Bir film (‘Irishman’) ve bizdeki derin devlet konusuna ışık tutan iki kitap…

28

Geçtiğimiz günlerde masama konan iki kitabı okurken “Bu malzemeden ilgiyle izlenecek birkaç film çıkar” diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Biri Mehmet Eymür’ün ‘De-Şifre: Casusluk Hikayeleri’ kitabıydı (Eftalya Yayınları) ve Eymür orada kendisinin istihbarat örgütünde önemli görevlerde bulunduğu günlerde tanığı olduğu casusluk hikayeleriyle birlikte, son zamanlarda yaşanan olaylarla ilgili gözlemlerini de paylaşıyordu.

15 Temmuz hain darbe girişimi sonrasında Adil Öksüz gibi adları dillere pelesenk olan pek çok kişiyle ilgili kanaatleri gözden geçirmeyi gerektirecek ayrıntılara da yer veriyor kitabında Eymür. Bazılarının istihbaratçıların kendilerine verdiği ‘kod adlarına’ kadar…

Okunmaya değer.

İkinci kitap Sabahattin Önkibar imzasını taşıyor. Kitabın adı ‘Derin ve Gizli Devlet Gazetecisi Olarak İtiraflarım’ (Kırmızı Kedi Yayınları).

Kitap 1990’ların başında Genelkurmay Başkanlığı’nda geçen bir devleti dizayn hikayesiyle başlıyor. Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Muhittin Fisunoğlu emekli olması beklenen Org. Doğan Güreş’in yerini almaya hazırlanıyor ve daha o göreve gelmeden Turgut Özal’ın ani vefatıyla taşları yerinden oynayan sivil siyasi hayatı da dizayn etmeye karar veriyor.

Özal’ın yerine Süleyman Demirel cumhurbaşkanı seçilmiş ve başbakanlık makamı boşalmıştır. Fisunoğlu oraya kimin geleceğini belirleyen kişi olmak niyetindedir. Başbakanlık için adları geçen Tansu Çiller ve İsmet Sezgin’i çeşitli sebeplerle göreve uygun görmemekte, siyasete tesadüfen girmiş sessiz sakin bir bakanı başbakan yapmak istemektedir. O kişiyi karargaha çağırır ve “Kongrede sen aday olacak ve genel başkan seçileceksin” direktifini verir; adamın “Ben tanınmıyorum bile” itirazına da “Mesele tanınmak ve kongreyi kazanmak ise biz onu hallederiz” der.

Tanınmayı medyayla ayarlayacakları bellidir (“Basın biz ne dersek onu yapar” der Fisunoğlu); kongreyi nasıl halledeceğini ise söylemez.

Reklam

Sadece siyaseti dizaynda başarısızlık yaşamakla kalmaz Fisunoğlu, Genelkurmay başkanı da olamaz. Kongrede seçilen Tansu Çiller başbakan olur ve Doğan Güreş‘in süresini uzatır.

İlginç bir hikayedir bu ve Önkibar hem bunu hem de benzer birkaç ‘derin devlet’ hikayesini daha, isimler de vererek, anlatmaktadır kitabında.

Aslında bu iki kitaptan öyle filmler çıkar ki…

1960’lar Amerikası ile 1990’lar Türkiyesi

Konu Netflix’in dünya gösterimini bu hafta başlattığı ‘The Irishman’ (İrlandalı) filmini izlerken aklıma geldi.

ABD’nin en muhataralı dönemlerinden biri sayılan 1960’lar ve 1970’lerde yaşanan Mafya hikayelerini hayattaki en önemli usta yönetmenlerden Martin Scorsese son teknolojiyi de uygulayarak beyaz perdeye aktarmış, filmde ülkesinin İtalyan asıllı en ünlü oyuncularını kullanarak hem de…

Film bir yönüyle Amerikan devleti ile Mafya arasındaki derin ilişkilere ve çatışmalara ışık tutarken, bir yönüyle de sınır tanımayan yasadışı bir gücün bir ülkeyi nasıl parmağında oynatacak hale gelebildiğini de sergilemekte.

Mafya’nın, elindeki yasadışı işlerden kazanılmış muazzam para kaynağını siyasete yönelterek başkanlık seçimlerini etkilediğini, onların desteğiyle seçilmeyi başarmış başkan verdiği sözleri tutmayınca onu ortadan kaldıracak denli zıvanadan çıkabildiğini izleriz filmde. 

Reklam

Devlet üzerlerine bütün gücüyle gitmeye başlayınca Mafya içi çatışmalar da baş gösterir. Faili hala meçhul cinayetler birbiri ardına işlenir o dönemde. Kimi kimin öldürdüğünün hala bilinemediği cinayetler…

Scorsese’nin Robert De Niro, Al Pacino ve Joe Pesci’ye başrolleri paylaştırdığı film o cinayetlerin failini de deşifre etme iddiasında. 

Yalnız filmi izlemekle kalmadım, ardından De Niro, Pacino ve Pesci ile Scorsese’nin sahneye yansıttıkları dönem ve filmde kullanılan artistleri gençleştirip yaşlı hale getirmeyi sağlayan teknoloji üzerine yaptıkları sohbete de kulak verdim.

80’li yaşlarına yaklaşmış bu üçlüyü 30’lu yaşlarında göstermeyi sağlayan bir bilgisayar programı galiba ilk kez bu filmde kullanılmış. Bayağı başarılı.

‘I heard you paint houses’ (Duyduğuma gore evleri boyuyormuşsun) adını taşıyan bir kitaptan yararlanılmış filmin senaryosunda. Kitabın adı Mafya içi bir deyimden alınma; o cümleyi kuran, muhatabına, “Sen adam öldürmeyi biliyormuşsun” demek istiyormuş. Kitapta hayatı anlatılan kişi anlattıklarını bilebilecek biri, ancak anlattıklarının doğru olduğu hayli iddialı.

Zaten, Scorsese sıkıştırıldığında, “Ben bütün hikayeyi değil, kendi hikayemizi anlattım” demekte.

Filmi izleyenler bana hak vereceklerdir: Bizde ‘Irishman’i sollayacak tarzda gerçek hikayeler az değildir ve o hikayeleri anlatanlar yanında biraz teşvikle dahasını da aktarmaya yarayacak ayrıntılara vakıf olan pek çok bilgi sahibi de vardır.

Yeter ki, birileri iyi bir yönetmenle yetenekli oyuncuları bir araya getirip bir çoğu zaten kitaplara da geçmiş olanların yanına bilgi sahiplerinin aktaracaklarını da ekleyerek dört başı mamur bir senaryoyu filme dönüştürmeye meram etsin…

Bizim 1990’lı yıllarımız bu anlamda hayli renklidir.

Sabahattin Önkibar’ın belli konuları daha iyi görmesini engelleyen bazı saplantıları var, ama bildiklerinin bir bölümü de herkesin bilmesi gereken şeyler. İçinde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, Külliye’nin, CHP’nin ve pek çok CHP’linin adı geçen son kumpas sırasında da adı bir ara işitilen şimdilerde siyasetçi kimliği bulunan (milletvekili) eskinin bir gazetecisinin, yıllar önce MİT’in başına getirilecek kişiyi zamanın başbakanına telkin ettiğini de yazıyor kitabında. 

Aynı kişinin PKK’nın MİT tarafından el konulmuş parasıyla bir televizyon kanalı kurduğu iddiası de kitapta gündeme taşınıyor.

Bizde ‘Irishman’i gölgede bırakacak çok daha iyi senaryolar yazılır, emin olun. 

ΩΩΩΩ

28 YORUMLAR

  1. Genellikle kendisini ‘dindar’ olarak niteleyen kesim, tek parti döneminde (1923-1950) din düşmanlığı yapıldığını iddia etmektedir. 1950’den sonraki çok partili dönemde ise hemen hemen hep sağ-muhafazakar partiler seçimleri kazanmıştır fakat bu seferde ‘vesayet rejiminin’ onların elini kolunu bağladığından şikayetçi olmuşlardır. Bu iddialarda hiçbir gerçeklik payı yoktur diyemeyiz. Fakat yapılan toptancı genellemeler haddini aşmaktadır. Bir kere M.K.Atatürk’ün yaptığı devrimlerin esas niteliğini ve önemini anlayamamışlardır. Bu beceriksizliklerinde yalnız da değillerdir, CHP’lilerin önemli bir kısmı da bu devrimleri yeterince anlayamamışlar ve soyut bir ‘Atatürkçülük’ söylemi dışında entelektüel bir tavır sergileyememişlerdir.

    Biz yine kendilerini ‘dindar’ olarak tanımlayan muhafazakar kesime dönelim. Gülen cemaati giderek güçlendi ve gerek devlette gerekse sivil toplumda büyük güç kazandı. Bu dönemde dindar kesimin tamamına yakını ondan “Aziz ve muhterem Fethullah Gülen hocaefendi” diye bahsediyordu. Fakat vesayet rejimine karşı mücadele eden Gülen cemaati güçlendikçe kendi vesayet rejimini kurmadı mı?

    Daha sonra Gülen cemaati Erdoğan’ın üzerine gidip 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonlarını uygulayınca ne oldu? AKP=Erdoğan “Cemaat Orduya kumpas kurmuş” dedi ve daha öncesi savcısı olduğunu iddia ettiği Ergenekon davalarında taraf değiştirdi. 15 Temmuz 2016’dan sonra ise Erdoğan ‘vesayet rejimi’ ile resmen siyasi ittifak kurdu.

    Diğer irili ufaklı dindar gruplar da (tarikatlar) bu süreçte Erdoğan ile birlik olup neticede vesayet rejimi ile birlik olmadılar mı?

    Kısacası, kendilerini ‘dindar’ olarak niteleyen kesimler ‘vesayet rejimi’ ile mücadelede samimi değillerdir. Ya fırsatını bulunca kendileri de vesayet rejimi kurmaktadırlar yada menfaatlerine dokunmayan vesayet rejimlerini desteklemektedirler. Bu nedenle “vesayet rejimi karşısında uğranılan mağduriyet” gerekçesi dindarlar için bitmiştir.

    İşte M.K.Atatürk’ün dürüstlüğü ve büyüklüğü burada. O senede 4 kere görünür bir şekilde Cuma namazına gitseydi, dincilerin tarikatların menfaatlerine dokunmasaydı ona gelmiş geçmiş en büyük Padişah/Halife muamelesi yaparlardı. Fakat o bu dünya menfaatlerini tercih etmedi. Bunun yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini sarsılsa da yıkılmayacak bir şekilde attı. Bu temellerin ne kadar sağlam olduğunu yakında hep birlikte göreceğiz.

    • Hamid karzai ne kadar büyük adamdır? Bush ekibinin tayin ettiği afganistan genel müdürü.
      Ingilizlerin padişahı alıp götürüp, yerine bıraktıkları şahsı senelerdir allaya pullaya bitiremediniz.
      Aynı pozisyonda bugünküler var.
      Herkes kendine yakın olanı yere göğe sığdıramıyor, karşı tarafta duranın kuyruk altını görüyor.

      • İngilizler, senin Karzai ile kıyasladığın adamın aleyhine ne yalanlar üretti. Şeyhülislamın İngiliz zoruyla (veya iknasıyla) verdiği idam fetvası ile gerekçeleri halen “gerçek tarih” zannediliyor birileri tarafından.
        Biri İngilizlere kafa tutup mermiye kafa uzatıyor, Anadolu’yu parselleme oyununu bozuyor. Diğeri de “halife” sıfatı taşımasına rağmen can korkusuyla İngilizlerle birlikte ülkesini terk ediyor. Tebaasını da (!) İngilizlerin insafına bırakıyor. “Yunan orduları hilafet ordularıdır” fetvasına sadık kalanlar, ABD’nin 1948’den itibaren Türkiye’de kökleşmesiyle “yeşil kuşak” olmuştur. O kuşağın bir hücresi, ancak 15 Temmuz’da “hain” ilan edilmiştir… Kurtuluş Savaşı döneminde ABD-İngiliz mandası olmayı savunanların devamıdır işte o zehirli kuşak.
        Oyun asırlık, tohum Sykes-Picot’u ve Sevr’i yazanlardan, malzeme ise maalesef bu topraklardan. O tohumun meyveleri, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de ABD-İngiliz yağmacıların aparatı değil mi halen?

    • Büyüklüğü dürüstlüğü Cuma namazına gitmemekle ilişkilendirmek de iş mi yani? Senede 4 kere gitseydi de dinci diye tanımladığınız insanlarla (mümin kardeşleriyle) aynı safta namaz kılabilseydi, bu arada onlarla diyalog kurabilseydi. Ne tür menfaat beklentileri olabilirmiş bu konuyu anlasaydı. Bu işin toplumun hayrına, eğitimine ve hatta ihtiyaç olan bilim-teknik konusundaki motivasyonuna yöneltilmesi işine kafa yorsaydı. Eh bütün bunlar olsaydı, TC tabii ki çok daha bir manevi bütünlükte, çok daha birlik beraberlik içersinde ve kurtuluş savaşında olduğu gibi sivil hayatta yine başarılı olabilirdi. Bilim-teknik yolunda aynı gelişmişlik amaçları için şevkle topyekün çalışmaya vesile olsaydı, Allah da yardım edebilirdi… buna hiç şüphe yok. O’nun yönünde samimiyetle bir adım atanı, O karşılıksız bırakmıyor (sanırım bu konuda hadis ve ayet var). Bize yakışırcasına, milletin hatırına böyle bir iş yapılacağına, Kurtuluş savaşından başarıyla çıkıldıktam sonra sırt çevrilmiş gibi bir durum var. Tarih adına yazılıp çizilenlerden anlaşılan bu.

      • Bir düşünürümüz (Dücane Cündioğlu) Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerinin nedenini çok güzel özetlemiştir. “Kanser olan bir hastayı aspirinle merhemle tedavi edemezsiniz, acı ilaç içirmek gerekir. Atatürk de bunu yapmıştır.”
        Eğer Atatürk Türk milletine o acı ilacı içirmeseydi, Türkiye’nin bugün diğer müslüman ülkelerden bir farkı olmazdı.
        Kendilerine Atatürkçü diyen bazı dangalakların ‘Atam sen kalk da ben yatam’ şeklindeki sapık modern dinciliklerine bakarak, bu büyük tarihi gerçekliği görmezden gelemeyiz.

      • 1938 yılına kadarki Türk tarihinde bilim-tekniğe ve eğitime en çok zaman ayıran ve en büyük katkıyı sunan liderimiz Mustafa Kemal Atatürk olmuştur. Bu tesbit bir güzelleme olmayıp tarihi gerçekliktir. Ama siz bunu takdir etmek yerine ‘neden daha fazlasını yapamadı’ diye hem eleştiriyor hem de yapılanları görmezden geliyorsunuz.

      • Sn F.K.T, Dücane efendi bir düşünür olabilir ancak, CeHaPe döneminin hatalarının o acı ilacı içmiş olmasından da kaynaklandığını görebilmesi için daha bir zamana ihtiyacı da olabilir. Ne diyelim, düşünmeye devam etsin. Tekrar ediyorum, çünkü anlaşılmışa benzemiyor. M. Kemal’in eline bu ülkeyi kurtuluş şavaşından başarıyla çıkılmış olduğu bir zaman diliminde çok daha iyisini ve bize daha yakışır bir biçimde yapması mümkündü. Hatalar daha büyük hataları doğurdu ve bu günlere geldik.

        Sn mim: O döneme ait rakamlar yok, öyle diyorsanız öyle olsun (AB’den dans hocası getirmeğe sıra geldiyse demekki epey paramız bolmuş). Daha fazlasını materyalist anlamda neden yapmadı diye bir iddiam da yok. Manevivat itici bir güç olarak kurtuluş şavaşında kullanıldı. Sonrada “seninle bir işim olamaz” gibilerden sırt çevrildi. Bu büyük bir hata. Çok daha vicdanlısı ve başarılısı mümkündü.

          • Öyle diyorsunuz da Sn F.K.T. sırt dönülmüş olan inanç birkaç kendini bilmezin inancından mı ibaretti? Yeni inanç dediğiniz belli ki laikçilik inancı. Peki bu inanç TC CHP dönemindeki uygulamalarıyla bir hayır getirdi mi? Bütün darbelerin kökeninde bu inanç yok (muydu)? Oysaki eskilerin inancı dediğiniz inançta “Dinde zorlama yoktur” deniyordu.

  2. Sayın yazar, zaman zaman kimi okurlarının diabetini yükseltecek ya da hasta değillerse bile edecek bazı yazılar da kaleme almakla aslında çok önemli bir kamu görevi de ifa ediyor. Eski türkiyeye özgü kıytırık ama kesinlikle kriminal tipleri, o günlerin devlet mafyasını, mutlaka hayatında bi kez olsun abd ye firar etmiş ne idüğü belirsiz aparatçikleri veya hırsızlıktan tutun da siyasi fahişeliğe kadar sabıkalı gasteci taslaklarını ve onların yediği haltları gündeme taşımakla büyük bir sevaba da girmiş oluyor sayın koru. İşte eski türkiye bu türden kişiliklerin her yanda cirit attığı, faili meçhullerin, işkencenin, gözaltında kayıpların ve bol miktarda suikast ve skandalların da yaşandığı bir yerdi. Yeşiller, sarılar, kırmızı kitaplar ve daha neler neler… yeni türkiyede otoriteye boyun eğmek ya da okyanus ötesine “hicret” etmek zorunda kalmış olan bu parazitler sürüsü elbette ilk fırsatta köstebek gibi başlarını inlerinden çıkaracakları günü bekliyorlardır; ama o sırada geçmiş günleri de yadetmek babından bu tip neşriyata da devam ediyorlar zahir… kuwai milliyenin önü sıra yunanla bir olup egenin karşı kıyısına kaçıp giden kimi eşkıyanın kalıntıları arasından yine devletimize musallat olmuş bu soysuzların çanına akparti döneminde ot tıkanabilmiştir. Devletimizin 15 temmuzdan beri yürüttüğü mücadeleyle hala gözleri egenin karşı sahillerinde olan bi yığın mankurtun da önceki eşkıyalar gibi nasıl namussuzca firar ettiklerine şahit olmadık mı? Son günlerdeki parti kurma çalışmalarını da yeni çıkan bu kitaplarla birlikte okumak eski türkiyeyi iyice hatırlamak açısından herkese ilaç gibi gelecektir; şekerinize değilse bile en azından alzaymırınıza… allah bir daha öylesi dönemler yaşatmasın ülkemize; devletimize milletimize zeval vermesin..!

    • “Yeşiller, sarılar, kırmızı kitaplar ve daha neler neler… ” demişsiniz. O kitaplardan birinin savunucuları arasında Doğu Perinçek de vardı. Belki kırmızı aydınlık olabilir.

  3. Türkiye’den Cesur birisi çıksa da Sivas ve Başbağlar katliamları gibi birçok hedefi saptırılmış ve Fiction senaryoları nonfiction olarak sergileyen Devlet adamlarımız ve arkalarındaki Derin güçler hakkında güzel bir kitap yazsa.
    Ben Türkiye’de böyle birisi çıkacağını zannetmiyorum, çünkü son 10 yılda olanlarda dahıl bizde yazılamaz.

    Belki dışarıda vijdanli birsi bizdeki gõzlerini gerçeklere kapatmış,uyuyanlar için bir kitap yazarsa, o zaman azda olsa uykudan uyanırlar.
    Ben de kalkmış Ne hayal ediyorum. Kesinlikle. Bunlar kalkar suçu diş güçlülere atarak kirli elleri temize çıkarırlar.

    Bu arada, Diyanet’in 6. şurasında yazılanları iki gün önce okuyunca Şok Oldum ve bu konuda Sinan Eskicioğlu’undan Yanlış mı anladım diye bir yazı kaleme almasını rica ettim.
    Sağ olsun o da bugün yazmış. Şurada alınmış kararlar Türkiye’ye yeni bir din dayatması getirilmesinın yolunu açacak.DIN değil Ak Parti programı gibi isteyen aşağıdaki linklerden okuyabilir.

    Mehmet Gündogdu
    VI. Din Şûrası

    Sinan Eskicioğlu
    Zeitgeist – Pazar günü yazısı: 6. Din Şurası

  4. İç siyasi tartışmalardan yoğunlaşıldığından dolayı Libya ile yapılan anlaşma pek farkedilmedi…Türkiyenin ve çevre ülkelerin geleceğini etkileyecek Doğalğaz rezervleri ülke gündeminden daha önemli…Ülkemizin sürekli karmaşa halinde tutulmasının nedenlerinden biri de enerji savaşları…akdeniz’de bulunan doğalgazın israil, mısırdan yola çıkarak yunanistana ulaşması ve oradan da avrupa’ya geçmesinin önünü kesen bir anlaşma. zaten o bölgedeki çoğu savaşın da nedeni bu doğalgaz kaynağı. abd, fransa, israil, rusya, ingiltere, kanada ve hatırlamayamadığım bir sürü ülkenin sondaj gemileri askeri donanmalarla akdenize konuşlanmış durumda…
    Adamlar isteyecek tabi kolay lokma sağduyulu siyasetçileri….

  5. 30 yıllık deneyimim ile şunu diyorum: Özellikle yasal yollardan cezalandırılamayan suç örgütleri ve işbirlikçileri eninde sonunda birbirlerine girer ve birbirlerini cezalandırırlar.
    İlahi hüküm de çok açık:”Sen onları birlik sanırsın, onlar birbirlerinin çetin düşmanlarıdır, kalpleri paramparçadır.”Haşir-14

  6. Siyaset kirli bir savaştır. Siyasette komplo, kumpas adam kayırma vak’aları bitmez. Türkiye siyaseti üzerine dizi sineması çekilse ömür boyu sürer. CHP’ye yapılan “Külliye Kumpası” daha çok Sözcü Gazetesine yapılmış bir kumpasa benziyor. Yine Sözcü Gazetesi tirajını korumaktadır. Bu kumpas da sözcü gazetesini susturmaya yetmedi……

    • Chp nin kumpası sözcüye mi yapıldı..Sözcü gazetesi sayesinde başlatılan kumpas “Sözcüyü susturamadımı!” Bu ne ya..Sayın Nusret kumpasa geldin herhalde:)

    • Nusret, siyaset en haysiyetli meşguliyettir; öyle ki nice haysiyetsize bile itibar kazandırabilir yani… devletin varlık sebebi de milletine hizmettir; çok şükür akpartili yıllarda hizmete doymadık mı? Senin bahsettiğin çirkef siyaset eski türkiyede kaldı..! Ha, muhalefetin kimi manevraları hala o kirli siyaset tarzının alttan alta sürdürülmek istendiğini de göstermiyor değil hani…

      • Haysiyet kişiden kişiye değişir; Rahmi Turan ömrünü adadı gazeteciliğe. Seversin sevmezsin o ayrı konu… Keşke o gün kilicdaroglu Fox tvye çıkmasaydı. Bu kumpasın en büyük hatası: Kilicdaroglu’nun araştırmadan onaylamasiydi.
        Altan alta Davutoglu ve Babacan geliyor. Elbet Ak partiden kopuslarin olduğu günler gelecektir.

  7. Bu konudaki şahsi kanaatim Sn F. Koru’nunki ile aynı. Gerçekten, bizimkiler, orjinal değerine titizlik gösterilirse sanat dünyasında beğeni olarak yankı uyandırabilecek seviyede birçok film yapabilir. Özgüvenimiz bu konuda yerine geliyor. «Kara Sevda» ve “Haluk Bilginer” ile Emmy ödülleri alabilmenin tadına varılmışken bu işlerin arkası gelse de hiç değilse sanat alanında becerilerimizi göstererek dünyaya biraz daha açılabilsek…

    Bilim-teknik ve spor konusunda oldukça geriyiz ama görsel sanat/film konusunda bizdeki potansiyel epey yüksek sanıyorum. CeHaPe’nin sahneye sürülmesiyle yapılan hataların, olup bitenlerin sahneye aktarılmasıyla potansiyeli olan bu ülkenin gelişmekte neden bu kadar geri kaldığını yabancılar da biraz daha iyi anlamış olurlar. Gülermisin ağlar mısın değerinde, traji-komik, ancak orijinal değeri yüksek malzeme çok! Bundan birkaç yıl önce rastladığım bir video klibi buna ilginç bir örnek: https://www.youtube.com/watch?v=Lmb1LSXGtIg . Öyle sanıyorum, bu tür sahneler orijinallik açısından dünyada muazzam beğeni toplar.

    • 1930’lu yıllarda kadınlar erkekler bir arada saz çalıp türkü söylerken hele de kadınların başı açıkken, olsa olsa o evi “dini bütün Müslümanlar” basıp camları taşlarlar, hatta evi bir güzel ateşe vermeye kalkışırlardı. Askerin evi basması ve sonrası yaşananları senaryolaştırmak eğlenceli olmuş ama böyle bir şey olmadığını biliyoruz. Cihangir solcusu veya liberalinden ancak böylesine yalaka bir senaryo çıkar. O yönetmen bu yalakalığının maddi karşılığını fazlasıyla da almıştır.

      • Sn mim, Bu manzara genişçe bir ailenin fertleri de olamaz mı? Nene-dede torunlar, ve aradakiler amca çocukları, vs; akraba-ı tahlukat! «Dini bütün müslüman»ları öylesine cahil ve gaddar olarak görebilmek te ayrıca dikkati çeken bir konu «…ama böyle bir şey olmadığını biliyoruz»!.. Dini bütün müslüman mehmetçikler siyasi-idiolojik amaçlar için kullanılagelmiş, orası da bir gerçek! Bu devirde bile darbeler için kullanıldığına göre CeHaPe’nin ilk döneminde kimbilir neler neler oldu… TC tarihi derslerinde öğretilenlere ilave edilebilecek kimbilir daha neler neler var.

          • Sn mim, sütten çıkmış ak kaşık kim? Bu herkesin kabullendiği bir şey. Beni daha çok ilgilendiren konu neden bu haldeyiz? Bu konuda düşündükçe araştırdıkça, CeHaPe döneminde yapılan hataların ülkeye maliyetinin sütten çıkmış diğer kara kaşıklarınkinden çok daha fazla oluşudur. Bu noktanın iyi anlaşılması çok önemli.

          • Sn. HK. Neden bu haldeyiz sorusunun cevabını aramayı niçin tek parti CHP döneminden başlatıyorsunuz da Osmanlı dönemine uzanmıyor sunuz? Tek parti dönemindeki kimi fevri hareketler, Osmanlıdan miras kalan geri kalmışlığa duyulan kızgınlığın da bir tezahürüydü (dışa vurumuydu). Osmanlı devleti bir kibrit dahi imal etmeyi başaramamıştı.

          • Bu sayfalara her zaman giremediğim için yanıtları görmem kesikli oluyor. Baktığım zamanlarda değil de sonradan yapılmış ilavelere gördükçe kesikli olarak dönüyürum yine de…

            Sn mim, aslında yazdıklarımı önceki dönemlere/geriye doğru giderek incelerseniz Osmanlı dönemini de muaf bıraktığım falan yok. Siz nasıl CeHaPe tutkunluğu ile bu reaksiyonunuzu dile getiriyorsanız kayıtsız şartsız Osmanlı tutkunu olan bazı yorumcular bunu yadırgamıştı. Geleneksel müslüman düşünce kalıbında olanlardan da reaksiyon almadım değil. Ancak, sürekli olmadı. Belki de karşılıklı fikir yoklamalarından sonra bazı yazdıklarımı haklı da bulmağa başlamış olabilirler, bilemem. Neden bu haldeyiz sorununun birden fazla bileşeni var. Osmanlı şüphesiz daha uzun bir süreç yaşadı. Son donemlere doğru hataları eksileceğine arttıkça bunlar kendi sonlarını hazırladı (Çatırdamalar başlamadan önce, Nikola Tesla çocukluğunda Papaz babasının teşvikiyle Osmanlı ileri gelenlerine yeteneklerini/becerilerini gösterdiği dönemleri olduğunu bir kitapta okumuştum).

            Elbirliği ile sona gelindiğinde eline fırsat verilenler (M. Kemal, ve sonradan Atatürk payesiyle) yeni bir sayfa açarken yapılan hatalar yerine sistem hep birlikte kafa kafaya vererek restore edilseydi sonraki hatalar da zaman sürecinde sistemden yine hepbirlikte elimine edilebilirdi. Bu olmadı çünkü CeHaPe aynı hatalara şiddet kullanarak ve ısrarla devam etti. Hatalar darbeler zinciriyle günümüze kadar devam ettirildi. Yani CeHaPe döneminin etkisi bügünlere daha yakın..

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız