Görüşlerin eğrisi-doğrusu olur, sakıncalısı olmaz.. İslam o anlayış sayesinde uygarlık kurabildi…

51
Reklam

Biri, görüşlerini beğenmediği iki gazetecinin adını vererek “Öldüklerinde camilere sokulmasın, cenaze namazları kılınmasın” demiş; diğeri, nereden icap etmişse, üniversiteler için ‘fuhuş evi’ tanımında bulunmuş

Eskiler “Zırva çuvala sığmaz” demişler… Onlara uyup biz de “Elin cahilleri, ne olacak” deyip geçebilirdik. Ancak isimlerinin önünde akademik unvanlar bulunan kişiler bunlar; cahil olmamaları gerekiyor.

Cehaleti diploma eksikliğiyle tanımlamak yanlış. 

İslam, herkesin bildiği üzere, birilerinin Allah adına karar vermesini kabul eden bir din değil. Cennetin anahtarı kimsede yok. İnsanları sağlıklarında hor görmek yetmiyormuş gibi, ölümleri sonrasında bile geniş kitleden ayırmak kimin ne haddine?

Üniversiteler için kullanılan çirkin tanımlamanın sahibi, eğer böyle bir sersem sepelekliği kendisine yakıştırıyorsa, onu kendi haline bırakmamız en doğru davranış olur.

Vaktiyle insanlar arasında görüş ayrılıkları yaşanır, yanlış bir görüşü savunanlar başka görüş sahiplerince görüşünü düzeltmesi için eleştirilirdi. Doğru olan davranış tarzı budur. Şimdi öyle değil, görüş ayrılığı içinde olunan insanlara ‘düşman’ muamelesi reva görülüyor. [Bu görüşün asli sahibi şarkıcı Cher; Guardian gazetesinde onunla yapılmış bir mülakatta karşıma çıktı. (“People, who just disagreed with each other before, are now enemies.”) Trump Amerikası için bu değinmede bulunuyor.]

Etrafta ‘düşman’ çok.

Dışarıya bakışımız da öyle. Vaktiyle hakkımızda iyi düşünmeyen ve o görüşlerini değiştirmek için çaba göstermemiz gereken ülkeler vardı; şimdi birbirimize hasım ve düşman gözüyle baktığımız ülkeler bulunuyor.

Reklam

İşin tuhafı, o tür ülkeler de artık bize ‘müttefik’ gözüyle bakmaktan vazgeçtiler; içinde ‘hasım’ sözcüğü geçen yasa çıkarmışlar, ülkemizi o yasanın muhatabı haline getirip yaptırım uyguluyorlar.

Dünyanın da çivisi çıktı.

Cenazelerin cami kapısından geri çevrilmesini isteyen ve üniversitelilere hor gözle bakan kişiler, taraf seçtikleri insanlar ve kurumla kendileri arasında kolayca sempati ilişkisi kurabilecek çok geniş bir kitleyi karşılarına aldıklarını herhalde farketmiyorlar.

Yoksa fark ediyorlar ve bilerek isteyerek mi akıl almaz ifadeleri kullanabiliyorlar?

Amaçları ne o zaman?

Konuya tersinden de bakabiliriz. 

O görüşlerin sahibi iki insanın çıkışlarını her zaman ve her yerde karşılaşılabilecek türden zırvalar olarak görüp onlara acımak da mümkün. Ama hayır, konuyu ele alma ihtiyacı duyanlar, muhatapları iki kişiyi ‘düşman’ yerine koydukları gibi, kınamayı onlarla sınırlı bırakmayıp o iki kişinin görüşlerini paylaşması mümkün olmayanlara da yaygınlaştırıyorlar. Onların da zihninde ‘düşman’ yerine koydukları bir kitle olduğu belli.

Saflar böylece tehlikeli bir şekilde ayrılıyor…

Reklam

İslam uygarlığı farklı görüşler zemininde oluştu

‘Düşmanca bakış’ daha mikro düzeylerde de kendini belli ediyor. 

Tefsir alimi olduğu eserlerinden de belli bir üniversite öğretim üyesi, akademik unvanlar taşıyan başka hocalar tarafından saldırılara maruz bırakıldığı için, en verimli olabileceği çağda emekliliğini istedi.

Akıl alır gibi değil.

İslam dünyasının ilk dönemlerinde rahatça konuşulup yazılabiliyordu; en aykırı görüşlere bile tahammül vardı. Bugünün Müslümanlarının da rahatlıkla bulup okuyabildikleri kitaplarda aykırı görüşlerin bulunmadığı mı sanılıyor yoksa? Oysa âlimlerin eserlerinin bazısı beğenmedikleri görüşlere cevap olmak üzere kaleme alınmıştır.

Yoksa okumuyorlar mı?

1500 yılı aşan tarihi boyunca, İslam düşüncesi, kendine özgü ama evrensellik iddiası bulunan bir uygarlığı, farklı görüşlerin serbestçe ifade edilebildiği dönemlerde edindiği özgüven ve bilgi birikimiyle oluşturabildi.

Karanlık olduğu genel kabul gören Ortaçağ’dan Avrupa’nın çıkışında Müslüman düşünürlerin hem kendi olgun görüşlerinin hem de yine aynı düşünürlerin kendilerinden önceki uygarlıklara ait temel eserleri yaşadıkları dönemin ortak kullanım diline çevirmelerinin katkısı büyüktür.

Eski -veya yakın zamanda tercih edilen ifadeyle kadim- uygarlıklara ait eserlerden de yararlamıştır İslam âlimleri…

Nerelerden nereye geldik.

Galiba artık kendimize gelme zamanı şimdi.

Siyaset, tabiatı gereği ve biraz da günün genel geçer tercihiyle, muhatap aldığı kitleleri ‘kendi yanındakiler’ ile ‘karşı cephe’ olarak kaba bir bölünmeye tabi tutuyor. Kendimizi hangi safta görürsek görelim, siyasetin ayrımcı yaklaşımını, bizler de benimsemek zorunda değiliz. Her kafadan bir sesin çıktığı günümüzde, hoşumuza gitmeyen görüşlerin sahiplerine ‘düşman’ muamelesi yapmak kolaya kaçmak olur.

[Eleştirdiğim yaklaşımların yalnızca İslam dünyasına veya bize özel olduğunu sanmamanız için bir uyarı: Şu sıralarda genel kabullere aykırı söylem ve yazıları yüzünden cadı avına muhatap olan, akademik hayattan afaroz edilen, ‘düşman’ muamelesine tabi tutulan insanlar ABD’de ve Avrupa’da da çok. ‘Woke’ genel başlığı altında toplanan tahammülsüz bir kitlenin bozduğu entelektüel hava batı ülkelerini etkisi altına almış bulunuyor.

Doğru olan, görüşlerinin doğru olduğuna inananların, farklı görüşlere, “Acaba onların söyleyip yazdıklarında doğruluk payı olabilir mi?” kuşkusuyla yaklaşmalarıdır. [Cenazeleri camilere almama tavsiyesini ve bilim kurumlarını hoş olmayan sıfatlarla anmayı ‘görüş’ saymak zorunda değiliz.]

Çok aykırı bir tez mi bu?

Hayır, Zümer suresinde (ayet 18) Müslüman tanımını “Her sözü dinleyip en güzeline uyan insanlar” olarak yapıyor Kur’an…

En güzele ulaşmanın yolu zihni kapatmaktan değil onu her görüşe açık tutmaktan geçiyor.

Üniversitelerde okuyan gençler, büyük fedakarlıklara katlanarak onları bilim yuvalarına gönderen anne-babalar üzülmesinler; yarından bugün olduğumuzdan daha fazla umutluysak, bu, onlar sayesindedir.

Farklı görüşlerini kitlelerle söylem ve yazı olarak paylaşanlar da bugünkü aşırılıkların iz bıraksa bile bugüne ait olduğunu, yarının çok daha farklı olacağını bilsinler.

Bilsinler ve çekinmeden konuşup yazmaya devam etsinler. 

“Söyletmen, vurun” anlayışı bir imparatorluğa mal olan mazide kaldı; hortlatmayalım, yazık olur.

ΩΩΩΩ

Reklam

51 YORUMLAR

  1. İnsanların en alimi, Resul-u Ekrem Aleyhisselatu Vesselamdır!

    O ki, OKUMA-YAZMA BİLMEZ yani ÜMMİ’dir, Aleyhisselatu Vesselam.
    Günümüz Müslümanlarına göre de gayrimüslimlerine göre de CAHİL(!) biridir (HAŞA!).

    “Yok, olur mu öyle şey?” demeye gerek yok. Anadolu’nun ücra bir köyündeki okuma yazma bilmeyen yaşlı Müslüman Teyze’nin, Nobel ödülü almış ateist bir fizikçi profesörden daha alim olduğunu bilmiyor olmanın anlamı maalesef budur.

    Hani gayrimüslimleri anlarız da Müslümanlara göre niye bu böyledir?
    Cevabı aslında çok basit. Herkesin de bildiği bir cevap.
    Kur’an-ı Kerim ve Resul-u Ekrem Aleyhisselatu Vesselam (Sünnet-i Seniyye) ile irtibatını kesen Müslümanın kitabı artık Kur’an değil, rehberi de Resul-u Ekrem Aleyhisselatu Vesselam değil de ondan.

    Kur’an-ı Kerim’in ve Sünnet-i Seniyye’nin yerini maalesef BİLİM adı altında NATURALİZM denen bir dogma-inanç almıştır.
    Başta İslam olmak üzere bütün dinler-inançlar, doğru ve hak olduklarını, BİLİM denen ama aslında NATURALİZM olan bu dogmaya onaylatmak zorundadırlar günümüzde.
    BİLİM, adeta bir TANRI(!) olmuştur bu şekliyle.

    Lafı uzatmadan linkini vereyim de meramımı anlamak isteyen olursa bunu ustalarından dinlesin (Kırmızı Asa – Osman Bulut):
    https://www.youtube.com/watch?v=HDrNFzcN2qw&list=PLD4cFlbKVT9eY5lDVETqE-W-IlTF98slg

  2. İş adamlarından rüşvet alma iddası aşağıdakı linkteki haber ile doğrulaniyor.

    Bebekler hamile kadınlar hırsızları yakalayan emniyetciler emır ile değil kanunlar’la karar veren hakimler . Rüşvet vermeyen iş adamları hapiste.
    Biyatcilar Türkiyenın canına okumak için boş buldukları meydanda cırıt atiyorlar

    https://www.artigercek.com/haberler/cemaat-sorusturmasindaki-is-insani-ile-antep-valiligi-ile-kuran-kursu-yaptiracak

    2. Bir haberde.
    Şimdilik! Erdoğan’ın diploma tartışmasını gündemden düşürecek hemşerisi Milli Güreşci
    Hamza Yerlikaya’nın, sahte diplaması gündemi meşgul ediyor.
    Aslında Karadenizliler için bunla peynir ekmek.
    Yeterki devletin tepesinde tokmak gibi duran bir hemşerin olsun.

    https://www.artigercek.com/haberler/akp-li-hamza-yerlikaya-nin-sahte-diploma-davasinin-karari-diplomasi-sahte

    Merak bu ya! Acaba “bu kadra açıkca ortalığa serilmiş yolsuzluklara” ve “tüyü bitmemış yetim hakki zikkimlananlara!”
    Din Alet Başkanliğının nasıl bir kalıp uyduracağı.

    • YouTube’da bu vidyoya rastladım:

      https://youtu.be/6tGbrFR7pcw

      açıp izledim türkiye’de 20 şubesi olan Justenglish dil kurslarının sahibinin Amerika’da satın aldığı 3 şubesi bulunan Harvard English İnstitute dil okulunun tanıtımını yapıyor.

      Demek ki, Sabah yazarının cuspik ingliş başlığıyla dalga geçtiği ya de reklamını yaptığı bu kurslara o kadar ilgi olmuş ki kursun sahibi amerikada 3 şubesi olan bir okul satın alacak kadar para kazanmış. türkler dünyayı çok hızlı fethediyorlar.

  3. Battı balık yan gider… Adına Diyanetmi dersiniz bilmem FAKAT bana göre tam bir din alet kurumu.

    Bu kurum! Kurani Kerim’in tevsirini dahı siyasete alet ediyor.

    Bir ülkede her konuda menfaat ve bencillik varsa.. o ülke insanlar’ide kendi menfaatler’i için bunu destekliyor iseler o ülkede insanları’de bir ileri on geri gider…

    Sudi Arabistan, sadece müslüman kendi vandaşlarından islam da zekat dünyada vergi olarak bilinen kanunu uyguluyor.
    Bakınız bu konuda kendi müslüman vatandaşlarına kul hakkı yedirmiyor.
    Yedirmediği için Allahda onlara maddi yönden zenginlik ve refah veriyor.
    Bizdeki Müslümanlık Siyaset ve siyasetcilerın menfaatları için kullanima sunulmuş islamlık ve insanlıkla alakası olmayan siyasetci dini.
    Bir kerece islam insanların Dini ve irkın dan dolayı Bizdeki gibi Adeletı çuvala koymuş Satlik Dini yasakliyor.

    Oysaki:
    Bizde özeliklede AKP döneminde Allahu Teâlâ’nın LĀNETLEDIĞI her şeyi AKP li din satıcı Tüccarlar’ına Din ALETI Başkanlığı aracılığı ile uyuglattıriyor.

    Islamada Faiz, israf Kul Hakki Yalan, iftira, Böbürlenme, Kendinden olmayanı Hakir Görme, Başka inançlara saldırma, vb,vb yasakları yazacak olsam sayfalar yetmez.
    Bunların hepsi, Aldatan ve Kandıranlar Partisi’nin tayyip cumhuriyetin’de şu an mevcüt ve zamanların REKORUNU KIRMIŞ vede kırmayada devam ediyor.

    12 ayın her gün ve 24 Saatı her ağzılarını açtıkça Ermeni, Rum, Yahudi, düşmanlığı ve hakaretler ile oy avcılığı yapanlar…
    Bunlardan aldıkları vergiler ve gene Düşman ilan ettikleri batılı devletlerden yüksek faizle borç aldıkları dolarlar ile başta ABD olmak üzere Dünyaya kendi yandaşları çakma mutahitlere Cami ve avlusunda 10 ca işyeri yaptıriyorlar.
    Bilmem burdaki normal yorumcular fark ediyorlarmı! Bu sitenın Õzel mudayım trollerınin haricinde yukarda özeliklerini yazdıklarım din tüccarları ne zaman Fehmi Korunun günlüğünde taptıkları liderlerinin yalnışından bahs edilse hemen kendilerinin melek sıfatını gösterme kurnazlığı ile yiğınla bilgi kirlilikkerleri ile sūslenmiş yorumcular ortaya çıkıyor.

  4. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı -UNDP- tarafından 2019 yılı verilerine göre yapılan değerlendirme sonucunda Türkiye ; İnsani Gelişmişlik Endeksinde ancak 59 ncu sırada kendine yer bulabilmiştir . İlk 35 içinde hiç bir müslüman ülke yoktur , bizim önümüzde ise 6-7 müslüman ülke vardır.
    Hz. Ömerden sonra islam aleminin bu güne kadar iki yakası bir araya gelmemiştir, geleceği de yoktur ! Çünkü islam alemi bunu hakediyor !
    Baki selamlar

  5. Fikir fakiri olanlar bir tartışmada kendi fikirleri ile üste çıkamayacağı için hasmının zaafları üzerinden saldırırlar. Fikirleri savunulması zor zaaflar-yanlışlar içerenler de aynı şeyi yaparlar.

    Cumhur ittifakı hasımlarını illet-zillet hatta vatan haini olmakla suçlamaya kadar vardırdığına göre, İstanbul yerel seçimini kaybettiklerinde ‘hiçbirşey olmasa bile mutlaka birşeyler olmuştur’ diyebildiklerine göre hem fikir fakiridirler hemde fikirleri pekçok yanlışlar içermektedir.

    Fakat buna rağmen ve ekonomi de oldukça kötü giderken seçmen desteği zayıflamakla birlikte dramatik bir şekilde azalmamıştır. Seçmen kararsızlığa yönelmiştir. İşte muhalefetin ders alması gereken de bu çelişkili durumdur. İktidarın fikir fakiri olduğu açıktır fakat muhalefetin de fikir zengini olduğu söylenemez.

    Türkiye orta zekalı kurnazların hüküm sürdüğü bir ülke olmaktan kurtulmak zorundadır. Zira uluslararası bazı gelişmelerin Türkiye’yi çok fazla hırpalama potansiyeli vardır.

    Bir sözüm de iktidarın dik durduğunu iddia edenlere. Dik durmak başka bir yatay referansa göre tanımlanabilir. Sizin referansınız nedir ki iktidarın dik durduğu sonucunu çıkartıyorsunuz. Ölçmeler yapıp gerçekten dik durduğunu teyid ettiniz mi? Yoksa göz kararı ile mi bu sonuca varıyorsunuz yada “sert demeçler!” sizi tatmin mi ediyor?

  6. Birçok yazar neler yazmış neler. A.Hakan ı pek okumam fakat, bugünkü yazısında çok güzel noktalara değinmiş, usulüne uygun yazmış. Ülkenin kanayan yaralarını pek bi güzel ortaya sermiş. Tebrik ederim gerçekten.

  7. Günlük hayatımızdan çok dersler çıkarmalıyız:

    Misal bir genç biri, arkadaş grubuna katılsa,

    Bu genci, Arkadaşları devamlı Dışlıyorlar, ötekileştiriyorlar siz olsanız bu arkadaş grubunda dururmusunuz!

    Natoya bağlı olan ABD ve diğer üyeler, Rusya Dehditine karşı kurulmuş Bir üyelik’dir.

    Nato antlaşmalara uymasa Türkiyeyi devamlı ötekileştirse, Türkiye Nato üyeliğinde dururmu?

    Devletler Arasında “SİYASİ LOBİ” vardır.

    “Rum lobisi”, “Ermeni lobisi”, “İsrail lobisi” gibi isimler:

    Bunlar eski parlamenterler oldukları için siyasi sahada tecrübeleri oldukça fazla politikacılardır. Bu yüzden arabuluculuk faaliyetini çok iyi başarırlar.

    Lobiler, bazen dış devletlerin menfaatlerini korumak için de kurulur ve faaliyette bulunur. Hatta bunlar, “Rum lobisi”, “Ermeni lobisi”, “İsrail lobisi” gibi isimler alabilmektedirler.

    Bu lobiler belli gruplar ve devletlerin menfaatleri için çalışırlar. Mesela rum lobisi Yunanistan lehine, Amerika Kongresinden karar çıkmasını sağlamaya çalışırlar. Aynı lobi, diğer taraftan da Amerikan Kongresinde Türkiye aleyhine faaliyetlerde bulunurlar.

    Arkadaşlar malasef haklı davamızı bile anlatamıyoruz. Heeeeey ABD, Heeeey AB Yanlış tavırlardır.

    Bizim’de lobi Faaliyetlerimiz kuvvetli olmalı.

    ABD veya AB Yöneticiler 1980 doğumlu daha sonra 2000 doğumlu daha sonra 2020 doğumlu olacak bunlar sizin Daha önce yaptığınız Antlaşmaları bilmez siz onlara anlatmalısınız siz anlatmasanız “Rum lobisi” haklı davanızı öyle bir anlatır ki onlar haklı olurlar.

    ABD Nato dağılmaması için bazı Tedbirler almış:

    Misal Türkiye ve yunanistan’ın Egede F16’ların “İT dalaşları vardır” Bunları boşa yaparlar Çünkü iki taraf’da silahları ateşlese birbirlerini vuramaz monitörde Bu “dost uçakdır vurulamaz” diye uyarı çıkar.

    F16 uçak, F16 Uçağı tanır NATO uçağı diye birbirini vurmaz.

    Bazı kendini bilmez yöneticiler gelip iki NATO üyesi birbirine saldırmasın Üyelik bozulmasın diye tedbirler alınmıştır.

    Eski Teknoloji S300 Füzeler neden sorun olmadı.

    https://www.amerikaninsesi.com/a/nato-ulkelerindeki-rus-yapimi-s300lere-tepki-neden-yok/4873781.html

    Peygamber efendimiz Yahudi cenazesi geçince ayağa kalkmıştır “O’da bir insan” Demiştir.

    https://kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/369/cenaze-gecerken-orada-bulunanlarin-ayaga-kalkmasinin-hukmu-nedir-?enc=QisAbR4bAkZg1HImMxXRn5PJ8DgFEAoa2xtNuyterRk%3d

    Not: Google’dan “Siyasi lobi” araştırması yapın.

  8. parti yöneticisi pof ünvanlı siyasetçi nüfusun bir bölümüne itlaf edilmesi gereken haşere sürüsü gözüyle bakıyor.
    islami araştırmaları kitapları olan biri kimin cenaze namazı kılınacağını kimin kılınmayacağını diyanete dikte etmeyi görev biliyor.
    kimi görev yaptığı üniversite camiasını fuhuş ile suçluyor.
    ne oldu bu ülkeye neden farklı bir fikre farklı bir ırka dine inanca veya inançsızlığa hoşgörüsüzlük.
    milleti birbirine düşürmekten mutlumu olacaksınız.
    akademik seviyeli insanların konuşmalarına çok daha dikkatli olması gerekmez mi.
    şu üç günlük dünya için yazık etmeyin bu ülkeye ve insanlarına.

  9. ekran ekran gezen yandaş akademisyenler var,
    hepsi aynı şekilde akp yi savunmaya çalışıyorlar,
    savunacak bir şey bulmakta zorluk çekildiğinden olacak,
    bunu ilgili, ilgisiz bir şeyleri kötüleyerek yapıyorlar.
    konuşma ne olursa olsun, laf ilk bir kaç saniyede 15 temmuza geliyor, fetöcüler diye başladılar mı mümkün mü durdurmak ya da konu bir şekilde chp ye getiriliyor, 50 yıl öncesinden başlamak üzere, moderatör istediği kadar konu bu değil desin. adamlar artık kötüleyecek ne bulsunlar iş, üniversiteleri kötülemeye kadar geldi. kimbilir nereye de gidecek?

    cennetin anahtarı kimsede yok diyor sayın koru, ben de gel anlat diyorum.
    bugün müslümanların en öncelikli sorunu, kibir değil mi?
    bir şeyleri daha iyi bildiğini sanmak,
    kendini daha değerli sanmak.
    ben inanıyorum, öyleyse daha hayırlıyım sanmak.
    bu inanan biri için teknik olarak doğru olabilir,
    amma ve lakin
    bunu ilk söyleyenin başına hiç te iyi şeyler gelmedi diye biliyorum.

    düşmanlık söylemi üzerine elimden geldiğince çokça yazıyorum zaten. herkesin yanlış bulması gerekirken bilakis farklı düşünenleri düşman görme, hain ilan etme, fetöcü olmakla suçlama çok okunan bir yazarın entellektüel olması beklenen okur kesiminde bile bolca yer buluyor. toplumun diğer kesimlerini hayal edemiyorum. insan zihni bozulabilir bir şeydir. birisi bir konuya takıntılı olduğunda ” kafayı bozdu ” derler. bazı lider ve siyasetçilerde böyle ne yazık ki.
    bir şeyleri düşman göre göre kafayı bozuyorlar ve geldiğimiz noktada herkes ve her şey düşman haline geliyor. daha dün sn bahçelinin tabipler odası için söylediği birbirinden galiz ifadelerini aktardım. yaşadığımız ağır pandemi de mevcut durumun halkın sağlığı ve kendini koruması adına halktan saklanmasın çağrısına verdiği tepkiler akıl alır gibi değil, hepsini devlet düşmanı olarak suçladı. devletin içinde konum aldığı güç ile tehdit etti. istediğini istediği gibi konuşabileceğini düşünen biri nasıl lider olabilir? bu, bu kadar kolay olabilir mi? sn bahçeli sıradan bir kişi mi? aklına eseni söylemek cahil insanların işidir.
    ebu cehil müslümanlara çok zarar verdiğinde sahabiler ismini değiştirmek istemişler ve pek çok öneri getirmişler, nazik, şefkatli hz peygamber sav ise ona ebu cehil adını kendi bizzat vermiş, çünkü insanoğluna haksızlık eden, toplumu bozan birine verilebilecek en ağır hüküm onu cehalet ile nitelemektir.
    insanların ve toplumların başına en büyük belayı cehalet açar.
    devletin en üst kademesinde bir düşmanlaştırma dili böyle olursa halka indikçe ne olur, her halkın içinde bir cahil kesim vardır bu gibi nefret ve ayrıştırma dili bu kesimlere yayıldıkça ne olur? doktorlara saldırılır, mühendislere saldırılır, hukukçulara saldırılır, farklı düşünen, hisseden insanlara da bu saldırılar yayılır ve toplum içinde yaşanamaz hale gelir. liderleri nefret dili kullanıyor, akademisyenleri kötüleyecek yer arıyor, basın şeytanlaştıracak kişiler arıyor öyleyse bu toplum nereye gidiyor?
    zaten insanların ekonomisi bozuk, zaten sağlıkları tehlike de, inançlar çıkarlara alet ediliyor ne olacak bu toplumun gidişatı?
    Nerelerden nereye geldik.
    Galiba artık kendimize gelme zamanı şimdi
    amma ve lakin
    kim akıl ediyor.
    ara ki bulasın…

  10. Yazinin basligi cok iddiali, icerikte basligi destekleyecek pek bir sey yok. Oysa biliyoruz ki; Cennetle muzdelenen bir kisim buyuk sahabeler birbirleriyle savastilar, onbinlerce insan oldu(Camel Savasi). Sahabeler birbirleriyle savastilar, yine onbinler oldu(Siffin Savasi). Hepsinde de sebep fikir ayriliklari idi, farkli fikirlere karsi tahammulsuzluk idi…

  11. Sayın Koru;
    Bu ülkeyi cahil insanların feraseti kurtaracak diyen biri dışlanması gerekirken maalesef üst bir göreve getirildi. Muhtaç akrabaya ve yakınına yardım etmeyi ifade eden ayeti akrabaya torpil olarak açıklayan canlı hala klavuzluk yapıyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Hal böyle olunca yazınızın konusu kimselerin yaptıkları kendilerince normal, bakınız bunları savununlar var. Yanlış yoldakilerin savunması da elbette yanlış olur ve sadece yandaşlar tarafından kabul görür. Takip edelim muhtemelen ilerde bu isimler de terfi edeceklerdir.
    Bir hikaye:
    Bir kurumda X şahsı müdürler değişse de her gelen müdür tarafından korunuyormuş. O kurumdaki birini bu durum çok sinir etmiş ve yakın dostlarına ben müdür olursam ona çekiştireceğim dermiş. Gün gelmiş bu kişi müdür olmuş ama X yine aynı pozisyonda işlerini yürütüyormuş. Yeni müdüre yakın dostu dayanamamış sormuş; müdür bey hani siz müdür olunca X’e çektireceğim demiştiniz deyince, müdür bey demiş ki;
    Yahu sizin yanınızda müdür olduğumu hissetmiyorum, X’in bir “müdürüm” deyişi var ki, o zaman müdür olduğumu hissediyorum demiş.

  12. Gösterdiğiniz ekranda 5kisi var. Birisi söylese, birisi başıylada olsa onaylarsa,
    Diğer 3kişi ne dedi? (En azından moderator)
    Hiç birşey söylemedilersede, söylemiş gibi de mi yapmadılar?
    Hiç birisi:”beyefendi ne söylediğinizin farkındasınız değil mi?” Diye sormadı, emin olmadıysa teyit etmediyse eğer,
    İşte benim için önemli olan kısmı tam burası olur.
    Yazarın dediğine katkı olarak birde şunu önemli buyorum:
    Bir unvan sahibi, ağzından çıkan cümleleri bağında bahçesinde mi söylemiş?
    Bir özel üniversitede, yada adına mı söylemiş?
    Bir devlet Üniv. Yada vakıf ü. Adına mı konusmuş?
    Bu bilgiler daha da önemli değilmi sizce?

  13. Yazınızı okurken yazının bu kısmında “‘Woke’ genel başlığı altında toplanan tahammülsüz bir kitlenin bozduğu entelektüel hava batı ülkelerini etkisi altına almış bulunuyor. “ sosyal medya araçlarının “WOKE” kültürünü nasıl beslediğini, bilinçli bir şekilde destekleyip büyüttüğünü göz önünde tutmakta fayda olduğunu düşünüyorum.
    Her akım, her ses birilerince sosyal medyaya konduğu an taraftar toplayabiliyor. Buna aşırı uç söylemeler dâhil. Üniversitelerin şirret yerler olduğu düşüncesi yabancısı olmadığımız bir “ahlaksız” söylem. Ama buna taraftar olanlar, ana akım denen kanallarda bunun dillendirilmesine içten içe seviniyorlardır. Unutmayalım bu ülkenin çoğunlu hala ana akım denen medyadan haber almaktadır.
    Medyascope.tv’de yoksulluk üzerine yapılan bir programda ülkenin bırakın internete, habere ulaşmasını halkın ekmeğe ulaşmakta ne tür sıkıntılar çekildiği dile getirildi. Adaletin zayıfladığı yerlerde suya, ekmeğe ve doğru bilgiye nasıl ulaşılabilir bunun yolları aranmalıdır.
    Birde yazıda bahsi geçen “Her sözü dinleyip en güzeline uyan insanlar” ayetinde sözün en güzelini nasıl tartıp biçip, seçeceğiz? İnsanların seçim dürtüleri de yukarıda bahsettiğim sosyal medya araçları vasıtasıyla sanırım manipüle edilebilir.
    Peki, ne yapmalıyız?
    Çok karamsar olmak istemem ama her şartta ve her ortamda “Makul’ün ve “Güvenilir” olanın seslendirilmesine olanak verilmeli ve buna sahip çıkılmalıdır. Çok olanlar ve bağıranlar değil tarihe kalanlar, makulü seslendirip insanlık vicdanını dile getirenlerdir hatırlananlar.

  14. Hassas, hem de çok hassas konular; içinde din diyanet ve insan; insanın şerefi, haysiyeti, namusu olan konular…her önüne gelen başkasının dini, imanı, ameli; haysiyeti, şerefi, namusu üzerinden -hele genelleme yaparak konuşmamalı, konuşamamalı.

    Çok haberdar değildim; Koru’da konuyu işleyince tam olarak ne olmuş, olmamış diye bir sörf yapayım dedim; ‘acaba Diyanet İşleri Başkanlığı konularıyla ilgili muhataplarına bir cevap vermiş mi?’ diye, göremedim.

    Y. Özdil bir yazısında ” bu diyanet Türk Milletinin diyaneti olamaz” dediği kadar din, diyanet ve Müslümanlar hakkında tahkir edici, dışlayıcı, nefret söylemi üreten bir çok yazısı ve söylemi olmuş halen de her fırsatta bu yaptıklarını yapmaktadır. Arada bir okurum kendisini ama; hazzettiğimi söyleyemem.

    Dua ile ilgili son söylediğini sonradan izlediğimde hem program sunucusunun ve hem de Özdil’in söyleminin, zımnen siyasi iktidara ile siyasallaşan(!) Diyanet kurumuna bir siyasi gönderme olduğuna kanaat getirdim. Bu, Özdil’in din ve müntesipleri ile on/lar/a ait değerleri hakir gördüğüne dair fikrimi değiştirmiyor.

    Özdil ve gibilerine, müminlerin aleyhine bu kadar malzeme sağlayan saik(ler), siyasi olarak sağ-muhafazakar iktidarlar ile her iktidara göre elbisesinin rengini değişen kamu kurumlar ile alanı din olan ve kendisine bir “resmi sınır” çizilen DİB’dir. Diğeri ise; Müslüman ülkeler Müslüman halklarının, dinini-diyanetini sahih kaynaklardan öğrenmesine, bundan onların mahrum kalmasına düzenleme getiren, yasak koyan; ehil din adamı ve kurumların oluşumuna kayıtsız kalan, yönetim şekli ister cumhuriyet, isterse monarşik olsun, devletlerdir. Tersi olsaydı, Özdil ve gibiler ne din-diyanet (dini yaşam) ile alay eder, belki hidayete ererdi ve nede Özdilgillere ahkam kesen, onları “darağacına” gönderecek dini otoriteyi kendinde gören unvanlı zevat peyda olurdu.

    Eksik olan neymiş: Dini otorite… Bunu dediğimden kimse “Dinsel devlet düzeni” ima ettiğimi çıkarmasın; çıkaranlara, devlet mefhumu ve işlevi hakkında İslam’daki ilk örneği olan ve Müslüman toplum adına İslam peygamberinin taraf olduğu ve yine tarihteki ilk “yazılı anayasa” gözüyle bakılan “Medine Vesikasını” incelemelerini ve İslam’ın azılı düşmanı olan Medine Yahudileri ile sözleşmenin en can alıcı maddesi “Yahudilerin dini kendine diğerlerinin de kendine” ilkesiyle ortak devlet kurulduğunu salık veririm. “Dini otorite” bunun neresinde?” diye sorulabilir.

    Şurasında: Mezkur devlette – Medine Şehir Devletinde- yapısında, işleyişinde, toplumun bütün kesimlerine uygulanan bir İslam Şeriatı yoktur, şu vardır; devlet anayasasına taraf olan kesimlere hem kendi dini, örfi hukuku uygulanmakta hem de biri diğerinin alanına müdahale etmemektedir. Devlet, dinsel alanı tanzim eden değil ve fakat dış etkilere/müdahalelere karşı savaş, ortak savunma, toplumun ifsatı(!), ekonomi konularını v.b. görev bilmekte ya da devlet tanımı bu işleyişi yapacak şekilde düzenlenmiş oluyor.

    Modern devlet -yapıları itibariyle- ne ile nasıl kurgulu ve işleviyle, himayesinde bulunan insan yığınlarını ne kadar mutlu yaşatmaktadır! Tartışılır..

    Tartışılacak bir şeyde, yukarıda paylaştığım yorumumda mükemmel olmadığım, eksiğimin, yanlışımın olacağı ve bu yorumumun akademik bir bir çalışma olmadığı, sadece şahsi değerlendirme ve görüşüm olduğudur.

    Saygıyla…

    (saygı ve ihtiva ettiği değer hepimize çok gerekli).

    • Hasan bey burda vaktiyle taksimde ezanı ıslıkladılar diye bizi kışkırtmaya çalıştığınız daha dün gibi hatırımızda; bu sefer de ortamı din elden gidiyor, namus belası bilmem ne diyerek dolduruşa getirmek istiyorsanız kusura kalmayın, bizim o işlere karnımız tok! Tam da taksim camisi açıldı açılacakken yani…

      • O tarihte yazdıklarıma karşılık özür beyan etmiştim, demek sizden kabul gömemiş.. bir de bugünkü yorumuma dipnot niteliğinde şunu da eklemişim: -ağzım yanmıştı, bu kez üfleme gereği duydum- ‘Tartışılacak bir şeyde, yukarıda paylaştığım yorumumda mükemmel olmadığım, eksiğimin, yanlışımın olacağı ve bu yorumumun akademik bir bir çalışma olmadığı, sadece şahsi değerlendirme ve görüşüm olduğudur’ diye…size yaranmak gibi bir derdim yok lakin aynı fikirdeyim H.Gayret bey.

        Hasan Günay
        12 Mart 2019 At 09:13
        Lafı hiç evirip çevirmeden dün ve önceki gün bu siteden, ezanı ıslıklama konusuna bir okurun yorumuna cevaben bodoslama daldığımı; ancak yaptığım hataya, diğer medyada ve burada, Sn. hamza akyol’un uyarısıyla uyandığımı itiraf etmeliyim.

        Olayın bütün diğer yanlarını bir kenara bırakarak ”ezana ıslık’’ özelinde, olmayanı olmuş gibi görerek bir iftiraya ortak olmanın ve onu buradan diğer okurlara tepkimi de ortaya koyarak, onları da olumsuz etkilemenin, dünden beri iç sancısını çekiyorum.

        ”Bir topluluğa olan nefretiniz sizi onlara adaletsiz davranmaya sevk etmesin’’ mealindeki ayet-i kerimesinin mucibince, beni buna; İslam’a mesafeli olduğunu buradan bildiğim sn. hamza akyol’u vesile kılarak uyandıran Rabbime hamd ediyor, Hamza bey’e de minnetimi sunuyorum.

        Bu minvalde bu sitede olumsuz etkilediğim ve gıyabında aleyhte davrandığım toplum kesiminden de özür diliyor, bununla da yazdıklarıma tekzibimi sunuyorum.

        hamza akyol’un dün uzun uzadıya ilettiği yorumunun bir kısmına eleştirel yaklaşman gerekiyor; özellikle ‘’Allah’ın vasıflarını üzerinde toplamak’’ ve benzeri yakıştırmalar (zinhar, şahsen onaylamam söz konusu olamaz, hatta şirk olarak nitelerim) ve benzeri üzerinden bu gibi ifadeleri mesnet yaparak, toplumun diğer kesimini (Müslüman toplumunun genelini) isnat etmesi gibi…ama bu, bugünün konusu olmasın.

        Yorumu Cevapla
        hamza akyol
        12 Mart 2019 At 12:20
        hasan bey merhaba! size olan saygımı artırdınız. kendinize iyi bakın.

        Yorumu Cevapla
        H. Gayret
        12 Mart 2019 At 13:26
        Hamza beye katılıyorum; ama iyimser bir temkinle tabi hasan bey..:)

        Yorumu Cevapla
        Bernar
        12 Mart 2019 At 12:27
        Erdem, güzel ahlak, güzel insan vasıfları hep birlikte bir araya gelmişler. Onların insanın içini ısıtan, insana iyimserlik veren bu buluşmasına satırlarınızda tanıklık etmek ne hoş, ne özlenmiş duygudur, tarifi güç, sayın Günay. Çok içten saygılar ve selamlar.

        ……………….

        (Seçim ertesine kadar yorum yazmak istemediğimi söylemiştim, isteğim korunuyor, bu biricik istisna olarak kalacak.)

        Yorumu Cevapla
        Uğur
        12 Mart 2019 At 13:30
        Hasan ben de teşekkür ederim size.”Biz yanlış yapmayız,yaparsak ta cehenneme kadar savunuruz “nefsi arkaplanının revaçta olduğu bu zaman diliminde,dindarlık iddiasındakilere unuttukları,hiç unutulmaması gereken bu örnek vicdan sancısını hatırlattığınız için.

        Yorumu Cevapla
        Uğur
        12 Mart 2019 At 15:50
        Hasan bey.Önceki yorumumda size olan “bey”hitabım “ben”diye çıkmış. Tabletteki akıllı yazılımın hatasıdır.Dikkatimi şimdi çekti.Düzeltir,özür dilerim.

        Yorumu Cevapla
        H. Gayret
        12 Mart 2019 At 16:31
        O zaman da “hasan bey de teşekür ederim size” gibi bozuk bi cümle çıkıyor ortaya; böyle kalsın daha iyi! ama özrünüzü geri almanıza gerek yok:)

        Yorumu Cevapla
        Nurdan
        12 Mart 2019 At 17:25
        Bizim Hasan bey ve Hamza beyler gibi insanlara ve yorumculara ihtiyacimiz var.
        Ikisindende Allah razi olsun.
        Ayricada Hasan beyi, bu güzel açıklamalarindan dolayde tebrik ediyorum.

  15. doğruyu ve yanlışı harmanlayan bir yazı varsa bana kalırsa bu yazıdır.
    yahya özal beyefendiyi ilgilendiren kısmına karışmıyorum kendi dilediği gibi yanıt verebilir.
    ben kendimi ilgilendiren kısmına cevap yetiştireyim.
    insan izanına kötülük yapmak isteyen biri inançlı biri ise işe din ve bilimi ayırarak başlasın. “inançlı” birine sormak isterim
    din kimin?
    bir sahibi var elbet.
    peki bilim kimin?
    onun sahibi yok mu?
    bilimi insanlara öğreten kim?
    bilimdeki buluşlar kimin vesilesiyle oluyor?
    aklı izanı olan bir “inançlı” din bir şey, bilim bir şey diyebilir mi?

    kuran neden elifle başlamaz ve neden “b” ile başlar?
    bunu anlayan ilim ile b-ilimi ayırmaz, ayıramayacağını bilir.
    bilim yağmurun nasıl oluştuğunu açıklar ama yağmur yağdıramaz diyen biri bilimin yağmur yağdırma gibi bir işi olmadığını da bilmeli, bilgi yardımı ile yağmur bombası yapılır, ama hayatta hiç bir şeyin garantisi olmaz, çünkü bir şekilde isabet eden yorumunuzdaki gibi kesinlik yoktur, sonsuz sınırsız bir olasılık vardır. meteoroloji yağmur yağacak demez zaten, olasılık bildirir, yağmur bekleniyor der, gerekli şartlar oluştu, sonuç alınabilir duruma geldi demektir bunun açılımı. bir jeolog deprem yer, gün, saat veremez ama şartların oluştuğu bilgisi ile bir beklentiyi açıklayabilir.
    izmir için şartlar oluşmuş olabilir ama yağmur nanay ise bu şartlardan birinde değişiklik olduğu içindir, yine bilimsel bir karşılığı vardır. yıllarca yağmur duasına çıkılıp tek damla yağmur düşmeyen yerler için dua hazretleri nanay mı diyeceğiz bu durumda???
    bilim bir keşif alanıdır, su 100 derecede kaynar bu kesinlik verir, ama bu böyle söylendiği için değil, böyle olduğu içindir. inan biri buna sünnetullah der.
    yine inanan biri için-bunun altını çiziyorum, farklı düşünenler hedef alanımda olmadığı için- din de, ilim de, bilim de yüce yaratıcının sünnetullahını kendi şartları içinde açıklamaya yardım eden enstrümanlardır, birini diğerinin yerine koymaz, hepsi kendi alanında değerlidir. bilimi kötülemek kişinin izanındaki bir eksikle açıklanabilir.
    din de ilimde bilimde tamdırlar, çünkü sahiplidirler, onları anlamada, değerlendirmede eksikler olabilir, henüz keşfedilmemiş olabilir ama bu onları kötüleyebileceğimiz anlamına gelmez. bu yanlış anlayış zaten bugün müslümanların bu ilimsiz bilimsiz halini, teknoloji fukaralığını açıklıyor maalesef. yeraltından petrolünü çıkarmak için “”kafirin”” bilimine ihtiyacı oluyor, aslan payını da onlara veriyor.
    insan anlamadığını kötüler, anladığında ise hayran olur.
    şahsen ben yüce Allahın dinine de, ilimine de, bilimine de hayranım, inceliklerinin bir fanıyım.

    burda karşı çıkılması gereken din-ilim-ve bilimin bir şeylere alet edilmesidir.
    yorumlarda bunun altı çizilmiştir. aylarca kurak geçen zaman diliminde adı sanı olmayan yağmur duası meteorolojinin yağmur yağacak dendiği zamana denk getiriliyorsa ve bu da ya yağmayabilirdi gibi nispeten hayli düşük bir ihtimale dayandırılıyorsa müslümanların bugün içinde bulunduğu bu ilimsiz-bilimsiz hali anlamak zor değil derken haklıyız değil mi?
    bırakın dini- bilimi dua bile bir zamanların makbul hoca efendisi tarafından ekranların önünde milyonların şahitliğinde, evlerine ateş düşsün diye bir şeylere alet edilmedi mi?
    duayı küçümsemeye engel olmanın yolu başka bir şeyi küçümsemekten geçmez, yanlış ellerde her şeyin yanlış kullanılabileceğinin anlaşılmasından geçer. dua bile yanlış kullanılabilr değil mi?
    kendi içinde güzel ve iyi olan şeyleri değil, bunları kendi çıkarları için kullananları hedefe koymak gerekir, lakin biz nelerle uğraşıyoruz.
    selamlar uğur bey.

      • Yinede biz ikinizin yorumlarınıda okumuş olduk, bilgilendik, memnun olduk, umarız okuyanlara faydası olmuştur.
        Bir pencerede ben açayım. İnsanlar zannedildiği kadar dirençli, kuvvetli, herşeyle aklı sayesinde başaçıkabilir “değildir”.
        Bir yudum duaya da, bir nefes ezan sesine de, bir bebenin viyaklaması fıykırışlarına da, ve hatta belki de komşu karısının “körolası helimee, tavukların benim fidanları yediler, allahta seni bildiği gibi yapsın” feryadına bile muhtaçtır belki de..
        Bırakın yatırdan koca beklesin, ezandan üniversite.
        Önemli olan o üniversiteyi kazanıp prof unvanını hakettiği gün, bütün bu günkü yaşadığı mız absürt olayların, birilerine kul köle olup kendi insanlarına kursun sıktıranların, kardeşi kardeşe kırdıranların saltanatının son bulmasını dileyelim.

        • Yamacılık yaparak hata sahibinin hatasını büyütüp egosunu daha da fazla şişirtmek ve farkına varamadığı hatasında ısrara sürüklenmesine vesile olmak sizin için hiç iyi bir hal değildir sayın C.Merdan.
          Bir kere Didem Hanım,neresinden tutsam tel tel dökülecek yorumunda yorumumu çarpıtmakla işe başlıyor.Kullandığım şu “Gerçek şu ki BİLİM,HAYATIMIZA YOL ÇİZEN,VERİLERE DAYALI SÜREKLİ GELİŞMEKTE OLAN ÖNEMLİ BİRŞEYDİR,
          ama herşeyi bilen durumunda olmadığı gibi” cümlesini gözlerden kaçırarak (sırf üstün çıkacağım diye başkalarını yanıltmak hiç iyi bir haslet değildir) bilimi küçümsediğim sonucunu çıkartıp ve benim kullandığım benzer sözcüklerle ve tanımlarla bana bilim tarifi yapma garabetine düşüyor ve daha da garibi bu düştüğü çarpıklığın farkına bile varamadan çok büyük bir eleştiri yaptığını sanıyor.

          Yahya bey’in kullandığı şu “yağmurun nasıl oluştuğu bilinen bir şeyken koca koca adamların duadan medet ummalarıdır” ifadesi kastını aşan bir cümle olabilir düşüncesiyle yorumumda ona yönelik ifadelerimi aşırı kullanmak istemedim.Yahya Bey’in bahsettiğim beyanını esas alarak halihazırda bilimin her şeyi izah etme konumunda bulunmadığını örnekleme kabilinden verdiğim içinde “argoda olumsuzluk,yok manasına gelen nanay” kelimesini bilim için kullanmışım gibi
          -maalesef Didem Hanım- başka bir beyan çarpıtma yoluna gidiyor.(Bu arada “yıllarca yağmur duasına çıkılıp tek damla yağmur düşmeyen yerler için dua hazretleri nanay mı diyeceğiz bu durumda???”cümlesinde geçen yıllarca yağmur duasına çıkılıp ta tek damla yağmur düşmeyen yerin neresi olduğunu ispatlamasını Didem Hanım’dan beklemek te hakkımızdır.) Yukarıda bahsettiğim gibi Yahya Bey’in alıntıladığım ifadesi beni cevap yazmaya iten temel saikti.Yahya Bey’in bu beyanını iyiniyetle ifade aşırılığı olarak yorumlamak istedim.Bu sebeple somutlaştırarak üstüne gitmek istemedim.
          Ancak bilimi tanrı yerine koyan,bilimi tanrılaştırarak şirke düşen bir zihniyet te var günümüzde.Yorumum da esas olarak bu zihniyete cevap olarak yazılmıştı.
          Şimdi bilimi tanrı yerine koyan bir zihniyete hitaben yazılmış bir ifadeden çocukça
          “bilim yağmurun nasıl oluştuğunu açıklar ama yağmur yağdıramaz diyen biri bilimin yağmur yağdırma gibi bir işi olmadığını da bilmeli.” çıkarsamasına ulaşan ve alakalı alakasız bir sürü lüzumsuz malûmatı cevap diye önüme koyan birine ben nasıl birşey anlatabilirim.

          Didem Hanım’ın metnindeki yanlışlarının hepsini ele almaya zamanım yok örnek kabilinden sadece sıralı birkaç cümlesini değerlendirmeye almakla yetineceğim.

          Didem Hanım’ın “din de, ilim de, bilim de yüce yaratıcının sünnetullahını kendi şartları içinde açıklamaya yardım eden enstrümanlardır, birini diğerinin yerine koymaz,” bu cümlesi doğruymuş gibi görünen özellikle din ile bilimi aynı kefeye koyması itibariyle de yanlış bir cümle.”birini diğerinin yerine koymaz” ibaresiyle aslında bilim ve din aynı kefeye konulmuş oluyor,oysa bilim ve din aynı statüde değillerdir.BİLİM AYNI ZAMANDA deneme,yanılma yollarını da kullanarak daha doğruya ulaşma yolunda sürekli ilerlemekte olan ve her yeni gün üstüne artı değerler katan,geçmişte doğru dediğine günümüzdeki eriştiği bilgilerle yanlış dediği hiç te az olmayan bir değerler sistemidir.

          “bilimi kötülemek kişinin izanındaki bir eksikle açıklanabilir.”cümlesini bilimi kötülemediğim için Didem Hanım’ın izanındaki eksiklik olarak açıklayabiliyorum.

          “din de ilimde bilimde tamdırlar” halihazırda bilim tam değildir,her geçen gün üstüne ilave bilgiler katarak ilerleyen bir sistemdir.İlim ise Allah’ın katında tamdır,insanların katındaysa oldukça eksiktir.

          Kasas suresi 78.ayette Karun dedi ki “innemâ ûtîtuhu ‘alâ ‘ilmin Bu bana ancak bendeki bir ilim dolayısıyla verildi.” örneğinde görüldüğü gibi ilim var,ilim var.Burada Karun’un tanrılaştırdığı ilim onun için bir şirk sebebi olmuş ve helakine yol açmıştır.

          Didem Hanım’ın bir öfkeye binaen cevap olsun diye yazdığı metni neresinden tutsan tel tel dökülüyor,her birine uzun uzadıya cevap yazmaya ise vaktim yok,işin doğrusu aynı zamanda bu bana abesle iştigal olarak ta görünüyor.Ancak şu kadarını söylemeliyim ki,sizin gibi yanlışlarını doğru gösterme pozisyonundaki yamacılar polemiksever bu arkadaşımızı gaza getirip farkına varmadığı yanlışlarını doğru sanma şeklindeki daha büyük bir yanlışa sürüklüyorlar.

          • osmanlının yükseliş döneminde bilim nasıldı ve çöküş döneminde bilim ne hale gelmişti kıyaslaması yapabilecek zekalara yol açalım, bugün ne yazık ki en gelişmiş silahları olanlara sapanla cevap vermek zorunda bırakılan insanlar böyle bir anlayışın sonu işte, tartışma olabilse iyi olurdu
            özellikle 78. ayeti ne denli yanlış anladığınızı açıklardım mesela, lakin geldiğimiz noktadan bir şey çıkmayacak.
            men çe guyem tamburem çe guyed
            diyeyim aynı şekilde madem, en doğru haliyle.

          • Öfke baldan tatlı,sonuçları itibariyle de ağudan zehirlidir;tâbisini sersemletir,abuk sabuk konuşturur,yanlış şeyler söyletir Didem Hanım.Bir önceki gün Yahya Beyle aynı konuda (aslında farklı şeyleri yazmış olmanıza rağmen) yazmış olmanız ona yönelik eleştirimi üzerinize alınıp sahiplenmenizi,yine yazdıklarımı size yönelik hakaretmiş gibi algılamanızı ve bu doğrultuda illa da birşeyler yazacağım dürtüsüyle ayrı telden tambur çalma durumuna düşmenizi gerektirmezdi.Birşeyleri muhakeme edebilmemiz için öncelikle söylenenleri doğru anlamak gerekir.Ben bilimin tanrılaştırılması zihniyetine karşı yazmışım,siz yazdıklarımı çarpıtarak tuhaf tuhaf şeyler yazmışsınız.Hele bir de izansızlık nitelemeniz var ki,tam evlere şenlik.

            Bence siz biraz başka şeylerle uğraşın,kafanızı bir toparlayın.Sonra sakin kafayla neler yazmışım bir daha okuyun,sonra kendinizinkileri de bir daha okuyun derim.(Dün yanlış ifade etmiştim,bugün Türkçeye geçmiş doğrusuyla noktalayayım) böylelikle “ben ne söylüyorum tamburam ne çalıyor!”sözüyle de muhatap kalmamış olursunuz.Ha unutuyordum;naçizane tavsiyem bir de yamacıların gazına gelmeyin.Vesselam.

      • yorumcu arkadaşım,
        hangi bir yeri düzeltsem,
        baştan alayım bari.
        yazılanı bana dönük bir hakaret olarak almadım, siz nazik birisiniz, neden hakaret ettiğinizi düşüneyim ki.
        üstelik hakaret olunca ben o düzeye neden tenezzül edeyim, hakarete cevap vermem ki. dolayısıyla ortada böyle bir dürtü yok.
        yazdıklarınızı sakin kafayla okudum,
        bilimin tanrılaştırılması zihniyetine yazdıklarınıza katılmıyorum.
        bilimin tanrılaştırılması zihniyetine bilimi kötüleyerek karşı olmanızı yanlış buluyorum bunu ifade ediyorum. bilimi kötülemediğinizi söylüyorsunuz ama yaptığınız bu.
        belki bunun farkında değilsinizdir,
        hem düşündüklerimiz ve yazdıklarımız aynı olmaz bazen.
        belki ifade güçlüğü çekiyorsunuzdur.
        sıra sizde, sizde sakin kafayla okuyun derim.
        neysem amacım elbette sizi kırmak olamaz.
        neden olsun?

        • din bir inanç sistemidir. bilim labaratuvar gözlemlerine dayanır. bilim insanlarının bize sunduğu her şey labaratuvardaki gözlemlerinden mi ibarettir? bilim yorumdan tamamen arındırılamıyacağına göre yorum kısmına inanç diyebiliriz sanırım. işte bu inanç kısmını dindarlara kapatamazsınız ya da siz de inancı bilime karıştırmayın yani bilimsel yorum yapmayın.

          bu yorum nasıl oldu?

        • Ben ne söylüyorum tamburam ne çalıyor.Didem Hanım üstteki yorumunuz beni uğraştıracak kadar yanlış düşüncelerle dolu.Anladım ki yazacaklarımı anlama pozisyonunda değilsiniz.Ben polemik sevmem,bana göre değil bu.

          • yazdıklarınıza bakıp, yazacaklarınızı anlama pozisyonunda olmamak ne yazık dedirtmeyecek,
            ben polemik severim uğur bey, çok işe yarar.
            bilir bilmez ahkam kesmenin karşılığı her zaman polemiktir, ötesine geçmek mümkün olmaz.
            selamlar.

    • Pekala!O halde biraz daha somutlaştırayım:

      Benim yazdıklarımı hedefe alan yorumunuz şu cümleyle başlıyor:”doğruyu ve yanlışı harmanlayan bir yazı varsa bana kalırsa bu yazıdır.”
      Yani benim alttaki yazımın oldukça yanlışlar içeren bir yorum olduğunu sert bir girişle vurgulayarak yorumunuza başlıyorsunuz.Altındaki paragrafta geçen “çünkü bir şekilde isabet eden yorumunuzdaki gibi kesinlik yoktur” ifadesiyle de yazımın neredeyse tamamını çöpe göndermiş oluyorsunuz(Bu konuda H.Gayret ve yan karakterlerinden başka size destek çıkan okuyucu olacağını sanmıyorum).

      Aslında bu çıkışınızın temel sebebi “bilimi kötülediğim” yönündeki zannınıza dayanıyor.Yukarıda da bahsettiğim üzere eleştirinizin temelini ‘benim bilimi kötülediğim’ kanaati üzerine kuruyorsunuz.Ve bu kurgunuzu dile dökebilmeniz için de eleştirinize konu olan yorum metnimdeki “Gerçek şu ki BİLİM,HAYATIMIZA YOL ÇİZEN,VERİLERE DAYALI SÜREKLİ GELİŞMEKTE OLAN ÖNEMLİ BİRŞEYDİR,ama herşeyi bilen durumunda olmadığı gibi” cümlesini görmezden gelmeniz gerekiyor,haliyle böyle yapıyorsunuz ve böyle yapmakla da bu şekilde o metni okumayan veya dikkatlice okumayan birini yanıltmış oluyorsunuz.

      Esasen belirtmiş olduğum ‘sizin atladığınız vurguma dikkat edebilseydiniz hışımla başladığınız yorumunuzu da muhtemelen yazma ihtiyacı hissetmeyecektiniz’ kanaatindeyim.Ancak sonradan bu durumu vurgulamış olmama rağmen siz hala kendi yanlış anlamanızı kabul etmiyor ve bu durumunuzu da kamufle etmek üzere benim yazımda aslında bilimi kötülediğimi savunuyor ve ısrarla da bunu bana kabul ettirmeye çalışıyorsunuz.Niye kabul edeyim;bilim kötü birşey değildir ki;bilim iyi birşeydir,hem insanlık gelişimi için önemli ve değerli birşeydir.

      Yukarıda da belirttim o yorumu yazmamın temel saiki Yahya Bey’in kullandığı “yağmurun nasıl oluştuğu bilinen bir şeyken koca koca adamların duadan medet ummalarıdır” cümlesidir.Benim asıl anlamadığım,duayı küçümseyen,”yağmur oluşur ve yağar” diyerek yağmurun yaratılışını bilim kisvesi altında naturalizm dogmasına havale edip dini ve dini bakış açısını alaya alan bir zihniyete karşı,iman getirdiği bilimin yağmuru oluşturan bir gücünün bulunmadığını belirtmem sizi niye bu kadar rahatsız ediyor,işte budur.Elinizi nefsinizin “ne olursa olsun,diren!”baskısından kurtarıp vicdanınıza koyarak bir sorun bakalım,bu meseleye ne cevap verebilecek!

      Meteorolojinin tahmin yaptığını elbette ben de biliyor ve söylüyorum;eşşek değiliz herhalde!Ancak konu yağmurun yağış sebebi olması münasebetiyle yorumumda özel örnek olarak seçtiğim üzere uzun yılların istatistiksel bilimsel verileri göz önüne alındığında İzmir’de yağışın en bol yağması gereken Kasım ayında uydu görüntüleri ve diğer bilimsel tespitler kapsamında bir-iki gün öncesine kadar meteorolojinin yağacağını söylediği yağmurun yağmamasını her şeyi bilime bağlayan zihniyete birebir yaşadığım,şahidi olduğum canlı bir karşı örnek olarak getirmemi ve onların her şeyin üstünde yücelttikleri bilimin her şeyi bilen olmadığını belirtmek ve kafalarını zonklatmak için özellikle seçtiğim “bilim hazretleri nanay” ithafından yazımın bütünlüğü gözardı edilerek bilimi kötülediğim sonucuna nasıl varıyorsunuz ve buna binaen hiç bilmediğim))))),zır cahili olduğum))))) bilgiler veriyorsunuz,ben bunu da anmayabilmiş değilim.Pardon,şimdi hatırladım,o kadar izansız vurgulamasını boşuna yapmadınız ya,değil mi?
      
Devam ediyorum:”insan izanına kötülük yapmak isteyen biri inançlı biri ise işe din ve bilimi ayırarak başlasın. ” bu nazik cümleden kastınız benim “din,bilimi önemsemez,hafife alır,kabul etmez” fikrini savunduğumu belirtmek ise,ben böyle bir düşünce içerisinde değilim,ne yazdığım aşağıdaki yorumdan ne de bugüne kadar yaptığım hiçbir yorumdan böyle bir sonuç çıkartamazsınız.Yukarıdaki yorumda da bahsettim BİLİM,HAYATIMIZA YOL ÇİZEN,VERİLERE DAYALI SÜREKLİ GELİŞMEKTE OLAN ÖNEMLİ BİRŞEYDİR,ama herşeyi bilen durumunda da değildir ve yine söylüyorum;bilim,”dua yağmura sebep değildir” düşüncesiyle “yağmurun nasıl oluştuğu bilinir” örtülü cümlesiyle,bilimselliğe kutsallık atfeden birine karşı da, “yağmur yağdırmaya gücü yetmeyen” cümlesini hak ettiği ölçüde söyletecek kadar da herşeyi yapma kudretini haiz bir sebep değildir.

      “inançlı” birine sormak isterim” ile başlayan paragraf yukarıdaki açıklamalarım doğrultusunda tamamen ıskartadır,çünkü temeli yanlıştır,o yazdıklarınızın benim yazdıklarımı bertaraf eden bir nedenselliği ve bu münasebetle de bir muhataplığı yoktur.
Yalnız şu yine bana izansızlık iltifatıyla başlayan “aklı izanı olan bir “inançlı” din bir şey, bilim bir şey diyebilir mi?”cümlesini anlayabilmiş değilim,izansızlığıma verin lütfen;din ile bilim aynıdır demek istemiyorsunuz herhalde?

      Yine “kuran neden elifle başlamaz ve neden “b” ile başlar?
bunu anlayan ilim ile b-ilimi ayırmaz, ayıramayacağını bilir.”cümlesindeki benim eblehliğim vurgusunu istisna tutarsak diğer kısmın garabet olduğunu söylemek durumundayım.Bu konu çok izah ister,çok ta vakit alır ve birçok yönüyle ikimizi de aşacak boyutları olan bir meseledir değerli arkadaşım.Ancak şu kadarcığını kısaca vurgulayayım:Bilim,tam olarak ilimi karşılayan bir kavram değildir.BİLİM AYNI ZAMANDA deneme,yanılma yollarını da kullanarak daha doğruya ulaşma yolunda sürekli ilerlemekte olan ve her yeni gün üstüne artı değerler katan,geçmişte doğru dediğine günümüzdeki eriştiği bilgilerle yanlış dediği hiç te az olmayan bir değerler sistemidir.İlim ise,anbean ilerleyen çok boyutlu,birçok dalı bulunan bilimin bütün doğrularını da kapsayan bir üst bilgi alanıdır.Örneğin;bilimi esas alan bilimsel denilen değerlendirmelerde din,sanatın (mimari belki istisnadır) ilham eseri olan resim,müzik,şiir,roman,sinema gibi birçok dalı,rüya yorumları,astroloji gibi alanlar bilim kategorisinde değerlendirilmez,ancak bunların tamamı ilim kategorisine girer,bu ilimlere vakıf ehil kişilerin ürünleri de hakikat bilgisine ulaşmada muhatabına göre veri kabul edilebilirler.

      Artık yoruldum Didem Hanım,metninizin neresini tutsam elimde kalıyor,izah istiyor.Ancak ben bir süredir hastayım,uykusuzluğum ve başka meşgalelerim de var,kusuruma bakmayın,bu sebeple daha fazla yazamayacağım.Yukarıda C.Merdan’ın yorumuna da birşeyler yazmıştım.Daha ötesini kurcalamak istemiyorum artık,burada bırakacağım.

      Son söz:Önce anlamak lazım.

      • selamlar, uğur bey,
        ben sağlık sorunlarınız olduğunu bilmiyordum,
        öncelikle sizin için acil şifa dilerim.
        ayrıca sizi kırdıysam özür diliyorum.
        daha iyi olduğunuz bir zamanda,
        belki farklı bir payda da,
        yorumlaşmak üzere.
        sağlıcakla kalın.

  16. Bilgi ve Ahlâk
    Eskilerin bin bir zahmetle kıyısına kırıntısına ulaşabildiği bilgi, tarih boyunca zihinlerden taşlara, taşlardan kağıtlara, kağıtlardan bilgisayar yongalarına nakşedilerek günümüzde milyonlarca kitabın istiflendiği kütüphanelerde elimizin altında, internet ortamında parmağımızın ucunda istifademize sunulmuştur.
    Bilgi aktarımının formal ana yöntemi olan tedrisat, neredeyse bütün zamanlarda ve toplumlarda öncelik-sonralık ilişkisi içerisinde basamak basamak tırmanılan bir bina olmuştur. Her adım öncekinin tahkimi sonrakinin hazırlığıdır. Hazım eylemidir tedrisat evveliyatla. İyi hazmedilmeyen her şey gibi bilgi de araza sebep olur. Her harfi her kelimeyi ulaşılmak istenilen bütünün inşasında yerine, yerli yerine oturtmak, zihni berrak tutmak, suları bulandırmamaktır amaç. Arı duru sularda insan hakikat avcısı iken bulanık sularda malumat insanı avlar.
    Usul, bilgiyi zarflara koyar, etiketler, sunumunu da -zarf- içinde yapar. Öz ve biçim, mana ve lafız, zarf ve mazruf birbirinin düşmanı, örtüsü değil tamamlayıcısıdır.
    Aracısız ulaşılan malumat öncelikle ilme olan-olması gereken saygıyı azaltmıştır. İlim hakikat binasından koparılmış zarfından çıkarılmış hasımlara fırlatılan taş parçasına dönmüştür.
    Bilen, bir soruya cevap vereceği zaman aklın parmakları ile zarfın kapağını açar içinden çıkardığı mazrufu ilim masasına yayarak delili ve senedi ile hakikat duvarında yerine koyar. Şerh haşiye geleneği beyhude bir kendini tekrar eylemi değil bilgi parçasının nereden gelip nereye gittiğinin, hangi bütünün bir parçası olduğunun göstergesidir. Bu gelenek yahut yöntem yeni bilgilere ulaşmayı, yeni fikirler üretmeyi engellemez, aksine eğer bir atılım olacaksa bu işlenmiş zemin üzerinden olabilir ancak. Teknolojik icatlarda, yöntemlerde de bu böyledir. Yapılan bir buluş on yıllar içinde birbirini takip eden küçük değişikliklerle daha kullanışlı hale getirilmekte, eldeki malzeme mükemmelliğinin sınırlarına ulaştığı bir zamanda yeni bir icat yahut yöntem bulunabilmektedir.
    İlim ilim bilmektir
    İlim kendini bilmektir
    Sen kendini bilmezsin
    Bu nice okumaktır

    Demekte hepimizin bildiği bir şiirinde Yunus Emre. İlme sahip olmakta amaç insanın kendini bilmesidir. Çünkü “Kendini bilen Rabbini bilir” Rabbini bilen ise hayatın anlamını kavramış olur.
    Tabiat bilgileri dediğimiz fizik. Kimya , matematik, astronomi yahut tıp gibi ilimlerle uğraşan insan teki dinin özelde İslam dininin alanı dışına çıkacak bir yola mı girmiş olur? Bu soru yüzyılımıza ait bir soru değildir. Çok çok 19.yy sonları ile 20.yüzyılın hemen başında Renan Müdafaanameleri ile neredeyse bütün boyutları ile tartışılıp rafa kaldırılmış bir sorudur. Günümüzde çeşitli hastalıklar, kalkınma ve gelişmişlik problemleri karşısında dini ve din adamlarına yönelik eleştirel tutum bilgi temelinden ziyade ahlâki bir düşüklüğe dayanır. Din ile bilimi yarıştırmak aleme kuşatıcı bir bilgiyle bakamamanın sonucudur.
    Diğer bir sapma da Kur’an’ı Kerim’in bazı ayetlerinin, özellikle tefsirinin inanların tamamı tarafından bilinmesi gerekmediği, bilinmesinin mahzurlu olduğu yönündeki dini ilimlerle meşgul olduğu iddiasında olan bir kesimin tutumudur. Cehaletin insanların imanını kurtarması garabeti bir yana, saklanan yahut sakınılan bilgi üzerine bir inanç inşası ahlâki olmaktan uzaktır. Mushaf’ın hiçbir yerinde bu ayetlerin Peygambere, yakınlarına yahut belirli bir sınıfa indiğine dair ima yolu ile bile ulaşılacak bir bilgi yoktur. Hiç şüphesiz burada bir çok ilime vakıf olmayı gerektiren ayetlerden hüküm çıkarma eylemini kastetmiyoruz.
    Okunması ve iman edilmesi murat edilen bir kitaptır Kur’an.
    Bu minvalde “Bilim insanlığın sonunu getirecek” gibi soyut cümlelerle arızalar üzerinden bilim eleştirisi, kavram olarak “bilim ”in haddi zatında “kötü” olduğu zannını uyandıracak tezcanlı belirlemeler doğru değildir. İnsanı ve tabiatı-doğal bilimleri yaratan ve başıboş yaratılmadığını bildirmek için insanoğluna din vaz eden aynı Allah olduğuna göre bu bilgilerin çatışması mümkün mü? Kötü olan bilgi değil ameldir. Var olan bilginin açığa çıkması belki ertelenebilir ama sonsuza kadar engellenemez. Yapılması gereken temel sabitelerimiz üzerinden bilginin peşinde olan ve kullananın insanın Kur’an ahlâkı ile ahlaklanmasıdır.
    Dünyaya gönderilen insanın cismen, ilmen ve fikren temasta olduğu şeylere ait olan bilgilerin tabii bir saik ile merak edilip araştırılması altında yatan kanun ve kurallarının bilinmek istenmesi fıtri bir gerekliliktir. Bu tecessüs neticesinde kazanılan hasılanın iyiye veya kötüye kullanılması insanın cüz-i iradesine bırakılmıştır. Ademoğlunun bilgi ile elde ettiği gücü kötüye kullanarak felaketlere yol açmasını engelleyecek şey nedir? Kur’anı Kerimde istismara sapan bu insanı şöyle tarif eder. “Bunlar Haktan yüz çevirdiklerinde dünyada fesat çıkarmak, harsı da nesli de helak etmek için koşuştururlar. Oysa Allah fesadı sevmez” (2/205). İnsanı, nesli ve ekini bozmaktan alı koyacak olan ahlâktır. Ancak ahlâk sahibi bin insan ifrata ve tefrite kaçmadan elindeki imkanı hayır yolunda kullanır.
    “.. Adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emrede(n); hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklaya(n)…” (Nahl 90) İslam ahlâkı ile mücehhez bir insan bilginin getirdiği gücün sarhoşluğuna ve azgınlığına düşmez. Bilgiyi nimet bilip Rabbinin rızası doğrultusunda neslin ve ülkesinin ıslahı için kullanır.

    Not: Bilgi ve kıvrak zeka hakikatle buluşmayınca siyasi görüş çerçevesinde ekonomik ve sosyal olaylar olduğundan farklı gösterilebilir yahut yazanın kendi istediği bir sonucu işaret ediyormuş gibi anlatılabilir. Oysa “Kuru ekmek yiyorlarsa aç değildirler o zaman” sözü ile “aslında ekonomi çok kötü ama olta ile boğazda balık avlayarak şu an aç kalmaktan kurtuluyorlar” saptaması aynı ayarda.

  17. Merhaba Fehmi Bey. 54 yaşında bir mühendisim ve ömrüm boyunca her şeye karşı tarafsız kalma çabası içinde oldum (artık ne kadar becerebildiysem!). Bu yazının doğrudan konusu olmayan ama içinde geçen, hatta neredeyse tüm insanlar için geçerli olan bir ifade ile ilgili görüşünüzü merak ediyorum. Bir ara bunu da değerlendirip görüşlerinizi bir yazınıda aktarırsanız çok mutlu olurum.
    Yazınızda bahsettiğiniz ayrılıklar, kamplaşmalar, düşmanlıklar… Bunu bir sebebi de yaygın olarak kullandığımız ve insanları kategorize eden dil olabilir mi? Müslüman Düşünür, Türk Aşçı, Ermeni Şarkıcı, Karadenizli Türkücü, Fransız Siyasetçi, Amerikalı Bakan, Alman CEO, Malatyalı Müsteşar, Rus General, Zenci Boksör, Hollandalı Antrenör…

    • diğerlerinin tamamında haklisiniz ama Müslüman gerçekten düşünür’dür. yani Müslüman denince ince eleyip sık dokuyan, her işi düşünerek bir hikmete binaen yapan, düşünmeden bir söz bile söylemeyen ‘insan’ anlaşılır. eski insanlar saçma ve anlamsız bir şeyle karşılaştıklarında bunun hikmeti mucibesi nedir diye sorarlarmış, ben şahsen duydum bir iki defa. ALLAH bani onlardan eylesin.

  18. bu yaziniz anlasilabilseydi. bu yaziyi yazmaniza gerek kalmazdi. bu yazi ancak gelecek nesiller icin yazilmistir. simdikiler maalesef akil tutulmasi yasiyorlar. ne derseniz deyin boş. Diyalektik ‘mugalata” Şeytan ın silahıdır.

    • Dur yolcu! «Diyalektik ‘mugalata” Şeytan ın silahıdır.» demişsin de; onu elinden çekip almaya ne dersin? Evrimleşmek herkesin hakkı biliyorsun…

  19. 1-İslam tahammülsüz bir din değildir.Müslümanlar da tahammülsüz insanlar olamazlar.Işid vb.zihniyetler de tahammülsüzlük ortamlarında filizlenip dünyayı bulandırıyor,insanlık huzurunu bozuyorlar.Oysa İslamı tebliğ eden Hazreti Peygamber’in örnek hayatı müsamaha üzerine kurulu.Medine’ye hicret sonrası oradaki çok farklı unsurlardan oluşan toplumu birleştirmesinde de bu anlayış yatıyor.Ali Bulaç’ın şu yazısının https://alibulac.net/2020/12/09/ali-bulac-devlet-hakim-olmayi-birakmali-hakem-olmali/ hem müsamaha anlayışının nasıl bir sonuç doğurduğunu göstermesi ve hem de günümüzde de huzurlu bir toplum birlikteliğinin sağlanma yollarını göstermesi münasebetiyle kaçırılmayacak nitelikte bir yazı olduğu hatırlatmasıyla okunmasını tavsiye ederim.

    2-Dünkü yorumları çok geç okuma fırsatım oldu.En çok ta Yahya Bey’in yorumuna takıldım.Bu tür doğruyu yanlışı birbiriyle harmanlayan yazılara birkaç söz söylemezsem kendimi hiç rahat hissetmiyorum.

    yahya özal 17 Aralık 2020 At 14:33
”Dua etmek Allah’ın işine karışmaktır. Ne olacağını nasıl olacağını planlamış yaratıcı, üç beş kişi dua etti diye (ki içinde göstermelik o guruba katılanlar da var) planını niye bozsun?…duanın gereksiz bir eylem olduğunu anlatmamızı siz de dert etmeyiniz.Asıl dert edilmesi gereken yağmurun nasıl oluştuğu bilinen bir şeyken koca koca adamların duadan medet ummalarıdır…”

    Önce örnek mahiyetinde birkaç ayet vereceğim:
    “De ki: Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! “Furkan 77
    “Eğer kullarım sana beni sorarlarsa, şüphesiz ki ben onlara çok yakınım. Dua edenin duasına, her zaman karşılık veririm. Öyleyse kullarım da benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki, doğru yolu bulabilsinler.”Bakara 186
    “Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir! “Mü’min 60

    Yahya Bey’in dediği gibi yağmurun nasıl oluştuğunu bilim bize anlatıyor da,o bilim -ne yazık ki- bize bir türlü yağmur yağdıramıyor.İyi biliyoruz ki,bilim bize yağmur yağacak dediği için yağmur yağmıyor.Bilim ancak elindeki verilere göre yağmurun ne zaman yağabileceğini tahmin ediyor.Bu tahminleri ise bazan tutuyor,bazan da tutmuyor.
    Örneğin;meteoroloji biliminin tespitlerine göre İzmir ilinin en yağışlı aylarından biri Kasım görünüyor.Yine meteoroloji bilimine göre yılın en yağışlı aylarından Kasım ayında metrekareye ortalama 93,7 ml.yağış düşmüş olması gerekiyor.Ancak bu Kasım ayı İzmir’de tamamen yağışsız geçti;yani bizim yüce bilim hazretlerinin tespitleri nanay!..
    Yine meteoroloji biliminin tespitlerini -ne zaman yağmur yağacak beklentisiyle- sürekli gözetliyorum.Bu dönemde Kasım ayı ve Aralık ayının ilk haftasına tekabül eden zaman diliminde 9-10 gün sonraya ilişkin meteorolojinin yağışlı gösterdiği günlere 1-2 gün kala,o tespitler geçenki yağmura kadar hep akamete uğradı ve bizim yağmur bulutları yağmur beklentisi içinde olanlara nanik yaparak yerini güneşli günlere terkedip terkedip gitti.Gördük işte bilimi de,sonuçlarını da.

    Gerçek şu ki bilim,hayatımıza yol çizen,verilere dayalı sürekli gelişmekte olan önemli birşeydir,ama herşeyi bilen durumunda olmadığı gibi,yaptığı da genellikle sadece bir durum tespitinden başka birşey değildir.Duayı küçümseyenler bilimin de yağmur meydana getiremediğinin ve yağdıramadığının farkındadırlar herhalde.Aksini iddia eden varsa,buyursunlar,dünyanın bütün meteorologlarını,fizikçilerini,kimyacılarını,jeologlarını hepsini birleştirsinler,yanlarına bizim Mahfi Eğilmez’i de katsınlar ve istediğimiz zaman istediğimiz yere ihtiyacımız olan yağmuru yağdırsınlar da görelim ve haklarını teslim ederek kendilerini alkışlayalım.Ama boş lafa karnımız tok;işte yağmuru yaratan, insana meydan okuyarak soruyor,buyursunlar da cevap versinler:
    “İçtiğiniz suyu hiç düşünmez misiniz?
    Onu bulutlardan siz mi indiriyorsunuz; yoksa onu indiren biz miyiz?
    Dileseydik onu içilmesi mümkün olmayan tuzlu, acı bir su yapardık. Öyleyse şükretmeniz gerekmez mi?”Vakıa suresi 68-70

    Yine Yahya Bey’in şu cümlesi:”Ne olacağını,nasıl olacağını planlamış yaratıcı, üç beş kişi dua etti diye planını niye bozsun?.”
    Adam Fawer’in ‘Olasılıksız’ isimli su gibi akıp giden meşhur bir romanı var.Okumayana tavsiye ederim.Kitaptaki anlatılan,gelecekteki olayların gelişimine ilişkin ihtimal hesapları,kader konusunu insan zihnine oturtmada güzel bir örnek sunuyor.Bir olaydan kaynaklı onlarca,yüzlerce,binlerce sebebe bağlı onlarca,yüzlerce,binlerce ihtimaller gelişebilir ve her ihtimalin tetikleyeceği geleceği etkileyen,değiştiren çok farklı zincirleme yeni olaylar,gelişimler ve birçok durumu çok farklı etkileyen reaksiyonlar oluşabilir.Bu ihtimallerin her biri Yaratıcının bildiği kader kitabında yazılıdır ve her ihtimali de Yaratıcı bilmektedir,ancak bu ihtimallerden birine bağlı sebep harekete geçtiğinde,o sebebe bağlı ihtimal ve onunla reaksiyon halindeki diğer olaylar kaza edilmiş olur.Herhangi bir olaya ilişkin duanın yapılmamasıyla gerçekleşecek olan bir ihtimal de,samimi duanın yapılmasıyla yerini daha olumlu ihtimale terkeder ve bu haliyle de kader sayfasında yazılı hükmünü icra etmiş olur.Yaratıcının kendisine muhtaç olan türlü yaratıklarının yakarmalarını onların ihtiyaçlarını karşılamak için görünmez bir sebep kılmasını görmeyenlerin,gözleriyle göremedikleri için o olayların bu sebebe (yani duaya) bağlı olmadığı şeklindeki yorumları ancak kendilerinin bir yanılgısıdır.

    Kur’an’da günahlara tövbe edilmesi de yağmur yağdırılmasının sebeplerinden gösterilmiştir.Örneğin;
    “Dedim ki: ‘Rabbinizden bağışlama dileyin; çünkü O, çok bağışlayıcıdır.Üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin.’Nuh Suresi 10-11
    “Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe edin ki, üzerinize bol bol yağmur göndersin ve gücünüze güç katsın.”Hud Suresi 52.

    Tövbe,bağışlanma dileme de bir hatadan dönme ameliyesidir.Örneğin tabiatın HAK AŞIMLARIYLA talan edilmesi de bir günah eylemidir.Bunun tövbesi ise,yapanın yaptığı işin yanlışlığının farkına vararak ondan dönmesi,örneğin ormanları tahrip etmek eyleminden vazgeçerek vermiş olduğu zararları telafi etme yoluna gitmesidir.Bu dönüş eylemi bu olaya bağlı örneğin yağmursuzluğun bitimine de sebep olur.Bitkiler,hayvanlar da kendi ihtiyaç dilleriyle ihtiyaçlarının karşılanması için yine dua etmektedirler.
    İnsanların,bitkilerin,hayvanların her türlü duası bir rahmet vesilesidir ve küçümsenecek şeyler değildir.Kimin duasının kabul olacağını da ancak Allah bilir.

    • Diyanet kurumu ve başkanlığı saygınlığını koruyabilseydi, yağmur duası için yapılan eleştiriler ya hiç olmazdı yada tek tük olurdu.
      Diğer yandan DİB’nın talimatıyla tüm camilerde yağmur duası yapılmasında bir samimiyet eksikliği olduğu açıktır. Hele zaten yağmur mevsimine girilmişken.
      Sorun şu ki Kuran (gerçek din) itibar kaybına uğramaz fakat halk geleneksel din ile muhatap olur. Geleneksel dini değerler ise hiçbir dönemde olmadığı kadar zayıflatılmış ve itibar kaybına uğratılmıştır.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız