Kamu yararına olan bilgi ‘gizli’ tutulamaz; tutulursa onu açıklamak değil saklamak suç olmalıdır…

14

Sağlık bakanlığı çevre kirliliğinin bazı hastalıklarla ilintisini tespit etmek amacıyla bir proje başlatmış ve bununla bir üniversitenin ilgili bölümünü görevlendirmiş. Üniversite adına araştırmayı yürüten grup, Kocaeli, Kırklareli, Edirne, Tekirdağ ve Antalya’da yaptığı kapsamlı çalışmalar sonucunda ‘analiz edilen örneklerin yüzde 17.3’ünün mevzuatın verdiği oranların üzerinde pestisit katıntısı içerdiğini’ tespit etmiş…

Kanser yanında kısırlık ve üreme bozuklukları dahil pek çok başka rahatsızlıkların altında da bu konunun etkisi bulunması demek bu.

Bakanlık, yapılalı hayli zaman olmasına rağmen araştırmanın üzerine yatmış, herhangi bir çalışma başlatmamış…

O araştırma grubu içerisinde yer alanlardan biri siz olsanız, bulgularınızın yetişkinlerle birlikte çocukların sağlığını da tehdit eden sonuçlara yol açtığı bilgisini kendinize mi saklarsınız, yoksa bunun daha geniş kitleler tarafından bilinmesini sağlayacak biçimde mi davranırsınız?

Grup üyesi Bülent Şık, aylar geçtiği halde bakanlığın sessiz kaldığını görünce, bir gazeteye, çalışmalarından ve vardıkları bulgulardan söz etmiş…

Dün bir mahkeme “Göreviyle ilgili belgeleri açıkladığı için” Şık’a 15 ay hapis cezası verdi.

Şaka değil, gerçek bu.

Oysa ‘millet adına’ karar veren mahkeme, önüne gelen davayı reddettiği gibi, halk sağlığını tehdit eden bulguların kamuoyundan gizlenmesi konusunu ‘suç duyurusu’ yapabilirdi.

Reklam

Yapsaydı daha doğru davranmış olurdu.

Bizde ‘gizli bilgileri açıklama’ ciddi bir suç olarak kabul ediliyor; bununla ilgili yasalar var ve en sıkı biçimde de uygulanıyor. Oysa, bu olayda olduğu gibi, ‘gizli bilgi’ kanuni gerekçesi arkasına sığınılan konuların çoğu, herkesi çok yakından ilgilendiren ‘bilinmesinde kamu yararı bulunan’ bir bilgi olabiliyor…

Hastalığa yol açan şartları saklamak değil açıklamak kamunun görevi değil midir?

Aynı günlerde ABD’de

Türkiye’de ‘gizli bilgi’ iddialı davanın görüldüğü şu günlerde artık ‘başkanlık sistemi’ ile aramızda yeni bir benzerlik daha oluşmuş olan ABD’de de, bir kamu görevlisi, Beyaz Saray’da geçici görevle bulunduğu bir sırada gözlemlediği bir dizi yanlışlığı kamuoyuyla paylaştı. Açık ettiği ‘gizli bilgilerden biri’ de, Donald Trump’ın gelecek yıl yapılacak başkanlık seçiminde rakip partiden karşısına çıkması muhtemel adayı kampanya sırasında kirletebilecek bir konu için Ukrayna devlet başkanı Vladimir Zelensky ile görüşmeler yürüttüğü bilgisiydi.

Kamu görevlisi bu bilgiyi açık ettikten sonra ABD karıştı. Daha önce de Trump’ın başkanlıktan azledilmesini gerektirecek bir soruşturma açılabileceği birkaç kez gündeme geldiği halde, onların hiçbiri herhangi bir sonuç doğurmamıştı; ancak bu kez Temsilciler Meclisi açık hale gelen bu ‘gizli bilgi’ ardından konuyu daha ciddi ele alma eğilimine girdi.

Trump bile ‘gizli bilgiyi’ açıklayanın üzerine gitmeyi fazla göze alamadı. 

Amerikalılar bu tür gizli bilgileri açıklayan kişilere ‘whistleblower’ (düdük çalıcı) diyorlar. Daha önce, 1970’lerde, Vietnam Savaşı ile binlerce sayfalık bilgiyi kendisini gizleyerek New York Times’a (NYT) sızdıran bir kamu görevlisi ve yayıncı kurum yargılanmış, ancak mahkeme davayı reddetmişti. Daha sonra, FBI’ın ikinci adamı olduğu uzun yıllar ardından deşifre olan birinin verdiği bilgilerle Richard Nixon’un başkanlıkta sonunu getiren Watergate yayınlarını sürdüren Washington Post gazetesi de yargı eliyle aklanmıştı.

Reklam

Medyaya tepki farklı sebepten

Daha ilgi çekebilecek bir gelişme, NYT gazetesinin Trump’ı zor durumda bırakan konuyu gündeme taşıyan kamu görevlisinin kimliğine dair bazı bilgileri (CIA mensubuymuş, bir ara Beyaz Saray’da görev yapmış) haberinde kullanması üzerine yaşandı. Gazetenin okurları da dahil kamuoyu ‘gizli bilgileri sızdıranı’ değil, kamu yararına bir konuda gözlemlerini paylaşan o kamu görevlisinin ‘gizli kalması gereken’ kimliğine dair bilgileri yazdığı için NYT’ı suçladı. Sosyal medyada “Artık NYT okumayalım” kampanyaları açıldı.

Önceki Vietnam Dosyası ve Watergate Skandalı yayınları için açılmış davaların akıbetinin ne olduğu bilindiği için olacak, ne yönetim yargıya başvurabildi, ne de yayınları durdurmak amacıyla yargı kendiliğinden harekete geçti.

Hiç kuşkusuz doğru olan hukuki tavır ABD’de sergilenendir.

Yönetimde bulunanlar bazı yaptıklarını kamuoyundan saklamak isteyebilir, belgelerin üzerine ‘gizli’ damgası da vurabilir; ancak saklanan bilgilerin bilinmesinde kamu yararı varsa, onların yayını engellenmez, engellenmemelidir.

Bir devletin başkanı (Trump) bir başka devletin başkanını (Zelensky) seçimde karşısına çıkacak rakibinin aleyhine kullanabileceği kirli bilgileri derlemek üzere devreye sokmak ister ve bunun için konumunu kullanmaya kalkarsa, esas soruşturma konusu onun bu davranışı olur.

Nitekim Amerikan Temsilciler Meclisi de onu yapmakta.

Türkiye’de görülmekte olan Bülent Şık’la ilgili davada mahkeme ceza verdi, ancak bu nihai bir karar değil. Kararın daha temyiz süreci var. Umarım, artık ‘başkanlık sistemi’ne geçtiğimiz göz önünde tutulur ve benzer sisteme sahip bir ülkede yaşanmış -yaşanmakta olan- davalar göz önünde bulundurulur da, temyiz sürecinde karara bu gözle yaklaşılır.

Doğru olan yaklaşım budur çünkü.

ΩΩΩΩ

14 YORUMLAR

  1. MİLLİYETÇİ. MÜSLÜMAN.
    Ben yaşamımda bunların ikisini, baz aliyorum.
    Bana göre milliyetçilik, Türkiyeli veya Türk olmamdan dolayı gurur duymak, ve başka irklari küçuk görüp onlara hakaret edip, SALDIRMAK değil.
    Bilakis değişik ırklarla bir Türkün arkadaş ve akrabalığının saygı ve önemini onlara yaşayarak,anlatarak ve gene değişik “IRKLARIN” birlikte nasil bariş ve huzur içinde! “YAŞAYABILECEĞINİ” Türk olmayanların TÜRKLERE güvenini sağlamak.
    Bu konuda fanatık MILLIYETÇIYIM ve hata yapmamaya özen gösteriyorum. Çünkü, onların Türkleri öcü gibi görmesi ve bilmesını istemiyorum…!!!!!
    Eskiden Yabancılar çocuklarını korkurtmak için Türküler geliyor diyerek korkutuyormuşlar…

    Müslümanlığıma gelince, KUR-ANİ KERIMİ kendime rehber etmeye gayret ediyorum.
    Çevremdeki yaratılanları YARATANDAN DOLAYI, din irk ayrımı gözetmeksizin severim, insan olmalarinada saygı duyarım.
    Ayricada Müslüman olmayanlara İslamın savaş değil Bariş dini olduğunu hem yaşayarak hem uygulayarak göstermeyi kendime rehber etmektende zevk alıyorum.

    Birde, kendilerini MÜSLÜMAN ve muhafazakar olarak tanitan Adelet ve Kalkinma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisinin. Cizgilerine bakalım.

    Bu partilerin liderleri ve yaverlerinin
    söylemleri ve uygulamalarina şöyle bir göz atalım.
    Sonuncudan başlayalım, DEPREMDEN rant elde etmek için söyledikleri yalanların, attikları iftiraların.
    Dinle, Imanla, Adaletle ve milliyetçilikle uzaktan yakindan alakalari olmadiğinin “1” NUMARALI DELILERIDIRLER.
    Birisi DIN satark fakir fukara çocuklarınin genç yaşta kara toprağin bağrina vermek için. Şehitlik edabiyati yaparak milleti uyuturken diğeride, vatan millet, edebiyatı yaparak gene fakir fukara cocuklarini(KARDEŞİ KARDEŞE) birbirlerine düşman ettirip hayatlarina son verdiriyor.
    Eğer bunlar MUSLUMAN VE MILLIYETÇI ISELER. O zaman BIZLER NE OLUYORUZ?

    O zaman birileri, YALANI,söyleyen, İFTIRAYI atan, ISRAF eden, DEVLETIN MALINI ve YETIM HAKKI YIYENLER, ve bunlara oylari, ,kalemleri ve sözleri ile destek olanlarin..ISLAM ve MILLIYETÇILIKLE, NE KADAR bağdaştiğini ve ahirette ki yerlerini acıklasin.
    Allah-u Tââla insanlari değişik irklarda yaratmiş, ve birbirleri ile iyi geçinmelerinide emir ediyor.Hic bir irk birinden üstün değil.

    Bu nedenlerden dolayı Bizim başimizdakiler Dürüstlükte Üstün olabiliyorlarmi? Hayir.
    Olmadikları için, durustleri kendi ADALETLERI ile yargiliyorlar.
    Demekki! Bülent Şık gercek bir MUSLÜMAN VE MILLIYETCILIĞIN yani sira iyide bir insanmiş
    Kendisinden Allah razi olsun.

    • Nurdan abla biliyorsun ben de irkciyim ve olcumuz bellidir; ustunluk takvadadir, yani guzel ahlaktadir… Bizler turk irkinin diger toplumlardan daha guzel ahlakli olduguna inaniriz ve bu sebeple atalarimizla da yasayanlarimizla da ovunuruz. Devletbaskanimizin bm deki konusmasini dinlerseniz oradaki cakallarin arasinda nasil bir insanlik abidesi gibi durdugunu da gorebilirsiniz. Devlet beyin ne buyuk bir insaniyet timsali ve fedakar bir vatan evladi oldugunu da yer gok biliyor elhamdulillah… Kimi mankurt ve soysuzlarin karalamasiyla da buyukluklerinden bir sey kaybedecek degillerdir. Optum…

  2. Bizde ‘gizli bilgileri açıklama’ ciddi bir suç olarak kabul ediliyor; bununla ilgili yasalar var ve en sıkı biçimde de uygulanıyor. Uygulanıyor da adamına ve konuya göre değişiyor bu uygulama. Örnek khk’lı iseniz her türlü özel bilgileriniz çarşaf çarşaf ifşa edilebilir, gizli bilginiz kalmaz, berat ve takipsizlik alırsınız, açıklayan hakkında suç duyurusunda bulunursunuz dikkate alınmaz. Bunları benden bizden daha iyi bildiğimizden de eminim. Vesselam ne hukuk günlerine kaldık.

  3. bülent şık olayı ve istanbul depremi ile ilgili durum, türkiye ve türk halkının akp-mhp kliği açısından hiçbir öneminin olmadığını tekrar, tüm çıplaklığı ile ortaya koyuyor.
    – Tıpkı 300 madencinin ölümü karşısındaki tavırları, tren kazalarındaki tutumları gibi, tıpkı tecavüze uğrayan çocuklar karşısındaki tutumları gibi…
    – bunlar için, türkiye, türk halkı, herhangi bir insan, herhangi bir canlı (ağaç da dahil), herhangi bir duygu (insanlık, vicdan gibi duygulardan bahsediyorum.), herhangi bir din, herhangi bir ahlakın hiçbir önemi yok.
    – Bunlar, en ufak insani haslete bile sahip değiller.
    – En sıradan, en vahşi insanın bile, bir çocuğun acı çekmesi karşısında bir hassasiyeti olur fakat bu klikte bunların eseri yoktur. bunlar “oh olsun” diyecek kadar insanlıktan uzaktır.
    – Türkiye, suçluların ödüllendirildiği, suçsuz masum insanların cezalandırıldığı bir ülkedir.
    – Türkiye, ahlaksızlığın iyi, ahlakın kötü kabul edildiği bir ülkedir.
    – Türkiye, insanlığın kötü, insanlık dışılığın iyi kabul edildiği bir ülkedir.
    – Ancak yukardaki durum, sadece akp-mhp kliğinin hatası değil.
    – Fehmi korunun bu konuyu gündem yapması bile tesadüftür. Fehmi koruda bile, insanların iyiliği için uğraşan birisinin ceza almasının bir önemi yokken, bu ülkede iyi birşeylerin olmasının imkanı var mı?
    – Bu ülke sadece akp-mhp kliği tarafından kirletilmiyor. bu ülke fehmi koru gibi, kanaat önderlerinin aslında doğrular konusunda, iyi ve iyilik, ahlak gibi konularda, doğru bir yaklaşımı, doğru bir hassasiyeti olmadığı için kirleniyor.
    – Yani, daha önce de defalarca yazdığım gibi, bizim iyi anlayışımızın evrensel formda bir karşılığı yoktur. Bizim hak anlayışımız, gerçek hakkı kutsamıyor. bizim doğru anlayışımız, gerçekte doğruya denk gelmiyor. Bizim adalet anlayışımız gerçekte adil değil. Bizim ahlak anlayışımız gerçekte ahlaksız.
    – gerçekte doğru ile yanlışı, ahlaklı ile ahlaksızı, iyi ile kötüyü ayırabilecek kültürel kodlardan fersah fersah uzağız.
    – Eğer öyle olmasaydı, bülent şık olayı, fehmi korunun tesadüfen konusu olmaz, yer yerinden oynardı.
    fakat fehmi koru bu konuyu tesadüfen seçti. “basının artık okunmadığı” konusunu da seçebilirdi.
    – Karar gazetesine bakıyorum: köşe yazarlarının öncelikleri şunlar: “islamın görünürlüğü problemi”, “kerbelayı hatırlamaya müsait miyiz?”, “molla, yeniçeri yanlısımıydı?”, “bu yılın en seksi erkeği kim olsun”.
    Diğerleri de bunlardan çok farklı değil.
    – “Halk sağlığı” cümlesini kullandığımızda insanlar için “grip, nezle hastalığı” ile ilgili bir konu gibi geliyor. Oysa burda insanların hayatları var. yaşlı-genç, kadın-erkek, çocuk- bebek ve hatta doğmamışlar dahil. Bunların karşısında, bu ülkenin aklı, vicdanı olması gerekenler, mollalar yeniçerileri mi destekledi meselesi ile uğraşıyor. Bunlarla uğraşan bir adamın ahlakı olabilir mi? vicdanından bahsedilebilir mi? dinininden bahsedilebilir mi?
    – Ben, dini hassasiyetim olduğunu iddia edemem. ama benim hassasiyetsizliğim, bunların hassasiyetinden daha fazla dindar. Kundakdaki bebekler ve hatta doğmamış çocuklar da dahil, binlerce kişinin ölümü gibi bir gerçek var ve bunlar kerbela derdinde.
    – Şimdi, böyle bir ülkede, bütün suçu akp-mhp kliğine yüklemek işin kolayı.
    – Bu ülkede insanlık yok, vicdan yok, ahlak yok, din yok.
    – İnsanların kendilerini dindar, ahlaklı, iyi, vicdanlı diye görmeleri bu gerçeği değiştirmiyor.
    – Ülkede, vicdanın harekete geçmesi gereken durumda, molla, yeniçeri olayları hakkında yazıyorsan; ahlakın harekete geçmesi gerektiği durumda, kerbela konusunda yazıyorsan, dinin yaşam bulması gereken, dinin doğru anlaşılması gereken zamanda, şeyh bedreddinin din düşüncesi yerine, bedreddinin sosyalist olmadığını kanıtlamaya çalışıyorsan, adaletin önemli olduğu dönemde, adaletin tesisi için değil, mağdurlardan A ya da B için yazıp, diğerlerini es geçiyorsan bu ülkede adaletsizlik olur, ahlaksızlık olur, bu ülkede vicdansızlık olur, bu ülkede din yanlış olur, bu ülkede haksızlık olur.

    • Yazınızı okurken nedense ortaokul 1.sınıf anılarım canlandı.Bir yabancı dil öğretmeni vardı,bireysel veya sıra dayağı halinde fena halde döverdi.Bir de Türkçe öğretmeni vardı;O da fiske vurmazdı ama 40 dakikalık dersin mutad en az 10 dakikasını biz öğrencilere veya topluma saydırmakla geçirirdi; söyledikleriyse,bana öbürkinin dayaklarından daha beter gelirdi.Diğer derslerde de olurdu böyle öğretmen davranışları,ancak bunların ki kadar yoğun olmazdı.Evdekilere birşey çaktırmazdım ama geceleri de uyku tutmazdı; zamanla alışkanlık mı peydah etti ne,sonraları benzer olayları umursamaz oldum.Bu toplumun çoğu ferdinde bu psikolojik baskı etkisi yok mudur Hamza bey?

      10 yıllık darbelerin şekillendirdiği Devlet babanın baskı kültürü yok mudur mesela bu toplumun genetik kodlarında?Mahallede,yazları Kuran kurslarında,askerde,belki ailede benzer baskı ortamları yaşamadık mı?Bu kadar baskıya maruz kalmış bir topluma benzer baskı dürtüleriyle saydırsanız ne yazar sayın yazar?Bu aynı sebebin aynı sonucu doğurması gibi birşey olur sanırım.

      Öncelikle yetiştiğimiz kültürün bizde de şekillenen olumsuz kalıplarını yıkıp,devam ettirmemekle , başkalarına yansıtmamakla belki de en sağlam adımı atmış olacağız düşüncesindeyim.

      Hamza bey siz,sıklıkla güzel düşünce açılımları içeren ve yeni düşünce açılımlarına yol açma özelliği taşıyan yazılar yazıyorsunuz.Fakat arada bir bugünkü gibi içinde anlamlandıramadığım,haklı olduklarınızın yanında,haksız bulduğum,özellikle kişilere yönelik tuhaf çatmalar da barındıran kokteyl mahiyetinde diyebileceğim enteresan yazılar da yazıyorsunuz.Örneğin Fehmi beye yönelik bir önceki eleştirinizi de anlamlandıramamıştım.Mesela bugünkü Bülent Şık yazısını tesadüfen yazdığı varsayımınızın objektif bir dayanağını gösteremezsiniz bence.Sanırım belli periyotlarda
      Fehmi bey’e sebepsiz çatma gibi bir ihtiyaç hasıl oluyor sizde ve bugün de öyle bir dönemdesiniz.

      Fakat bence haksızlık ediyorsunuz.Belki sayın yazar sizin arzu ettiğiniz ölçüde bir projektör tutmuyor. Ama hakkını verelim ki şu karanlık günlerde genişçe bir meydan açmış,hergün o meydana elinde bir mumla geliyor ve bizlere de adeta “getirin birer mum da siz koyun,meydanı mumlardan oluşan bir ormanla aydınlatalım”diyor. Birçok yazarın yaptığı gibi kendi mahallesinde kendi başına oynayıp gülmeyi de tercih edebilirdi.Böylesi bir zamanda verdiği bu değerli hizmetin karşılığı bu şekilde bana göre haksız ve sebepsiz çatmalarla verilmemeli düşüncesindeyim.

  4. Böylesine ağır ve tehlikeli sonuçları olan raporun ; oldukça uzun bir zaman kamuoyundan saklanması dolaylı bir sahtekarlıktır, yalancılıktır , ikiyüzlülüktür , ağır bir görev ihmalidir ! Mahkemelerin ise buna alet olması bir fecaattir ,vahamettir ! Takdir edilecek yerde o akademisyene ceza verilmesi de içler acısı ,ağlanacak bir durumdur üstelik ceza da ertelenmiyor ! Yazıklar ve yazıklar olsun !

  5. Sağlık Bakanlığı’nın 2011-2016 yılları arasında yürüttüğü ve ana başlığı “Kocaeli, Antalya, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli İllerinde Çevresel Faktörlerin ve Sağlık Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi” olan araştırma projesinin amacı araştırma yapılan bölgelerde halk sağlığını tehdit eden bir durum olup olmadığını belirlemekmiş. (Özellikle kanserojen etkiler araştırılmış). Bülent Şık da bu projede yer alan akademisyenlerden birisiymiş.

    Bülent Şık, HDP Milletvekili Ahmet Şık’ın kardeşi ve ‘Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne imza attığı için KHK ile görevinden uzaklaştırılmış.

    Bülent Şık’a göreviyle ilgili bilgileri açıklamaktan 15 ay hapis cezası verilirken, yasaklanan bilgileri temin etme ve açıklama suçlamalarından beraat kararı verilmiş. Ertelemesiz verilen ceza kararı için İstinaf Mahkemesi’ne gidilecek.

    Bu olay tipik bir Türkiye manzarası …

    Sözde barış bildirisi hakkındaki görüşümü eski yorumlarımda bulabilirsiniz. Bu kişilerin ‘devlet memuru olma niteliğine sahip olmadıkları’ fakat bir hapis cezasına da gerek olmadığı kanaatimi belirtmiştim. Ancak 31 Mart seçimlerinde KHK’lı diye mazbataları verilmeyen HDP’li belediye başkanları yerine seçimde ikinci gelen AKP’li adaylara mazbata verilmesini de şiddetle eleştirmiştim.

    Yani olay bazında düşünmek ahlakın gereğidir, genelleme yapmamalıyız. Bülent Şık neticede halk sağlığı için doğru bir iş yapmıştır ve Cumhuriyet Gazetesi de bunu yayınlamakla iyi yapmıştır. Bunun için ceza verilemez. Eğer mahkemenin gerekçesi doğru ise, beklenen İstanbul depremi hakkındaki her türlü haberi de yasaklamak gerekir. Zira bu haberler halkta paniğe yol açmakta ve belki bir miktar turistin gelişini de engellemekte olabilir.

    Biraz insaf ve daha fazla akılcılık diliyorum. Fakat bazılarında ikisi de kalmadı.

  6. Muhalefet kılıcının iki tarafı da keskin.

    Muhalefet önce,çevremiz plastik çöplüğü oldu der,bundan siyasi bir ekmek çıkarır.

    Hükümet plastik kullanımını azaltmak için poşet kullanımını paralı hale getirir. Muhalefet bunu seçim malzemesi yapar,
    yapılan kötü bir şeymiş gibi plastikten siyasi bir ekmek daha çıkarır.Halbuki bu tedbir plastik kullanımını azaltmada bir ölçüde etkili olmuştur;her ne kadar yeterli olmasa da.

    Söz konusu araştırma da sonuçta çevre
    kirliliğini azaltmaya yönelik bir çalışmadır.
    Ama muhalif kesimler bunu bile iktidarın aleyhine kullanmanın bir yolunu buluyor.

    Araştırma yapılan ve olumsuz sonuçla karşılaşılan 5 ilin 4’nün CHP’li
    belediyelerce yönetiliyor olması da işin
    cabası.Olumsuz sonucun sorumluluğu bu belediyeleri yönetenleri çok yakından ilgilendiriyor.Çevre kirliliği belediyelerce bire bir ilişkili bir konu çünkü

    Öte yandan olayın tüm ayrıntısını bilmiyoruz ama işin içine hapis cezasının girmesi uzaktan bakınca gereksiz görünüyor.Araştırmayı yaptıran kurumla araştırmaya katılanlar arasında sonuçların açıklanması konusunda bir anlaşma yapılmışsa sözleşmeye uymayanlar için en fazla bir tazminat davası öngörülebilir gibi geliyor.

    Dünyanın her tarafında,kutuplarda bile
    teknolojinin getirdiği çevresel sorunların
    yaşandığı da ayrı bir gerçek.Ozon tabakasının bile delindiği düşünülürse
    işin vehameti daha iyi anlaşılır.

    Gerek hükümetin,gerekse belediyelerin
    çevre sorunları üzerinde çok ciddi şekilde
    durması gerekiyor.Konunun,insan sağlığını çok yakından ilgilendirmesi sebebiyle siyasi bir malzeme yapılmasına tahammülü yok.

    • Siz yazınca fark ettim. Acaba araştırma için seçilen illerden dördünün CHP’li belediyelere ait olması bilinçli bir tercih olmasın! Kocaeli ise ağır sanayi yoğunlaşması nedeniyle sonucu malum bir yer zaten.

  7. Fehmi Bey;
    Hala yargı ve hukuk diyebiliyor musunuz? Adalet öldü, siz de biliyorsunuz.
    Önceki gün Ege’de bir Türk “Aylan Bebek” Yunan kıyılarına vurdu.
    7 kişi öldü. İkisi kadın, biri bebek, dördü çocuk.
    Kim bunlar?
    Akademisyenler ve aileleri.
    Ne yapmış bu akademisyenler?
    Devletin ve hükümetin açtığı, teşvik ettiği bankaya para yatırmışlar, okullara çocuklarını göndermişler.
    Bu ülke intihar ediyor Fehmi Bey.
    İntihar ediyor da, herkes hala görmüyor, duymuyor, konuşmuyor.

    • Hangi akademisyen aileleri devletbankasi acmis da yatirdiklari paralari batinca intihar etmisler Hakan bey; yazdiklarinizdan hicbisey anlasilmiyor? Imar bankasi desek onlari devletimiz odedi zaten; ihlas finans mi..?

  8. Konuyla ilgili Koru’nun şu ”Umarım, artık ‘başkanlık sistemi’ne geçtiğimiz göz önünde tutulur ve benzer sisteme sahip bir ülkede yaşanmış -yaşanmakta olan- davalar göz önünde bulundurulur da, temyiz sürecinde karara bu gözle yaklaşılır.” cümlesi bazılarınca Koru’nun “yargıya talimat verme yada yargıyı etkileme” gibi; yada TBMM Araştırma Komisyonunu göreve davet eme şeklinde de anlaşılır bir şekilde yorumlanabilir veya kimileri de, üzerine görev bilip “durumdan vazife çıkarma” halinde bir davranış içine girebilirler.

    Çiçeği burnunda Başkanlık Sistemimizi yere göğe sığdıramayan zevattan da nitekim böyle bir yorum düşebilir bu sayfalara…

    Olsun; herkes hür iradesiyle düşüncesini açıklasın derken; yukarıda Bülent Şık’ın, hem de bir kamu kurumunun himayesinde yapmış olduğu bir araştırma sonucunu, ilgili kurumdaki görevlilerin işgüzarlığı neticesi “devlete ait gizli bilgiyi sızdırma” şekliyle ele alınması ve yargılama sonucu cezaya çarptırılması düştü aklıma…Düşündüm ki; ülkemizde değil devlete ait gizli bilgiyi sızdırmak, düşüncesini açıklamaktan bile içeriye tıkılmış yüzlerce, belki de binlerce insan varken…

    Bir de; Sn. Koru’nun (çoğunlukla) zaman zaman aykırı yazıları veya düşüncelerini açıklaması ona verilen “medeni ölü” cezasından başka nasıl olur da “Onuncu Köyden” bu tarafa hakkında bu güne kadar bir soruşturma açılmadı diye düşüncemi dile getirecekken, bu defa da aklıma “ne yani Koru’yu ispiyon mu ediyon” diyebilecekler takıldı. (Böyle bir düzende…)

    Bunu yapamam lakin; hemen hemen buradan her düşüncesiyle özdeşleştiğim ve bunu, bu yorum sayfalarında tescilli hale getirdiğim halde Koru’ya bunu yaparsam, açıkladığım her aykırı düşüncemde ben de aynı akıbete maruz kalmaz mıyım?

    Okuyanlardan “e, sen şimdi sabah sabah ne döktürüyon böyle” diyecekler çıkabilir.

    Ne yapayım yani; epey zamandır toplumsal veya kurumsal, bir zıvanadan çıkmışlık hali yaşamıyor muyuz?

    Tövbe tövbe…

    Pazar pazar…

  9. Başka yere gitmeye ve uzatmaya hiç gerek yok.TCK 336. madde
    ” 1)Yetkili makamların kanun ve düzenleyici işlemlere göre açıklanmasını yasakladığı ve
    2)niteliği bakımından gizli kalması gereken bilgileri açıklayan”kişinin cezalandırılmasını öngörüyor.
    Yani suç ancak 1.ve 2.suç unsurlarının birlikte gerçekleşmesiyle oluşuyor.
    Buradan da Açıklanan bilgi “NİTELİĞİ BAKIMINDAN GİZLİ KALMASI GEREKEN MAHİYETTE BİLGİ “değilse,gizlilik kararı verilmiş olsa bile bu suç oluşmaz anlamı çıkıyor.

    Dün Süleyman Karagülle hocamız şu satırları yazdı:”Bizim ilk çözmemiz gereken yargıdır. Yargıçlar değil, yargılama sistemidir. 50 sene mahkemelerde geçti. Rüşvet alan bir hâkime rastlamadım. Zulmeden hakime de rastlamadım. Hiç mahkûm olmadık.”

    O’nun Yargı’nın ilk problem olduğu düşüncesine katılıyorum.Yargılama sistemi hakkında da yeni,daha ileri seviyeye yönelik düşünceler geliştirilebilir;buna da birşey demiyorum, tekamülü zorlamak elbette ki iyidir.Fakat ben Hocanın aksine ,yaşadığımız zaman diliminde Yargı problemlerinin esasen, uygulayıcıları tarafından yürürlükteki mevzuatı usulünce uygulamamalarından kaynaklandığı düşüncesindeyim.Yani hakimlerin yanlış karar vermiş olmaları için illa da rüşvet almaları gerekmiyor. Bu düşüncemi ispatlar mahiyette daha önce de burada uygulamadan örnekler vermiştim;kaldı ki şu anda bu konuyu çoğu iktidar yanlısı yazarlar dahi kabul etmektedir.

    Aslında Yargıdaki birincil problemin Yargıç ve savcıların mantalitesinde olduğu düşüncesinin doğruluğunu bu kez,kesinleşmiş,genele uygulanıp hüküm doğuran (fakat şimdiye kadar dikkat çektiğini de görmediğim)bir Yargıtay kararındaki AİHS,Anayasa,Tck ve Cmk.nun bir çok bağlayıcı kuralına vehamet boyutundaki aykırılıkları -bir hukuki eleştiriyle – somut olarak göstererek ispatlamak niyetindeyim. Fakat bu zaman ve emek isteyen bir iş,şu günlerde de bunu yapmaya müsait değilim.Ancak nasipse Fehmi bey’in Yargı konulu yazılarından birinde ehl-i insaf herkesin “doğrudur”diyeceği şekilde bu düşünceyi iki kere iki dört derecesinde ispatlayacağım İnşallah.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız