle yaşamak, her Müslümanın görevidir. Zaten Kur’an anlaşılmak ve yaşanmak için gönderilmiştir. İngilizce bir kitabı bile anlamak için İngilizce öğrenen bir Müslümanın, Kur’an’ı anlamak için neden Arapça öğrenmediğini de bir düşünmek gerekir.

      Ayrıca biz anlamasak da onun bize faydası vardır. Örneğin, dili tad alma özelliğini kaybetmiş bir insan yediği yemek ve gıdalardan faydalanamayacak mıdır? Dili tad almasa da yediği gıdalar gerekli organlarına gidecektir. Kur’an okumak da bunun gibidir. Aklı Kur’an’ın manasını anlamayan bir insan, onu ruhunun midesine atınca, aklı anlamasa da ruhunun diğer özellikleri onun manalarını alacaktır.

      Diğer taraftan Allah Kur’an’ın her harfine en az on sevap vereceğini söylüyor. Meallerin mutlaka faydası var, ama Kur’an yerine geçmeyeceği için, Kur’an’ın her harfinden alınan sevabını da alamayacaktır.

  5. Hocam ömrünüz bereketli olsun. 70 yaşından sonra da Sağlık, sıhhat ve afiyetli bir hayat geçirmenizi Yüce Allah’tan niyaz ederiz.

  6. Yazarın konusu ile ilgili hadisler:”Şarkta ve Garpta yaşayan tüm Hristiyanların dinleri, kiliseleri, canları, ırzları ve malları Allah’ın, Peygamber’in ve tüm müminlerin himayesindedir. Nasraniyet dini üzere yaşayanlardan hiç kimse kerhen İslam’a icbar edilmeyecektir. Hristiyanlardan birisi herhangi bir cinayete veya haksızlığa maruz kalırsa Müslümanlar ona yardım etmek zorundadırlar.” maddelerini yazdırdıktan sonra: “Ehl-i Kitap ile ancak en güzel yöntemlerle mücadele edin…”(Ankebut, 29/46) ayetini okudu. [İbn Hişam, Ebu Muhammed Abdulmelik, (v.218/834), es-Siretü’n-Nebeviyye, Daru’t-Turasi’l-Arabiyye, Beyrut, 1396/1971, IV/241-242; Hamidullah, el-Vesaik, s.154-155, No.96-97; Doğu Batı kaynaklarında birlikte yaşama, s.95].

    “Bir zimmiyi (sorumluluk altına alınan kişi) haksız yere öldüren cennetin kokusunu duyamaz. Halbuki onun kokusunu kırk yıllık yoldan duyabilir.” (Buhari, Cizye, 5).
    “Kim bir muahide /zımmiye zulmeder veya gücünün üstünde bir iş yükler ya da zorla ondan bir şey alırsa kıyamet günü ben onun hasmıyım.” (Ebu Davud, Harac, 31-33.)
    “Kim bir zimmiye zulmetse veya gücünün üstünde bir mükellefiyet yüklese, ben onun hasmıyım.” (Ebu Yusuf, Kitabu’l-Harac, Matbaatu’s-Selefiye, 1397 h. Kahire, s.135).
    “Kim bir zimmiye eziyet ederse ben onun davacısıyım. Ben kime (bu dünyada) davacı olursam, kıyamet gününde de davacı olurum.” (Acluni, Keşfu’l-Hafa’ II, 218).

    Ünlü müfessir Fahreddin-i Razi, Tefsir-i Kebir’inde: “Din ve iman müstesna tutulmak kaydıyla, bir Müslümanın bir gayr-i müslimi hafife almasını, ona karşı böbürlenmesini caiz görmemekte ve insanların iman ve küfür haricinde diğer övülen sıfatlar itibarıyla müşterek olduğunu” ifade etmektedir. (Fahreddin-i Razi, Tefsir-i Kebir, c. 28, s.138).
    Saygılar.

    • Ya sen de herşeyi biliyormuş gibi ordan burdan bulduğun bütün hadisleri kopyala yapıştır usulü buraya boca ediyosun. O himaye edilecek olanlar İslâmda o zamanki devletler hukukuna göre, sulh yoluyla elegeçen ülkelerde mevcut olanlar. Siyaseten işkembeden atıp durma. Evet Ehl-i kitâba ait ma’bedlere asla dokunulmaz (Velakin Hıristiyanlar İspanyada bunu yapmamışlardır. Git onu da araştır öğren. Yazdıklarına kapak olsun). Fatih Sultan Mehmed, 23 Mayıs’da İsfendiyar oğlu Kasım Bey’i elçi olarak Bizans’a göndermiş ve kendisine Fatihin İstanbulu fethetme azmini iletmiştir. Şayet şehir sulh yoluyla teslim olursa, İslâm Hukukunun kuralları gereği, can ve mala asla zarar verilmeyeceğini; savaş yoluyla fethedilirse, hem kan döküleceğini ve hem de sorumluluk kabul etmeyeceğini bilmelidir dedirtmiş. Bizans kabul etmeyince İstanbul ve Ayasoyfa savaş yoluyla ele geçmiştir. İşin püf noktası bu. Bundan haberin var mı Turgut Ertav.
      Savaş yoluyla fethedilen topraklarda İslâm hükümdarı olarak Fatih, istese, başka dinlere ait bütün ma’bedleri yok eder ve gayri müslimleri de sürgün edebilirdi. Bunu yapmamakla Fatih iyilik etmiş. Merhametten (iyilikten) maraz doğarmış zaten. Yıllar sonra hala marazlık yapılıyo onu da bu nesle çektiriyonuz. Elinizden gelse Fatih’e de musallat olup saldıracaksınız. Siz kimden yanasınız, bir söyler misiniz?

      • Fatih İstanbul’u fethetmiş, çok iyi yapmış. En büyük tarihi kahramanlarımızdan birisidir. Fakat müslümanların istediği yeri fethedebileceği ve bunun sevap olduğu zihniyeti masum değildir.

  7. Nice yıllara sağlıkla ulaştırsın Rabbim.Sizin yazılarınızdan çok şeyler öğrendik,öğreniyoruz inşaallah daha çok şey de öğreneceğiz.Selamlar ve saygılar diliyorum.

  8. “…hesabınızı iyi yapın” diyor yazarımız.
    Üzerinde hesap yapılabilecek en son şey yaşam süremizdir heralde; nafile yani…
    Çünkü “hayatın kendisi bir risktir!”
    Eğer düşmanlarımızın sonlarını da görebileceksek ancak o zaman güzeldir uzun yaşamak.
    Sayın yazar gezmiş görmüş birisidir ama şu ifadeleri sanki daha çok bir bavul gibi dolaşmış olabileceğini de düşündürmüyor değil:
    “Hayat değil, ama insanlar yorucu bizim ülkemizde.
    Ben de o yorgunluğu üzerimde hissediyorum.”
    Yani gezip gördüğünüz ülkelerin halkları değil de bir tek kendi insanlarımız mı yorucu?
    Halbuki insanoğlu her yerde aynıdır; üç aşağı beş yukarı…
    Hatta türk milletinin birçok üstün özellikleri de vardır ve dost düşman da bunu teslim etmiştir.
    Yıllardır milyonlarca mülteciye evsahipliği yapan ve ekmeğini bölüşen civanmert türk milleti bu durumdan yorulmuyor da; siz onun bu cömertliğinden mi yoruldunuz yoksa?
    Eğer öyleyse daha çok yorulacaksınız; hem de tüm dünyayla birlikte…

  9. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı (İBB) Ekrem İmamoğlu, “Genel Başkanımızla ilgili zerre kadar sorgulayacağımız bir şey yok. Sadece etrafını iyi bir yönetimle toparlamamız gerekiyor” dedi. DAHA NE OLSUN PEKİ İMAMOĞLUNU KİM TOPARLAYACAK ACABA

  10. Sn Koru geçmiş yılları düşünüp kimsenin karşısında eğilip bükülmediyseniz hep doğruların ve bildiğinizin yolunda ilerlediyseniz ne mutlu size Allah sağlıklı uzun ömürler versin.

  11. Eğrisiyle-doğrusuyla, başarısıyla-başarısızlığıyla , günahıyla-sevabıyla Osmanlı’nında Türkiye Cumhuriyeti’ninde sonuna kadar yanında olan birisi olarak kutuplaşmanın bu kadar derin olması kötü bir durum. İnsanların siyasi ve ideolojik fikirleri elbette farklı olabilir, hassasiyetleri farklı olabilir. Savaş sonrası yeni kurulan Cumhuriyet tabiki güçsüzdü,birtakım devrimlere ihtiyaç duyuluyordu doğru-yanlış bir çok adım atıldı. Şöyle bakamazmıyız; doğru atılan adımlar durmaya devam ediyor, yanlış olan adımlar konjonktüre göre düzeltiliyor,zamanın halkı ve idarecileri tarafından. Günümüz iktidarının yanlışları da var doğruları da var. Doğal süreçte doğruları ağır basıyorsa durmaya devam edecek, yanlışları ağır basıyorsa da halk tarafından değiştirilecek. Algılar kim tarafından yapılırsa yapılsın halkın büyük çoğunluğu eninde sonunda algıları patlatıp gerçeklere göre hüküm verirler.Algılardan kurtulamayanlar ise bir kesimin taraftarı olarak kalmaya devam edecekler. Haklılığını anlatmak için husûmetlerini yaymaya devam edecekler. Zannedersem Türkiyenin yarası burası.
    İnsanların Ayasofya’nın açılması karşısında hissettikleri duygular değişik olabilir. Değişmiş olabilir. Baktığımda Türkiye deki çoğunluğun 86 yıl sonra İstanbul’un Fethinin sembolü, Fatih’in emaneti Ayasofya cami olarak ibadete açılmasında memnun olduğu. Allah bu zamana nasip etmiş. Hayırlı olsun.Şahsım adına çok sevindim.Bazılarımız ise sevinemedi, yıllardır beklediği birşeyde heyecan duyamadı.Bütün Türkiye’yi saran manevi atmosferin sağladığı tarihî coşkuyu yaşayamadılar. Bazıları da tam tersine, yazdıkları ile konuştukları ile öylesine hazımsızlık gösterdiler, öylesine kahroldular ki… Acınacak haldeydiler. Milletçe sevincimizden uzak duranların, bahanelere sarılması da bir tuhaf oldu.Herhalde şahıslara çok takıldılar.Keşke takılmasalardı.
    Eminim onlar da sevineceklerdi. Herkes nasibine düşen duyguyu yaşadı.
    Yıllarını bu uğurda geçirmiş Necip Fazıl’ı bir kere daha anmadan geçemeyeceğim.
    Bekleyin Gençler
    Hem de öylesine açılacak ki, kaybedilen bütün mânalar, zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlayacak!.
    Öylesine açılacak ki, bu millete iyilik ve kötülük etmişlerin dosyaları da onun mahzenlerinde ele geçecek.Ayasofya açılacak!
    Bütün değer ölçülerini, tarih hükümlerini, dünyalar arası mahsup sırlarını, her iş ve herşey hakkındaki gerçek miyarları çerçeveleyici bir kitap gibi açılacak.
    Allah tarafından mühürlenmiş kalplerin mühürlediği Ayasofya, onların aynı şekilde mühürlemeğe yeltenip de hiçbir şey yapamadığı, günden güne kabaran akınını durduramadığı ve çığlaştığı günü dehşetle kolladığı mukaddesatçı Türk gençliğinin kalbi gibi açılacak.

    Bu arada sağlıklı, huzurlu, hayırlı ömürler Fehmi bey.

  12. Yazıda ana konu yaşlanmak gibi gözükse de bir çok yan konu ortaya çıkmış, haliyle her biri tek başına ayrı bir konu oluşturuyor . Ben bunlardan sadece bir ikisine temas etmek istiyorum.Ben 73 yaşımdayım ,mesleğim gereği binlerce insanı tanıdım ,o nedenle insan tanıma konusunda kendime çok güvenirdim .Ancak 7 sene önce eşimi kaybedince ne kadar yanıldığımı çok acı bir şekilde gördüm !Ne arkadaş ,ne dost bildiklerim,ne konu komşu , ne akraba velhasıl hiç kimse ne aradı sordu ne de kapımı çaldı !Şimdi hiç biriyle görüşmüyorum.Rahmetli kayınvaldem ” Oğlum kapıyı kapattığın zaman içeride kalan dostundur ” derdi ! Gerçi bu da her zaman mümkün olmayabiliyor, o da ayrı bir konu ! Son olarak şunu ilave etmek istiyorum ki hayat her şeye rağmen güzeldir , rahat nefes aldığımız bir gün bile bizim için bir nimettir .Hocamıza sağlıklı ,huzurlu günler diler herkese selam ve saygılar sunarım

  13. Ben, bugün yine eğitim konusu üzerinde duracağım.
    – Önceki gün yazdığım yazıda okullardaki kalabalık üzerinde durmuş, salgın döneminde eğitim bakanlığının beceriksiz uygulamasını eleştirmiştim.
    – Dün, önümüzdeki yıl eğitimin nasıl olacağı ile ilgili açıklamayı okudum.
    – Milli eğitim bakanı sayın Selçuk, sınıfların ikiye bölüneceğini, temel derslerin okulda verileceğini, diğerlerinin ise eba’dan verileceğini açıkladı.
    – Öncelikle, ana hatları ile planlamayı olumlu buldum.
    – Sınıfların ikiye bölünmesi, sınıflardaki kalabalığı normal durum normaline getirecek.
    – Açıklamada;
    – Matematik, Türkçe, Fen gibi temel derslerin okulda, yüz yüze verileceği; Coğrafya, beden eğitimi, tarih, hayat bilgisi ve sanat gibi derslerin ise uzaktan eğitim olacağı bildiriliyor.
    – Bu konuda söyleyebileceğim, sanat dersi ile türkçenin birinci sınıflar dışında, yer değiştirmesi gerektiğidir. Sanat dersinin evden verilmesinin zor olduğunu, türkçenin ise, birinci sınıflar hariç, diğer sınıflarda evden verilebileceğini düşünüyorum. –
    – sanat dersi, ülkemizde not yükseltme dersi gibi görülüyor. Ancak aslında temel derslerden olması, hak ettiği değeri görmesi gerekiyor. Milli eğitim bakanlığının planlamasındaki sanata yaklaşımdaki sakatlığın aynen devam ettiği görülüyor.
    – Yine açıklamada, temel derslerin de bir bölümünün okulda, (mesela 6 saatlik matematiğin 4 saatinin okulda 2 saatinin ise evde verilmesi) bir bölümünün de evde verilmesi planlanıyor.
    – Okul ile evdeki derslerin uyumu nasıl sağlanacak sorusu akla geliyor.
    – Okuldaki dersler ile evdeki ders arasında kopukluk olma ihtimali yüksek gibi geliyor.
    – Evde dersler bölümüne gelince!
    – Acaba geçen seneki başarısız uygulama aynı şekilde devam edecek mi, yoksa biraz daha ciddi mi ele alınacak ?
    – Diğer yandan, evde ders uygulamasının, internet üzerinden de uygulanması ve dersini kaçıran öğrencinin, geçmiş dersine ulaşımının sağlanması gerekiyor.
    – Dersini kaçıran veya anlamayan veya dersini daha iyi öğrenmek isteyen öğrencilerin, internet üzerinden dersine ulaşıp, tekrar çalışabilmesinin de sağlanması gerekiyor. Bu, okulda verilecek temel dersler için de geçerli bir uygulama olabilir.
    – Yani, mesela, matematikteki kesirli bölme konusu okulda anlatılmış olsun, öğrenci bu konuyu internet üzerindeki sistemden bulup tekrardan çalışabilmeli.

    • Hamza beyin;
      “– Öncelikle, ana hatları ile planlamayı olumlu buldum.
      – Sınıfların ikiye bölünmesi, sınıflardaki kalabalığı normal durum normaline getirecek.”
      bu ifadelerine bakılacak olursa kendisi artık okullardaki sınıfları o kadar da kalabalık bulmuyor anlaşılan; yeni normal dedikleri de böyle bir şey olsa gerek…
      Niye yapılıyor, yapılmasın, ne gerek var dediğiniz okullara işte böyle alışıverirsiniz!
      Gökten yağmış o binalar; kim yapıverdiyse oraya?
      Hemen 1930lardan bi isim de koyuverin okulumuza;
      3.köprüye, yeni havaalanına karşı çıkıp ama tamamlandıktan sonra da onlara isim koymaya kalktığınız gibi:)

  14. Sayın Hocam biz kafkas halkı Allah ömür verirse 120 yıl. Onun için siz daha yaş 70 orta yaş grubundasınız . Hocam nelere tanıklık ettik onları düşünmek dahi istemiyorum, yalnız yapacak daha çok işimiz var ve görmek istediğim çok şeyler var. Yinede ailenizle sağlıklı huzur diliyorum.

  15. Sayın Fehmi Bey,
    Siz benden sadece 25 gün yaşlısınız.
    Ben de sizin yaşınıza gelecek ay geleceğim.
    Ben de Türkiye’nin nüfusunun sadece 28 milyon olduğu ve yaşadığım şehir olan Ankara’nın girişinde nüfusunun 960 bin yazdığı o günleri dünmüş gibi hatırlıyorum.
    1963 yılında Almanya’ya ilk işçi kafileleri ülkemizden giderken aynı şekilde Yunanistan, İspanya ve İtalya’dan da işçi kafilelerinin Almanya’ya gittiğini dünmüş gibi hatırlıyorum. Yani o yıllarda bu saydığım ülkelerin durumu az çok bizim ülkemiz gibiymiş. Şimdi ise ekonomik olarak onlar nerede biz neredeyiz?
    Şimdi deseler ki Almanya işçi alacak; belki milyonlarca insan gitmek için sıraya girer. Şimdi belki Korona virüs nedeniyle işsizlik var, sanki geçen yıl veya evvelki yıl durum bu açıdan farklı mıydı? O zaman da yine aynı soruyu sorsalardı, Almanya’ya veya yurt dışına kaç kişi gitmek isterdi?
    İkinci Dünya harbine iştirak etmemiş ve hem insan kaybına hem de harbin yıkımına uğramamış bir ülke olarak şu anki durumumuz, maalesef şimdiye kadar vaktimizi nasıl gereksiz konularla uğraşarak geçirdiğimizi gösteriyor.
    Eskiden yaşlı bir büyüğüm Avrupalıları kastederek şöyle derdi: “Onların dedeleri zamanında bizim dedelerimizden fazla çalışmış.”
    Şu anda bakıyorum da inşallah bizden sonraki nesiller bizim için de aynı şeyi söylemezler.
    Sizin doğum gününüzü kutlarım.

    • Ali bey sizin yazdıklarınızı okuyan da imf nin kucağında oturan sanki ispanya veya yunanistan değil de türkiye zannedecek? İtalyanın durumuna girmeyelim isterseniz; yav saydığınız bu ülkelerin vatandaşları almanyadaki türklerin fabrikalarında, işyerlerinde işçi olarak çalışıyor bugün, yalan mı?

      • Sayın H. Gayret. Sanırım yazdığımı ya anlamadınız ya da her yazıya bir şeyler yazma derdiniz ve gayretiniz var. Yazımı bir daha okuyun ve sonra o ülkelerin adam başına milli gelirine ile bizim adam başına milli gelirimize bir bakın.

  16. ben içinde bulunduğum an’a çakılı kalmışım, milim kıpırdayamıyorum. ne dün’e gidebiliyorum ne de yarın’a…bu durum, mutlaka yapmalıyım dediğim işleri yapmama da engel oluyor. en azından bu gün yapmayı planladıklarımı yapmak için ayağa kalkıyorken gözüme ilişen “Halk banka dava” haberi beni geri oturttu.

      • yürü git başımdan!…
        Ben dünya gözüyle kendi sonumu görmüşüm…
        Yüce ALLAHtan mümkünse af, mümkün değilse merhametini dileniyorum.

        sen kaçamayacağın kendi sonunu düşün.

  17. Yazarlar veya Gazeteciler! Fark etmez çünkü ayni meslek.
    Amaçları halka hizmet etmek, bir taraftan dünyayı halkıın evine getirirlerken, diğer taraftanda, halki adeta aydınlatıp eğitiyorlar.

    Yalniz bunlar her gazeteci ve yazarım diyenler değıl yazarımız’n yazısında bahs ettiği gazeteci ve yazarlar gibileri.

    Bahsını ettiğimiz meslek erbaplarının 1 yıllık ömrü KILINÇLA, KALKANLA Hutbe verenlerin bin yıllık ömrüne bedel…

    Çünkü bunlar sadece ve sadece halka doğruları anlatırlar ve halkı’de aldatmazlar.
    Açıkcası insanlığın can damarlarını kirletilmemiş ter temiz kanla beslerler.
    Sayın Koru! 70, binınci yaş günün’u dün sıradan bir okuyucunuz ve yılda 6 ay ayni yaşta olmamizdan dolayıde yaşıtdaşınız olarak; sizin nerede ise her yıl doğum gününüzde, gerçekleşmış olağan üstü ve olağan dışı olaylar nedeni ile yaş gününüzün bereketliliğinede gıpta ile bakiyorum.

    Adeta, Fehmi beyın doğum günüde Türk ve dünya tarine her yıl yeni bir kutlama ekleniyor.
    Gelecek yıl 24, Temmuz’u 2021de Devlet erkanı mehter takımi ve Kahramanlık türküler eşliğinde kılıç ve kalkanla ile kutluyacağa bebziyor.

  18. İki tür Müslüman var.
    1) Emin, güvenilir olanlar, hakikati aziz bilenler
    2) Mümeyyiz vasfı Yalan olanlar
    “Camiye pabuçla girdiler, camide içki içtiler…”
    Cahil kul yığınlarını galeyana getirmek için söylenmiş apaçık bir yalandı. Dini imanı iktidar, saltanat ve para olanlar tarafından söylenmişti.
    “İçki içmediler, polisten kaçarken camiye sığındılar. Yaralı arkadaşlarını tedavi ettiler. Ben din adamıyım, yalan söyleyemem.”
    Bu da dürüst bir Müslüman tarafından söylendi.
    Diyanetin başındaki şahıs ta şöyle dedi: “Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar. Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar!”
    Bu laflarda cehalet mi var kötü niyet mi? Galiba her ikisi de.
    Fatih Sultan Mehmet’in, vakfiyesinde “kim camimi kapatırsa Allah’ın laneti onun üzerine olsun” diye bir bölüm yok. Külliyen yalandır. Mümeyyiz vasfı yalan olan Müslümanlar böyle yalanlara bayılıyorlar.
    Murat Bardakçı televizyonda vakfiyeyi göstermiş ve böyle bir şeyin olmadığını söylemişti. (Tarihin Arka Odası, 26 mayıs 2012)
    Padişahın vakfiyesinde geçen her şey oraya harcanacak paralar ile ilgili.
    Şu an memlektin başında bulunanlar oraya lâyık değiller. İktidarlarının ve kariyerlerinin sonuna geldiler.
    Memlektin başından gittikleri an memleket herşeyi ile normalleşmeye başlayacak.
    Yalan bunlarda, cehalet bunlarda, kötü niyet bunlarda…
    Uzak durmak lazım bunlardan. Hiçbir davetlerine icabet etmemek lazım.
    Memleket savaşa girse, Rusya Türkiye’yi işgal etse, Hz. İsa yeryüzüne inse, uzaylılar dünyayı istila etse bile bu adamlarla yanyana gelmemeli.

    • Hep vıy vıy. “Dini imanı iktidar, saltanat ve para olanlar tarafından söylenmişti.” bu cümle sizin…..”Külliyen yalandır. Mümeyyiz vasfı yalan olan Müslümanlar böyle yalanlara bayılıyorlar.” Dine bakış açının açık ediyorsun. Bu bir. “…camiye sığındılar. Ben din adamıyım…” diyen sana göre bana göre de öyle. Ama ayakkabı çıkardıklarını ve ellerindeki bira kutularını siz bizzat gördünüz mü? Siz bir film mi seyrediyorsunuz. Sağı solu ateşe vererek polisin takibinden kaçan bu insanlar, o kadar hassas ki “aaa burası cami imiş arkadaşlar ayakkabıları çıkarıyoruz elimizdeki kutuları dışarıda bırakıyoruz” diyerek camiye daldıklarını hayal ediyorsunuz. Siz ne kadar alıksınız ki bu şekilde ki bir kurguya (kendi kurgunuz) inana biliyorsunuz. Aslında konu bu da değil siz hala orada kaldınız. Hala kalkışmanın ne anlama geldiğini bunca yıl sonra içinde olmanıza rağmen anlamadınız. O olaylar sonrası Suriye’de Mısır’da, Irak’ta vs olanlar size hiiç bir işaret vermedi. Yazık. Siz şimdi 100 yıl önceki sadece duyduğunuz (okuduğunuzu zannetmiyorum, okumak için bir zahmete girmek gerek) konulara da bir yerlerde yorum getirmeye kalkarsınız. Siz en iyisi susun, o zaman hiç mi hiç yanlış yapmazsınız.
      “Uzak durmak lazım bunlardan. Hiçbir davetlerine icabet etmemek lazım.
      Memleket savaşa girse, Rusya Türkiye’yi işgal etse, Hz. İsa yeryüzüne inse, uzaylılar dünyayı istila etse bile bu adamlarla yanyana gelmemeli.” Bu cümleler de sizin ne kadar insan olduğunuzun delili olarak buraya bırakıyorum. Kin sizi bitirmiş de sizin haberiniz yok. Selamlar

      • İhsan bey, eleman o kadar da alık değildir, arada sıra bi gelip buradan basmakalıp fabrikasyon bir iki metin paylaşır ve sonra tekrar kayıplara karışır, bitür çağrımerkezi amelesidir diyebiliriz yani…
        Bu gene iyi, chp vekilleri gibi iranla savaş çıksa veya pkk/pyd ile mücadelede onların safında yer alırım filan bari dememiş en azından!

      • Ergun Uluses! Mert bir karekterli bir duruşa sahip, kibar ve üstün karekterili özeliği olan bir bey efndi olduğu yazım üslübünden belli..
        Burayda! Tarafsız, vijdanın sesini okuyucular ile paylaşırken mertce doğru olanları yazmiş.
        Bu doğruları birinci derece gõrgü şahidi olan o günkü o caminin İmamı’nın ağzindan bütûn dünya duydu.
        Ya sizin yalan ve birilerinin kurduğu tuzaklara (tıpkı KARATAŞ baş örtülü bacınız) yalanını ortaya çıkaran zamanın valisini ve Cami yalanını ortaya çıkaran Cami İmamının başįna gelenleride herkes gördü, ve şahit oldu! Bu yalanlar ve iftiralar ortalığa saçılmasına rağmen hiç sıkılmadan seçim meydanlarında tıpkı sizin burda yazdığınız yalan ve iftıraları Milletin gözünün içine bakarak ballandıra, ballandıra, bar,bar,bağıran’a yaranmak için burayı kullanmaniz gafletten öteye geçmez.
        Burada Size ve sizin gibilere inanacak olanlar… zaten, belli.
        Havuz Fabrikası 24 saat yalan ve iftira üretiyor! Tabii onları dağıtma gõrevi kolay olmasa gerek. Hakikatten sizin işiniz çok zor! Yalan ve iftira dağiticiliği hiçde kolay değil.
        Ne diyelim bu yoldan kazandığınız HELAL kazançla çoluk çocuk beslmek bayağı zor olsa gerek.
        Neyise Öbür tarafta bu iftira ve yalanlarınızı baş komutaniz ve Kılç kalkan ekibiniz ile birlikte devam edersiniz.
        Ordakileride sindirirsınız.

        Size yalan ve iftiralarınızda SEVDIKLERINIZLE ile ilanihayet birlikte olmanizi dileklerimle.
        sizlere laik en iyi günler diliyoru.

      • ihsanYB!
        – Siz “bunlar”dan olduğunuz için, “bunlar”ın ne kadar pis olduğunu bilmiyorsunuz.
        – Hani şu derya içinde olup da deryayı bilmeyen balık misali.

        • Bu tür tartışmalara girmenin doğru olmadığına inanıyorum esasen ama şeytan beni sürekli dürtüyor. biraz da işte yemi attım saldır şimdi diyenler buna sebep oluyor, bazen de ben yanlış anlayorum, cahilliğimden dayanamayıp oltaya takılıyorum. aha bu da son avlanmam olsun;

          benim şahsiyetlere hiç bir kinim nefrettim yok. bütün kızgınlığım yanlış işlere. Nihayetinde de her şeyin ALLAH’tan olduğuna inanıyorum.
          en esasında da kızgınlığımın asıl nedeni kendi anlayışsızlığım. Bre cahil, neden anlamıyorsun deye kendime kızayorum, sinirleneyor, öfkeleniyorum.

          öncellikle Ergon büyüğümüzün ilk didüklerinün doğruluğuna inanmakla berağber son didiğinün yanlışlığına vurgu yapmak isteyorum. ve bir sual yönelteyorum: millete gaza ferman olunduğunda omuz omuza çarpışmak iyçün kimin yanunda saf tutmalı?

          yekten bir sual de İhsan beyzadeye;

          acep deyerom, “ırakta suriyede hususan mısırda olanlar”ı tekrar be tekrar dillendirüp “kısa zamanda siyasette ve ilimde çok yollar kat eden” ‘ulu bilge doldendenyus’ ( pardon sürç-ü lisan ittüm af ola) ulu bilge devletlimüzü lüzumsuzca endiyşelere sevk itmiş olmayalum? temam ey ahali parkınıza dokunmayacağız, meydanı da geniş tutacağız, rahat gezinesiniz deyü ‘gezi’nizde sizün ile beraberiz deyup ahaliyi rahatlatıp evlerine göndermek var iken, gereksizce ırak ve suriyenin hali ortada mısırda darbe oldu ahanda sıra bana geldi, bunlar bana darbe yapacaklar korkusuyla meydanlara çıkup “amaç iki kök ağaç değül, bunlar hökümetimizü devirmek isteyorlar” didükten bade “meydanı üç beş çapulcuya bırakmayız” deyerek ortalığı velveleye virüp küçük bir gurubun basit bir eylemini bütün memleket meselesi haline getürmek liderlik midür eyy ihsan beyzade?

          • Hakkaten gene bişey anlamamışsın baran;
            Ne dedi memoli; mesele ağaç değil, sen hala anlamadın mı?
            O zaman şöyle diim; “avci ne kadar hile bilse de, tilki o kadar yol bilirmiş!”
            Şimdi anladın mı?
            Hah, o zaman şunu da unutma, kulağını getir:
            “O zaman biz de sizi yine yeneriz…”
            İş ki;
            Yiğit yakadan, it paçadan tutarmış…

  19. Gelin birlikte bir simülasyon yapalım; fk yunan adalarından birinde doğmuş olsaydı büyük ihtimal yunan iç savaşında bizim mihri belliyle silah arkadaşlığı ederken ya da karşı saflarda savaşırken şimdikinden çok daha erken yaşlarda maazallah jübilesini yapmış olurdu!
    Olmadı yunan ordusunun yaptığı darbelerden birinde büyük ihtimal a.altanın şimdiki durumuna bile özenecek bir halde bulurdu kendisini…
    Daha batıya arnavutluğa gidelim isterseniz; aynı yılları enver hocanın bunkerlerinde geçirmiş olsaydınız; evet, oralarda 45 yaşını görmeniz bile uzun yaşamış sayılmak için yeter de artardı:)
    Ya da yugoslavyada titonun mapus damlarından birinde aliyanın elyazmalarını düzeltiyor olsaydınız; tabii sonradan yaşanan içsavaşı görmek ister miydiniz orasını bilemem?
    Eğer sizi bu paçoz memleketler açmadıysa daha batıya, italyaya geçelim mi?
    Hatta sicilyaya, mafyanın göbeğine gidelim; eğer vakitlice ordan sağsalim ülkenin daha kuzeyine kapağı atabilmiş olsaydınız büyük ihtimal bu son salgında –allah gecinden versin– sizi de çoktan uğurlamış olurduk; malum italyan hastanelerinin durumu da ortada…
    tabii o da daha önceden italyan kızıltugaylar terör örgütünün ya da gladiosunun failimeçhullerinden biri olmadığınızı varsayarsak!
    Neyse ben sıkıldım; iyisi mi daha batıdaki diğer ülkelerin aynı dönemlerini de bi deneyin kendi üzerinizde, benden bu kadar…
    Allah herkese akılsağlığı versin:)

  20. “Türkiye’de değil de, batı sınırlarımızın biraz ötesinde doğmuş olsaydım, üç büyük (1960, 1971 ve 1980) ile bir post-modern (1997) sarsıntıya maruz kalmayacak, en temel ve o ülkelerdeki hemen herkesin üzerinde fazla düşünmeden kabul ettiği tercihler yüzünden başkalarıyla didişmem gerekmeyecekti.”

    “Yine de “Daha az değerli ve fazla anlamlı olmayan ve fakat insanların daha az yorduğu-yorulduğu bir hayata razı olabilirdim” diye düşünmeden edemiyorum.”

    Sayın yazarın bu ifadelerinden anlaşılıyor ki “komşunun tavuğu komşuya kaz görünüyor!”
    Bu düşüncenizi a.altana değil de yunanlı bir akranınıza açsaydınız vallahi rakı masasından kalkar giderdi; ya da sizin bırakın dünyayı, burnunuzun dibinden bile haberiniz yok!
    Biyolojik yaş elbette önemlidir ama kendi tarih bilincime göre biraz daha batımızda bulunan ülkeciklerin halini şöyle bir gözümün önüne getiriyorum da cenabı allaha nasıl bir şükrediyorum şu civanmert türk ırkının bir ferdi olduğuma!
    Neyse, darısı başınıza!

    • “batımızda bulunan ülkeciklerin” hiç aklı yoktu. gözleri de kördü, gelişmeleri okuyamıyorlardı. Adeta Yüce Yaratıcı her milletten almış bütün yetenekleri Türk’e vermişti. halbu ki onları dünyanın 15 temmuzu bekliyordu.. ama hiç birinin bundan haberi yoktu.

      Türkiye’yi başarmak zorunda olduğu çok büyük bir görev bekliyordu. Bu görev neydi…????

      çok yakında dünya sinemalarında…!!!

      • 15 Temmuz, 24 Temmuz … bu dizinin devamı muhtemelen 33 Temmuz yani 2 Ağustos olur. Bekleyelim bakalım, o gün Pazar ise ertesi gün de olur. 🙂

    • Belki de en acı olanı dostlarla yolların bir bir ayrılmış olması, hani vefat olsa ayıran bir nebze de olsa kabullenmek daha kolay gelir, çoğuyla sıradan olarak kabul edilmesi veya görüş farklılığı denip saygı duyulması gereken düşünceler sebebiyle ayrıldı yollar, ne garip bir durumdur bu…

      Sağlıkla daha uzun yıllar yazılarınızı okuyabilmek dileğiyle, doğum gününüz kutlu olsun üstad…

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız