Merakım giderildi: CHP bugün dünden daha rahattır…

44

Ben de, CHP’li Muharrem İnce’nin başlatacağı yeni harekete ve muhtemel parti oluşumuna kendilerine özel sebeplerle düne kadar olumlu yaklaşan kalemlerin bugün yaptıkları gibi, ‘1000 Günde Memleket Hareketi’ açıklaması ardından yaşadığım hayal kırıklığıyla baş başa kalıp başka bir konuyu ele alabilirdim.

İddialı çıkışa iddiasına uygun sayıda yorumcu katkısı gelmedi.

Oysa ben yine de bu çıkışı ele almayı yeğledim. Hem de “Dağ fare doğuracak” diyenler büyük çapta haklı çıktığı, Muharrem İnce’nin dünkü ‘bomba’ açıklamaları birkaç emekli politikacının Anadolu Kulübü’nde kulak kulağa vererek yaptıkları dedikodular seviyesinde kaldığı halde…

Her şeyden önce kendimle çelişmek istemem. İktidar partisinin son yıllardaki gidişatını beğenmedikleri için yollarına yeni arkadaşlarla devam etme kararını alan Ahmet Davutoğlu ile Ali Babacan’ın parti kurmalarına ters bakmadım. Bulundukları yerde rahatsızlık duyanlara düşenin, aynı partide kalmaya devam etmek için kendilerinin de inanmadıkları mazeretler üretmek yerine, benzer düşüncelere sahip başka insanlarla buluşup yeni bir yol aramaları olduğuna inanırım.

Muharrem İnce, belli ki, CHP’de artık mutlu değil.

Kendisi gibi başka mutsuzlar bulur ve birlikte arayışlarını sürdürürlerse siyaset alanında onlara da yer olabilir.

Günümüzde ülkemizde yaklaşık 100 parti var; bir partinin daha kurulmasına itiraz edilemez.

İnce Nutuk’u okumadı mı yoksa?

Reklam

Sorun şurada: Muharrem İnce’nin birlikte yol almayı hedeflediği kimlerse, onun dünkü açıklamalarını, yeni bir partinin varlığı için yeterli bir manifesto olarak görmüşler midir?

Mustafa Kemal’in İstiklal Savaşı öncesi Anadolu’yu hareketlendirmek amacıyla çıktığı yolculuğu 100 yıl sonra yeni bir siyasi hareketin oluşmasına gerekçe yapmak, o günlerin şartlarından çok farklı günümüz ortamının devasa sorunlarının farkında olmamak olarak göründü gözüme.

Yakın zamanlara kadar her yıl 19 Mayıs günü Samsun’a yanaşan bir tekneden Atatürk büstü çıkartılırdı; o müsamereden farksız bir geçmişe sığınma gösterisini yine o dönemin Sivas Kongresi’nin yıldönümünü başlangıç tarihi seçerek tekrarlamanın fazla bir anlamı olduğunu da sanmıyorum.

Üstelik Sivas Kongresi’nde bazı önemli isimlerin ‘Amerikan mandası’ teklifini günlerce ciddi ciddi tartıştırdıklarını bilmez görünüyor Muharrem İnce.

Keşke bilse ve hareketini 4 Eylül’de Sivas’tan başlatmak yerine, 22 Ekim’i bekleyip Anadolu’daki milli hareketin İstanbul hükümeti tarafından tanınmasını sağlamış protokolün imzalandığı Amasya’yı başlangıç noktası olarak tercih etseydi.

Hareket halinde kalırsa bu arada Atatürk’ün Nutuk’una göz atmaya bol bol fırsatı olacaktır.

Partileşmeye giderse ne olacak?

Daha doğrusu, Muharrem İnce’nin gündeminde, son cumhurbaşkanlığı seçimindeki yenilgisinin faturasını bugünkü CHP yönetimine çıkarmak ve bir sonraki seçimde yeniden adaylığını kotarmak dışında herhangi bir somut program var mıdır?

Reklam

“Bomba haberlerim olacak” diye duyurduğu dünkü çıkışında bu sorunun cevabı alınamadı. Davet ettiği gazetecilere soru sorma imkanı tanımadığı, konuşması bitince mekanı derhal terk ettiği için de söylediklerini açma fırsatı bulunamadı.

En ‘bomba haber’, anlayabildiğim kadarıyla, “CHP yönetiminde bulunanların, başta genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere, Muharrem İnce’yi sevmedikleri” gerçeğidir.

İyi de, gelişmeleri yakından izleyen herkes bunu zaten biliyor. Kısa süre önce yapılan CHP kurultayı sonrası, kendisi, “Beni tuvaletlerin yanına oturttular” diye yakınmıştı çünkü.

Şahsen, Muharrem İnce’nin, dün merakla beklenen çıkışını, iki yıl önceki seçimde Tayyip Erdoğan yenilmiş ve kendisi cumhurbaşkanı seçilmeyi başarmış olsaydı, ülkemizin bugünkünden ne kadar farklı olabileceğini anlatarak değerlendirmesini isterdim.

Farklı olacak mıydı gerçekten?

Parlamenter sisteme geçiş için kollarını sıvayacak mıydı?

Ekonomide karşı karşıya kalınan sorunların üstesinden nasıl gelinebileceği hakkında ne düşünüyor?

Dış politikanın Suriye, Irak, Libya gibi başlıkları hakkındaki görüşleri neler?

ABD-Rusya denkleminde kendisi nerede duruyor?

Cumhurbaşkanı olmayı onun kadar çok arzulayan birinin, bu ve bunlara benzer soruların cevaplarını bizlerle paylaşması gerekirdi.

Konuşmasından ‘başkanlık sistemi’ – ‘parlamenter sistem’ arasındaki tercihini bile öğrenmek mümkün olamadı.

Politikacıları biraz tanırım, kendilerine olağanüstü önem verirler ve haklarında kim, ne yazmış öğrenmek isterler. Benim bu satırları yazdığım günün henüz ışımadığı erken saatlerinde kalkmış ve internetten gazetelerin köşelerine göz atmaya başlamış ise hiç şaşırmam.

O kadar gürültülü duyurudan ve köşelerden gördüğü teşvikten sonra yaptığı ilk açıklamanın fazlaca ilgi görmediğini fark etmesi kendisini muhakkak şaşırtacaktır.

Hayat böyle bir şey işte.

ΩΩΩΩ

44 YORUMLAR

  1. Türkiye erkekleri tarafında! Erkek egemenliği, ve muhalle baskısı vesilesi ile Türkiye kadınları genelde geri plana itilmiş.
    Türkiyede, sağ, sol dediler olmadı alevi sünnü dediler olmadı köylü şehirli dediler olmadı! Tabii’ki listesini verdiklerim ülkeye pahalıya mall oldu… fakat hiç birisi Türkiyenın şu anki düşürüldüğü durumun’un verdiğı zararın yüzde biri kadar zarar vermedi.
    Türkiyeyi bu duruma düşürenler bu işe KADINLARI kullanarak başardılar.

    Ben 1963 de Ankaraya gittm, Abim Enniyetci ūniformasız polis’idi yengemde askeri hastahanede çalışiyordu.
    Yengemin yanına gittiğim de başı örtülü Dr hemşire ve diğer gõrevlilerden tek tükte olsa diğer devlet dairelerinde dahil gõrüyordum

    Peki ne olduda, aniden kadınlarar kızlar, kapanmaya başladı?
    Ben 1977 de Askeriyede işe başladım, iş yerinde bir çok kapalı hanımda vardı. Ben o zamanlar kapalı değildim.
    O zamanlar kapalılara pek kimse karışmiyordu! Çünkü, amaçlarına sağ sol olaylari ve ülke gençlerinin kanları ile zaten isdediklerini elde ediyordular ve sonundada amaçlarına ulaştılar….Tabii 12 Eylül darbsi ile millet akıllanacağını bildikleri için yedek olarak PKK bekliyirdu.
    O zamanlar eşim Bayındırlık Bakanlığında çalışiyordu.
    Şerefettin elçi Bakandı kürtçe bilen herkes bakanlıkta Kürtçe konuşuyordu.
    Nitekim İhtilaldan hemen sonra Kürtçe bahanesi ile Türkçe hariç bütün yabancı diller ve başörtüsü yasaklandı.
    Ben bu yasaklardan sonra başımı kapattım (yalnış anlaşılmasın inat için değıl inancım gereğı kapandım)

    Sonrasını yazmama gerek yok,
    Perinçek’ın ekipleri PKK ve Askeriyedeki yüksek etkili azınlıklar ile birlikte göreve başlarken Şu anki ortaklaride Cahiller ordusu tarikatlar ve baş örtülü bacılari üretime geçirebilmek için çeneleri müthiş yalan becerenler ile işe başladılar.

    Türkiyeyi avuçlarının içlerine alabilmeleri için ehliyetli bir kadro ile birlikte gömlek değiştirme işlemlerini tamamlayıp zaten Eceviti M Kavakcı tuzağı ile sıfırlamışlar ve onun Kemal Devrişe
    hazırlattığı güçlü ekonomi paketi ile birlikte Babacanın ve şu hain kadrisundakilerin keskin zekalari sayesinde Türkiye şaha kalkarken.
    Bu başarıyı Diplama dahi göstermiyen, birisini
    Dünyaya ve ülkeye Türkiye lideri olarak altın tepside sundular.
    1980 lerden 2010 lara kadar Türkiye ve dünyaya kendilerini başörtü mağduru olarak tanıtanlar’ın bir çoğu süs için kapaniyor bir çoğuda rolleri bittiğinden dolayi başlarınį açmışlar. Üniversite kapılarında ağlayan, bu nedenle gazeteler ve TV lerde boy gösterenler. Şimdi internette makejli Şapkalı pantolonlu resimleri ile boy gösteriyorlar.

    İşte önce MSP yi daha sonra AKP yi ihtidara getiren ve ayakta tutan Kadınlardan başkası değıl.

    Maalesef kendilerini solcu olarak bilen kadınlar CHP istanbul il başkanı Canan hanım, hariç kusura bakmasınlar onlar AKPyi değil erdoğani ayakta tutan Kadınların yaptıklarının bide birini yapamazlar.. diyiyorum ama! Onlara altın tepsilerde sunulan imkanların yarısı sunulsa mesala senede bir kaç kez şeritinde ağılayıp Ankara veya diğer illerde konferas adi altında masraflari, yevmiyeleri, yolharcırakları ve fezla mesayi saatleri adı altında birkaç maaş ödenirse bellide olmaz belki onlar daha fazlasını yaparlar.

    Ben Hakan beye katılıyorum, fakat parantiz açarak (ne zaman erdoğan kadınların para ve masraflari birlikte gezilerinide yarıya düşürurse! O zaman depe takla gider)

  2. RAND şirketi (Research ANd Development) 1948 yılında kurulmuş olup dünya çapında siyasi strateji ve düşünce kuruluşudur. Organizasyon ABD hükümetine, milli güvenlik konularında stratejiler üretme üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırmıştır. Şirket eğitim, sağlık, hukuk ve bilim alanlarında da araştırmalar yapmaktadır.

    RAND’ın Santa Monica-Kaliforniya merkezi dışında ABD’de 5 ve yurt dışında Cambridge (İngiltere) ve Brüksel (Belçika) ofisleri vardır. Ayrıca 2003 yılından beridir Doha’da (Katar) RAND-Katar Politikaları Enstitüsü bulunmaktadır. Katar eğitim sistemi o yıllardan buyana RAND tarafından geliştirilmekte ve bu süreç devam etmektedir.

    RAND’ın Müslüman ülkeler içinde sadece Katar’da ofisi olmasını oldukça manidar buluyorum. RAND’çı Katar Emiri ve siyasi hayatına BOP Eşbaşkanı olarak başlayan R.T.Erdoğan’ın yakın ilişkilerini bu manidarlık çerçevesinde yorumlarsak ne demeliyiz?

    1. Katar Emiri ve R.T.E. birlikte RAND’ın belirlediği projeleri uygulamaktadır.
    2. Üniversite diplomasını gösteremeyen R.T.E. durumun farkında değildir. Fakat Türkiye ABD’nin istediği politikaları izlediği sürece Katar R.T.E.’yi finanse edecektir. (ABD bu şekilde çalışır, asla kendi cebinden para vermez)

    Bu ihtimallerden hangisi gerçek olsa veya bunların civarında başka bir ihtimal olsa da bu ihtimallerin içinden yerli ve milli bir ihtimal çıkmaz. En olmayacak ihtimal ise Katar Emirinin ve Katarlı zenginlerin yaşam tarzlarına bakıldığında, Erdoğan’ı İslami gerekçelerle destekliyor olmalarıdır.

    Hükümet ABD ile zıtlaşıyor o halde milli politikalar izliyorlar diye düşünmemek gerekir. Ne söylendiğine değil ne yapıldığına bakmalıyız. Erdoğan’ın fena halde açıkları var, Bahçeli ise yeni Enver Paşa izlenimi veriyor. Hepimizin daha fazla sorgulayıcı olması gerekiyor.

    (Bağıra-çağıra denizler altında petrol-doğalgaz aramamızı ise ayrı bir yorumda ele alacağım)

  3. chp statükocu safralarından kurtulup ülkenin ihtiyacı olan bir sosyal demokrat parti olma yolunda yavaş da olsa ilerliyor.
    bu gerçekleşirse ülkenin en büyük kazancı olacak.
    bugün emeklilere en azından nefes aldıran 1000 tl lik iki bayram ikramiyesi chp sayesinde oldu.
    iktidar ise emekliye az zam vermek için devamlı enflasyon rakamları ile oynuyor.
    emekliler ve çalışanların kimsenin kimseye cebinden para vermediğini verilen bütün ücretlerin ödenen vergilerden olduğunu bilmeleri gerekiyor.
    bu ülke insanlarının en az hazine garantili projelerin müteahhitleri kadar önemli olduğu gerçeğini hissettiren iktidarlara ihtiyacı var.
    velhasıl incelen ipin ister hareketin samsundan ister de sivastan başlaması kopmasına engel değil.
    muharrem ince deyince aklıma sadece ADAM KAZANDI lafı geliyor.
    chp yi bölmek için bu gayretin karşılığı saray danışmanlığı ile ödüllendirilse hiç şaşırmam.
    rahmetli aşık veyselin değişiyle
    uzun ince bir yoldayım
    gidiyorum gündüz gece
    bilmiyorum ne haldeyim
    gidiyorum gündüz gece

  4. Songül Alıcı isimli bir anne, İstanbul’da 10 yıl önce bıçaklanarak öldürülen üniversite öğrencisi oğlu için adalet arayışına düşmüş. İstanbul’dan Ankara’ya yalın ayak yürüyüşe geçmiş. Başında, sırıtının yarısını kaplayan büyük bir Türk bayrağı var.

    Bu Türk bayraklarını pek çok hak arayışında mutlaka görüyoruz. Köylüler, arazilerini, meralarını, su kaynaklarını AK Parti’nin beslediği özel maden şirketinin haramilerinden kurtarabilmek için kendilerini buldozerlerin önüne atarken, gecekontu sakinleri yıkım ekipleri geldiğinde direnirken, mutlaka, (ama mutlaka) ellerine Türk bayrakları alıyorlar.

    Niye? Hiç düşündünüz mü?

    Çünkü, Devlet’in “Ne o? Niyet devlete karşı gelmek mi?” demeğe getirebileceğini çok, ama çok iyi biliyorlar.

    O bayrak, böyle bir ithama maruz kalmamak için bir önalma, bir tedbir, bir masumiyet ilanı.

    Bu topraklarda herkes Devlet için var. Üzerinde uzlaşmayı becerdiğimiz yegane ilkemiz Devlet’in bekası ve de yüceliği. Allah halka ne bela verirse versin, ama devflete zeval vermesin. Kahraman devrimci ilan edilen Deniz Gezamiş ve iki yoldaşı da, idam sehpasına giderken, canlarını “Yüce Türkiye Cumhuriyeti devletine” feda etmişlerdi.

    Köylü, tek parti yıllarında, jandarma gelip keçisini ineğini alıp götürdüğünde ses etmezdi. Bayrak, o zamanlar, jandarma üniformasıydı. . .

    Devlet, kimi zaman kendisini üniversite hocası olarak gösterir. “Turnikeli kapıdan geçip fakültende derse gideceksen” der, “içeriye başını açıp da gireceksin.” Gerekirse, çağdaş ikna odası kurar o çağdaş üniversite hocalarıyla.

    O devlete dönüp bir laf etmemiş olanlar, “Devlet isterse bütün okullarımızı, yurtlarımızı alsın, kendisi işletsin” demiş olanlar, Gülen Cemaati’nin başına ne gelmişse Devlet’ten geldiğini gözden saklamak için “Erdoğan diktatörlüğü”nden yakınanlar, dört gözle Erdoğan’ın gidip Devlet’in bir şekilde kendilerini bağışlayacağını düşünüp ham düşler kuranlar yanılgı içindeler. Anıtkabir’de “Ordu göreve!” pankartı açıp yürüyüşe geçen kara cübbeli güruh ile aynı kafadalar. Devlet’i kutsayarak, Devlet’e yaltaklanarak demokrasi kültürü inşa edemezsiniz.

    Ne oldi?

    Göreve çağırdığınız Devlet Erdoğan’a yol verdi, darbeye çaığırdığınız ordunuzun genel kurmay başkanını bile içeri attı.

    Erdoğan gidecek. Sivil siyasetle devam ederse Türkiye yola, Erdoğan gittiğinde kaldıkları yerden devam edeceklerini düşünenlere de sormak gerekecek:

    Ne oldi?

  5. ince, akşener sayesinde aday olduğunu açıklamıştı. doğruysa, akşenerin cumhur ittifakına ikinci önemli hizmeti olmuş ince.
    – bilindiği gibi, ilkinde kendi adaylığı nı açıklayarak, tayyip erdoğana karşı muhalefetin birleşmesini başarılı bir şekilde engellemişti.

  6. Düne kadar iktidarın ‘duayen'(!) kalemşörlerinden biri olup, bakanlar bile Erdoğan’la zor bela görüşebilriken kankası Hayrettin Karaman ile birlikte Erdoğan’la görüşüp ‘istişareler’de bulunabilecek kadar itibarlı ve ayrıcalıklı bir yere sahip olan A. Dilipak, bugün bir şamar da Erdoğan’dan yiyince, feryadı figan ediyor, “Dualarınıza ihtiyacım var” diyor (belli ki çok zora düşmüş):

    “CHP bana bunu yapmadı. HDP bana bunun yapmadı. ÇYDD bana bunu yapmadı.”

    İster istemez insanın aklına birileri geliyor -gelmiyor mu?

    Bu işler hep, ama hep böyledir:

    İktidar savaşlarına girip güç savaşlarında pay sahibi olmak istiyorsanız, önce, o üzerine toz kondurmadığınız devlet’i bilip tanıyacaksınız.

    Ev ödevinizi yapmamışsanız, devlet’in ne olduğunu size tanıtırlar.

    Kimsenin, ama hiç kimsenin yarını garantide ve güvencede değil.

    Abarttığımı düşünenler, bugünden geriye doğru kısa bir tarihi seyre çıksın. Mapushane damlarına düşenlerin başdöndürücü trafiğine baksın. Altın neslin altın vuruşuna ramak kaldı derken tarumar olanlara, üç gün önce iktidarın başı ile istişarede bulunma ayrıcalığına sahip iken bugün ağlaşıp “Duanıza ihtiyacım var” diyenlere baksın.

    Mağrur olma padişahım, Türkiye’de DEVLET var.

    Siz hala “Erdoğan diktatör, bize neler neler yaptı” deyin. Siz hala, “AK Parti içindeki bir takım Ak Partililerin bana yaptığını CHP yapmadı” diye ciyaklayın.

    Allah kimseyi ciyaklatmasın.

    • Yıllar önceydi. Ali Kırca’nın meşhur ‘Siyaset Meydanı’ programında tahta tribünler kurulmuş. TKP’li bir aydın A.Dilipak’ı şeriat devleti kurmak istemekle itham ediyor. A.Dilipak da sözü alıp uzun uzun zora başvurmayacaklarını ve ikna yöntemini kullanacaklarını anlatıyor. Sonunda TKP’li dayanamayıp patlıyor: “İyi de ikna olmazlarsa ne yapacaksınız?”. Tabi ki Dilipak buna cevap veremiyor.

      Bu anı hep gözümün önünde durur. Şimdi anladık ki “Boş geç bu işleri, Fırçala şu dişleri, Devlet Su İşleri” tekerlemesi “Boş geç şeriatı, kap paraları, (garibana) sen de kıl namazını” olmuş. Melheme-i Kübra (Armagedon) uzmanı Abdurrahman bin Dilipak da hala TKP’li aydının o çıkışını anlamamış anlaşılan. Dincilik zor zenaat!

  7. CHP’li arkadaşlar, bu partinin üç büyük ilimizdeki belediye mecilslerindeki üyelerinin mesleki dağılımlarını da yazmamı isterler mi? Kaçı inşaatçı bir görelim: İster misiniz?

  8. Cumhuriyet Gazetesi yazarlarını tanıyalım (sadece bugünkü köşe yazarları):
    Emre Kongar, doğum yılı 1941, yaşı 78.
    Ali Sirmen: doğum yılı 1941, yaşı 78.
    Şükran Soner: doğum yılı: 1946, yaşı 74.
    Ozgen Acar: dogum yılı 1938, yaşı 81.
    Özdemir İnce: doğum 1936, yaşı 83.
    Zafer Arapkırli: doğum 1957, yaşı 63.
    Jale Özgentürk: doğum yıılı 1958, yaşı 62.
    Adnan Binyazar: doğum yılı 1934, yaşı 85.
    Meriç Velidedeoğlu: doğum yılı 1936, yaşı 83.
    Adnan Binyazar: doğum yılı 1934, yaşı 85.

    Hal bu, sayın seyirciler.

    Ama, enseyi karartmayın. Müjdeyi sona sakladım: Mine Söğüt de bugün yazısı çıkmış köşe yazarları arasında ve doğum yılı sadece 1968!

  9. Uzun zamandır kapsamlı yorum yazamadım. Zaman darlığı ve herkesin bildiği şeyleri tekrar etmenin gereksiz görünmesi başlıca yazmama nedenlerim. Ayrıca Bernar Bey gibi bazıları benim yazabileceğim hususları gayet güzel izah etmişler. Aynı şeyleri tekrarlamanın faydası yok.
    Kısaca birkaç konuya değineceğim.
    Birincisi Bernar Beyin dillendirdiği “Mevcut yönetimin kısa zamanda gitmek zorunda kalacağı” konusu. Maalesef kendisine katılamıyorum. Evet bu yönetim çok çürüdü ve kokuştu ama sanırım bir müddet daha devam edecek. Neden derseniz kısaca izah edeyim. Bizde yönetimler ya sıfırı tüketir artık ülkeyi taşıyamaz ve ülke onları taşıyamaz olunca giderler veya dış şartlar değişimi zorlar. Yönetim sıfırı tüketse bile, içerde güçlü muhalefet yoksa ve dış şartlar da zorlamıyorsa, devam edebilir. Şu anda dünyada Türkiye’yi değişime zorlayacak bir güç yok, var ama değişim istemiyorlar. Şu anda dünyada Erdoğan yönetiminin değişmesini kim ister? ABD mi? Hayır Trump’la çok iyiler. ABD derin devleti de BOP planını adım adım hayata geçirirken Erdoğan’ın muhteşem volelerine muhtaç. İsteyen bu linkten Suriye’deki ABD askeri üslerine baksın: https://mideastshuffle.com/2017/08/14/the-us-goes-rogue-in-syria/
    Erdoğan ve ekibinin muhteşem desteği (bazen küfrederek, bazen adım atmayarak, bazen anlaşarak kapıları açmaları ve şartları olgunlaştırmaları ile) Suriye’de bir Kürt Devletçiği kuruldu. Nüfusları ülkenin % 10-12’si iken ülkenin üçte birini (hem de su ve petrol kaynakları olan kısmını) kontrol ediyorlar. Şimdi Erdoğan ve ortakları içerdeki kof milliyetçileri kafalamak için oraya kükrüyor ama o kadar. ABD desteği elde var bir. Buna İsrail desteğini de ekleyin. Can düşmanı Suriye’yi Erdoğan eliyle parçaladı. Artık Suriye bir daha asla İsrail’e sıkıntı çıkaramaz. Şu anki Erdoğan yönetimde ABD kanadını kim temsil ediyor sizce? Hulusi Akar mı yoksa başka biri mi?
    Diğer dış güç AB vardı değil mi? Onlar zaten kendi içlerinde derin tartışmalar yaşıyor ve mülteci korkusuyla asla Erdoğan’a yanlış yapamazlar. Hatta AİHM, Türkiye’de hukukun yerle bir edilmesine elinden geldiğince katkı yaptı ve yapmaya devam ediyor. Erdoğan çok bağırırsa biraz daha fazla para gönderip yatıştırıyorlar.
    Diğer dış güç İngiltere, zaten kendi derdinde ve Türkiye’deki rejimin en ciddi destekçisi. Kraliçe’nin has adamları ile Erdoğan Rejimi hep kanka oldular. Bakını H. Akar İngiltere dostluğu ve İngiltere’nin 15 Temmuz sonrası koşulsuz destekleri.
    Kaldı Rusya ve Çin. Onları söylemeye gerek yok herhalde. Onlar şu anda Hükümette ağırlıklı temsil ediliyorlar. Bir de İran var ki o zaten ikinci vatan.
    Demem o ki Erdoğan Hükümeti öyle kolay gidici görünmüyor. İçerde muhalefet büyük oranda sarı yani anlaşmalı çalışıyor. Gerçek muhalifler hapiste yada ülke dışında. En azında ev hapsinde, izolasyonda ve sosyal ölüme mahkum edilmişler. Bir de içerdeki laikçi ve sözde sosyal demokrat çevrelerin bütün dünyaya Hükümet’in söylemleri ile yaptığı zehirli propaganda var. Güya ülkeyi 40 yıldır FETÖ denen bir örgüt yönetirmiş ve Erdoğan da onlarla mücadele ediyormuş. Bunun sonucunda Türkiye’deki insan hakları ihlallerinin örtbas edilip normalleştirildi. Böyle muhalefeti olan bir hükümete kimse dokunamaz.

    İkinci olarak siyasi gidişi takip için hepsi tek merkezden yönetilen medyayı takibe gerek yok. Ben üç önemli gazeteciyi takip ediyorum. Onlar şartları ve gidişatı en iyi okuyan gazeteciler bence. Birincisi Fehmi Koru, burada yazdıklarıyla birçok hususu açığa çıkarıyor. Duayen ve tartışmasız bir usta gazeteci. Biryerlere bağlı değil.
    İkincisi Adem Yavuz Aslan, sanırım Türkiye’den engelleniyordur ama VPN ile seyredilebilir ve okunabilir. Erdoğan ve Rejim uzmanı. Erdoğan’ın neyi, ne zaman ve niçin yapacağını çok iyi kestiriyor.
    Üçüncüsü de Emre Uslu, O da sanırım Türkiye’den engelleniyor. Son on yıldır bütün öngörüleri maalesef çıktı. Geçen Mayıs ayında M. İnce operasyonunu ve Akşener’in Saray’a kaçabileceğini haber vermişti. Daha birçok konuyu önceden kestirip yazıyor.
    Türkiye’de uzun yıllar (Cumhuriyet kurulmadan önce) başlayan ve adım adım geliştirilen demokratik kültür ne yazık ki iyi bir toplumsal algı operasyonu ile yerle bir edildi. Ülke eskiden beter tamamen derin devletin insafına kaldı. Tekrar sıfırdan başlayıp bu kültürü inşa etmek lazım. Bu da dedikoduyla, siyasi nutuklarla, yandaş kayırmayla vs. olmaz.
    Haydi hayırlısı.

    • Tespitlerinizin bir kısmına katılıyor, bazılarına katılmıyorum, Hakan Bey.

      (1) Berbat yanılıyor olablirim, ve Türkiye ceberrut bir iktidarla yola devam edebilir de. Bunun alacağı biçim, pekala askeri bir diktatörlük de olabilir.

      A. Yeşilada’nın da son videosunda referansta bulunduğu maliye ve finans uzmanı, dünya ekonomisinin pandemi öncesindeki haline geri dönemsinin 6 ila 8 yıl arasında değişen bir zamanı gerektireceğini, yaşanmakta olan pandemiye bağlı ekonomik krizin, 1929 Ekonomik Buhranı sonrası yaşanan 2. en derin küresel kriz olduğunu söylüyor. Bu çıkarsamada yalnız değil. Bu denli dramatik öngörülerde bulunmasalar da, uluslararası düzeyde pek çok akademisyen ve uzman, küresel resesyonun uzun süre bizimle olacağını söylüyorlar. Türkiye’de (ekonomik açıdan) bugünlerin henüz iyi günlerimiz olduğunu, 6-8 ayı bulmadan cehennemi yaşamaya başlayacağımızı ben kendi ekonomi bilgimle biliyorum.

      Türkiye’de Devlet, derin devlet aklı ile yola devam edecekse, geçitim Doğu Perinçek’in önerdiği Erdoğan liderliğindeki “milli diktatörlüğü”, askeri bir diktatörlük dahi pekala muhtemel.

      Yok eğer sivil bir iktidarla yola devam edecekse Devlet, Erdoğan yakında gidecek.
      Yerine muhalefet blokunun kısa süreli bir yönetimini, ardından da ya dışarıdan destekli CHP-Deva Partisi koalsiyon hükümeti, ya da tek başına Deva Partisi gelecek. Erdoğan ve partisinin hiç şansı kalmadığını düşünüyorum.

      (2) Türkiye’de dişe dokunur bir demokratik kültürden söz etmek güç. Kürtler dahil, Türkiye topraklarında sosyalisti de, cemaatçisi de, CHP’li ya da muhafazakarı da, zihniyet olarak otoriter. Demokrasi kültüründen söz edebilmemiz için, aklı ve ruhu kendi cemaatçi (kültürel-siyasal bir toplumsal küme olarak cemaat ve cemaatçilik -laik, Alevi, milliyetçi, Kürt milliyetçisi gibi) zihniyeti ile köreltmemiş çoğulcu bir düşünsel, kültürel, siyasal geleneğin, böyle bir sivil toplumdan, ve bu ikisinin kendisinde siyasal imasını bulduğu bir siyasal partiden bahsetmemiz gerekiyor. Bunlar Türkiye’de hep cılızdı.

      Ciddi bir diğer eksiğimiz, toplum olarak, demokrasi (siyasal İslamcı arkadaşlar buna “adalet” de diyebilirler (itiraz etmem), terimlere takılmıyorum) için fazlaca mücadele etmemiş, demokrasiyi siyasi partilerin varlığına, bir parlamento ve seçimlere indirgemiş olmamız.

      Demokratik kültürün şimdi iler adım atması mümkün.

      Devletin (ve birbirimizin) şamarını yemeyen kalmadı gibi. Ben, örneğin, devletin şamarını yiye yiye, otoriter zihniyetimden (sosyalistlik, militan düzeyde sosyalistlik) uzaklaştim. Muhafazakarlara, dindarlara küfretmeyi bıraktım, ülkeye ve dünyaya bir başka pencereden, çoğulcu bir pencereden bakmaya çalışıyorum.

      Gülen Cemaati’nin yediği şamarı da önemsiyorum. Özeleştirel bir tutum geliştirebildiği ölçüde, demokratik kültüre ciddi katkıda bulunabilir bu kesim. AK Parti tabanından, MHP ya da CHP’den demokratlık ya da demokrasi kültürü çıkmaz. Bu ikisini gelecek onyıllar ve genç kuşaklar halledecek -o da inşallah. Kürtler, geleneksel şamar oğlanı. O cenahta da Kürt milliyetçiliği ve PKK sempatisi ayak bağı. Kendi hallerine bırakılırlarsa, onlardan da bir numara çıkmaz. Kürtlerin demoratlaşması, Türklerin demokratlaşmasını gerektiriyor.

      Benim Deva Partisi’ne dönüp bakmamın, oy vermeyi hak eden tek parti olarak görmemin nedeni de bu zaten. Şamar yemişlerin ve akıllanmışların dönüp bakması gereken yer orası.

      Cemmatçisi solcusu, seküleri dindarı, demokratlaşmayı, çoğulcu bir zihniyete evrilmeyi öğrenmek durumundayız. Bu yolda yoldaşlaşmak gerekiyor. Değilse, Türkiye’nin işi çok zor. Çok değil, 40-50 yıl sonra, dünya, çökmüş devletler çöplüğüne dönecek. Bugün, çökmüş devletlerin yurrtaşları, ellerine geçirdikleri yelkenli ile, şişme botla, sandal kürekle, ayakta kalan ülkelere kapağı atmaya çalışıyorlar. İster binnler olarak, ister onbinler olarak, ister yüzbinler olarak telef olsunlar -dönüp bakan var mı? Zengin Batı, iki fotoğraf sergisi açıyor, ahlaki soysuzluğunun üstünü örtüyor. Yükselen popülizm ve yeni ırkçı toplumsal hareketlerle, milyonlarca insanın telef olmasına dönüp bakmayacak kıvamda Avrupa ve zengin Batı.

      Velahasılı, bizi ne Ayasofya kurtarır, ne M. Kemal kurtarır, ne de aklını devlet iktidarıyla bozmuş Gülen ya da PKK’lı ‘gerilla’nın taziye evini ziyaret eden HDP aklı kurtarır.

      İzmir’de belediye “Uğur mumcu Araba Vapuru”nu suya indirip tören yaptıkça, siz yediğiniz tokatın Devlet’ten değil Erdoğan’dan geldiğini düşnüp “E. Uslu, F. Koru ve A. Yavuz Aslan’dan başka gazeteci tanımam” diye tutturdukça, AK Parti seçmeni, “İki yıldır işsizim”den sonra “Allah Erdoğan’ı başımızdan eksik etmesin” falan filan dedikçe, işimiz zor.

      • Bernar hocam sizin ‘devlet’i kavrayışınızla F.Gülen’in ‘devlet’i kavrayışı arasında büyük fark var. siz bu farkı nasıl anlatırsınız?

        • Basitleştirerek, şöyle anlatmaya çalışabilirim, sayın Baran. Çizmeye çalışacağım tablo, sadece Türkiye değil, Bolşevik Rusya’dan bilmem kaç yılda kabile cemaatlerinin bir seçim yerine askeri bir darbe ile yönetime geldikleri yoksul ve geri Afrika ülkeleri, Kuzey Kore’den Orta Doğu’nun (şimdi yıkılmış ama yerine bir şey konmamış) Baasçı rejimlerine kadar hayli ülke için, üç aşağı beş yukarı geçerlidir.

          Kulakta, basmakalıp, ezberlenmiş, gına getirecek ölçüde şablonlaştrılmış bir anlatı tınısı bırakabilir. Ama, suç bende değil.

          Meselenin özü şu.

          Gelişmiş Batılı kapitalist bir ülkede, polis memuru, ortada fol yok yumurta yok iken, bir lokantada ailesiyle yemek masasında olan bir adam ya da kadına, “Göster kimliğini” diyemez. Velev ki dedi, bir ağız dalaşı başladı. O polis memuru, asabı bozulmuş a vatandaşa, “Ben devletim” diye karşılık vermez. Bu aklına gelmez. Diğerinin kimlik göstermek zorunda olduğuna ilişkin gerekçelerini sıralar durur. Ama, “Çünkü ben devletim” demek aklına gelmez.

          Bu niye böyle?

          Bu, vatandaşlığın, sadece bir kamu idaresinden alınmış kafa kağıdından, oy kullanma hakkından vs. ibaret olmadığı bir şey olmasıyla ilintili. Vatandaş olan insanın, kendisine ilişkin algısı ile, ve devlet dediğimiz şeyin ne olduğu ile ilgili. En önemlisi de, bu algının nereden çıkıp geliştiği ve yerleştiği ile ilgili.

          Avrupalı, oluk oluk kan ve yüzbinlerce can vererek, iki asıra yakın mücadeleler sayesinde vatandaş oldu. Çok, ama gerçekten çok kan aktı, yüzbinlerce kelle düştü.

          Avrupa’da ulus devletler, yeni doğmuş ve hızla o geniş coğrafyanın çehresini değiştiren yeni bir üretim tarzına dayanır -kapitalizm. Bu yeni üretim sistemi, yeni bir toplumsal örgütlenme biçimi, yeni bir siyasal düzen gerektiriyordu.

          Köylülerin bir tür esirlik olan serflikten kurtulması, şehirlerde, yüzlerce ve düzinelerce adam ve kadını bir araya getiren üretim alanlarında (fabrika) “işçi” dediğimiz insan türünün doğması, yeni ve yükselmekte olan üretici sınıfın (burjuvazi) bu işçilerle ve köylülerle birlikte ittifak halinde monarşilere, feodal krallıklara baş kaldırması. Sonra, bir kez kendisini yönetici sınıf olarak konumlandırdıktan sonra, so0nu gelmez mücadelerlin akıllı ve bilinçli kıldığı o işçilerle oturup toplumsal sözleşme yapması (anayasa).

          Hikaye budur.

          Biz de “ulus devlet” kurduk. Ama, kapitalist sistem kurup yeni sisteme geçtiğimiz için değil. Silah, M. Kemal’in elindeydi. Ne zaman kurulup ne gün ilan edileceğine, oarada kimin naneyi yiyip kimin yeni düzenin bey paşa olacağına tek tabanca karar verdi. Okur yazar oranı yüzde 9 olan, sanayide teknolojide nal toplayan imparatorluk artığı bir toplumda kapitalizm olmaz, “Hadi bakalım, iyisiniz. Cumhuriyet’e karar verdim, alayınız vatandaş olacaksınız” der silahı elinde olan. Zaten yüzyıllardır teba olan halk yığınları da, devletin torbasından bahtına ne çıkarsa ona razı olur. Dindarlar ve Kürtler için, torbadan iyi şeyler çıkmamıştir.

          Şimdi adımız cumhuriyet olmuştur, ama Avrupa’daki devlet ile ilgisi yoktur. Burjuva sınıfının olmadığı yerde, devlet, elinde silah olan kimse odur.

          Kendisini egemen bürokratik sınıf olarak örgütleyip bütün bir topluma dayatan devlet (yani ordu ve bürokratik çarkın tepesindekiler -elbette ki en başında da M. Kemal), kimin kamu yöneticisi olacağına da, kimin fabrika kurup çorap elbise üreteceğine de karar vermiştir. (Nasıl olacağını ve oldurulduğunu öğrenmek isteyenler, İzmir İktisat Kongresi nedir, ne değildir, bir zahmet oturup araştırsın.)

          Velahasılı, bizde kamu yöneticisi (ki iyi maaş alırlar, türlü türlü ayrıcalıkları vardır) ve ‘çakma kapitalist’ sınıf, devlet dediğimiz bürokratik aygıta bağımlıdır. Ticaret burjuvazisinden gelenler hariç, bizim bugünkü İstanbul sermayesinin alayı, devlet beslemeli, devlet destekli adamların torunlarıdır.

          Her ulus devlet, kendi iktidarını meşru kılacak bir ideolojiye, o ideolojiyi halk dediğimiz yığınlara yayacak bir tarih anlatısına ihtiyaç duyar. “Cumhuriyet eğitimi” dediğimiz şey budur. Damarlarında asil kan dolaşanlar Türkler, muteber olan da, devlete koşulsuz itaat söylenceleriyle biçimlenmiş Sünni geleneğin EmevAbbasi garanti belgeli dini anlatısıdır.

          Kimin kendisine mutlak bağımlılık (ve bağlılık -çünük parayı veren düdüğü çalar) halinde köşeyi dönüp zenginleşeceğine, kimin kamuya yönetici olacağına (başta ordu gelmek üzere) bürokratik sınıfın karar verdiği bir düzenden demokrasi de çıkmaz, özgürlük de çıkmaz, devlete (kaymakam, jandarma başçavuşu, bekçi teşkilatı müdürleri vs.) itiraz da çıkmaz. Devlet çarkının başında olanlar, bu talihli ve itaatkar beslemeleri ile, bir kuşaktan diğerine semirir dururlar.

          Aralarında didişmeler olabilir -olmuştur da.
          Amma ve lakin, tarlalarına hariçten girip çadır kurmaya kalkan birileri olmaya görsün, bunların başlarına şarlayıverirler. Başlarına şarlanıvermiş olanlar, soluğu dara ağaçlarında da alabilirler, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde de, yıllar ve yıllar sürecek sürgün hayatında da.

          Gülen, aklını devletin kutsallığı ile bozmuş, devletin fiştiklediği “Komünizmle Mücadele Derneği” kurucusu, aklının kalın ve ince damarlarında Türklük ve Türk milliyetçiliği dolaşan bir adamdır.

          Milli Görüş, örneğin, tehlikeli ve kuşku uyandıran bir gelenektir. Devlet, böyle geleneklere karşı Gülen gibilerini sever. Gülen’in birlikte fotoğraf karesine girmediği başbakan, devlet büyüğü, siyasi parti lideri kalmış mıdır? Sanmıyorum. Olsa olsa Erbakan’dır bundan uzak durmuş olan.

          Gülen, siyasal partilerin liderlerini falan devletin kendisi sandı. Komünizm ile mücadele dernekleri kuracağım diye kendini bir şehirden diğerine yollara vurmak yerine zamanının bir kısmını İttihat ve Terakki’nin ne olup olmadığına, “devlet”in ne olup olmadığına ayırıp öğrenseydi, yanlış sanıdan uzak kalabilirdi. En azından, Demokrat Parti ve liderinin serüvenini okuyup anlaması beklenirdi. Tarlaya girmişliğine, orada burada çadır kurmuşluğuna, tarla sahiplerinin bekçi polisinin gelip kendisine kem küm etmemesine pek bir aldandı.

          Bizde, siyasal partiler ve siyasetçiler arasında bir fark var mı gerçekten? Niye sivil bir anayasamız yok mesela? Niye devletin ihale kanunu her yıl 87 ya da 103 kere değiştiriliyor?

          Neden AK Partisi’nden CHP’sine varıncaya kadar tüm partilerin belediye meclisi üyeleri inşaatçı ve iş adamı kaynıyor?

          Neden M. Kemal bizi cemaatlere böldü (Türk, Kürt, Alevi, Sünni, az Kemalist, çok Kemalist, dindar Kürt, seküler Kürt vs.)?

          Bizim yorum sayfalarında biz neyi konuşuyoruz, neleri tartışıyoruz?

          Bekir Ağırdır’ın söylediği gibi, bizim genel seçim dediğimiz şey, aslında hangi kültürel-siyasal cemaatin kaç kişi olduğunu saptamak büyük ölçüde.

          “Hayatım boyunca CHP’ye oy vermedim” diyor sokaktaki adam ve kadın.

          Sonra, bir diğeri geliyor, o da aynı şeyi söylüyor:

          “Hayatım boyunca dinci partiye oy vermedim.”

          Hikaye bu.

          • Mustafa Kemal bizi Türk, Kürt, Alevi, Sünni, v.s. cemaatlere nasıl bölmüş anlamadım. Tam tersine M.K.Atatürk etnik alanda “ne mutlu Türküm diyene” ve dini alanda “laik müslümanlık” etrafında tek tip bir toplum/millet yaratmak istedi ve bunun için uğraştı. Demokrat Parti ve daha sonra gelen sağ partiler seçim kazanmak hırsına bu düzeni bozmuşlardır. Nihayet Erdoğan çözüm süreci ile Kürt milliyetçiliğini şaha kaldırmış ve Tunceli’den 1 milletvekili çıkarabilmek için TC Devleti Dersimde katliam yaptı diyebilmiştir.

          • sanırım bunun daha basit bir anlatımı var:

            üç-dört kişilik bir aileyseniz yaşamınızı güvenle sürdürmeniz için bir devlete ihtiyaç duymazsınız. çünkü yer yüzünde sayıları 200’ün üstünde olan devletlerden birine iltica eder ve hayatınızı güven içinde sürdürebilirsiniz.

            Fakat yeryüzünde olan hiç bir aile üç-dört kişiden ibaret değildir. soy kütüğü ile birbirine bağlı yüzlerce belkide binlerce kişiden oluşan büyük ailenin birer ferdidir herkes ve bu büyük aileyi hiç bir devlet tamamını vatandaşlığa kabul etmez. sırf bu yüzden devlet hayatin ‘lazımıdır’. ve bir’den fazla büyük aile bir araya gelerek güvenle yaşayabilmeleri için de bir devlet kurarlar. burada devlet hayatın lazım ve şartıdır, ihtiyaç olduğu için de “devlet-i ali-ye”dir ve de lüzumundan dolayı ona kızılmaz, küfredilmez.

          • “Anlamadım” dediğiniz şeyi kendi cümleniz anlatıyor aslında, Fatih Bey. M. Kemal’in etnik alanda ve dini alanda tek tip bir toplum/millet yaratmak istediğini, bunun için uğraştığını siz söylüyorsunuz:

            “M.K.Atatürk etnik alanda “ne mutlu Türküm diyene” ve dini alanda “laik müslümanlık” etrafında tek tip bir toplum/millet yaratmak istedi ve bunun için uğraştı.”

            Demek ki, ortada “tek” olmayıp “çoklu” olan şeyler varmış. M. Kemal de bunları “tek tip” yapmak için uğraşmış.

            Neydi acaba o “tek” olmayıp “çeşitli” olan “şeyler”?

            Gayr-ı resmi tarih külliyatının meraklıları biliyorlar. O külliyatı değersiz bulanlar için işin kolay ve kestirme bir yolu var: Meclis’in üçüncü büyük partisine bakmak, on sekiz yıl boyunca yapılan seçimlerin sonuçları üzerine biraz kafa yormak.

            “Sen yoksun. Seni paranteze aldım”, akıllıca bir iş değil gibi. Bir asır da çabalasanız, “Varım, parantezini de açarım” ısrarcılığının önüne geçemezsiniz.

            Keşke, “Hep birlikte ortak kader birliği ile savunulmuş ve elde tutulmuş bu topraklarda kader birliğimizi sürdürelim.” denilmiş olsaydı.

    • Önemli bazı tespitlerde bulunmuşsunuz, bir kısmını ben de yorumlarımda yazmaya çalışıyorum. En önemli tespit Erdoğan’ın uyguladığı dış politikanın son tahlilde ABD ve İsrail’in işine gelecek şekilde olmasıdır. Fakat muazzam bir propaganda ile bu gerçeği gizlemeye çalışıyorlar. Henüz esrarı çözülemeyen husus ise Hulusi Akar ve arkasındakilerin gerçekte neyin peşinde olduğudur.

  10. “Uğur Mumcu Arabalı Vapuru” ile ilgili alaycı metnime öfkelenip karşı metin üretecek arkadaşlar, yazarken şu bilgiyi de akıllarında tutup öyle yazsınlar:

    Son belediye seçiminde CHP’nin aldığı oy 1.459.693. AK Parti adayı ise 1.032.020.

    Yani, 1 milyon İzmirli, bu isim ile duygusal bir aidiyet ya da sempati kurmaz -herhalde yarısından çoğu bu ismin ne olduğunu bile bilmez.

    Hayır, daha bitirmedim, efendiler.

    Uğur Mumcu adını Google’da aratın. Yazmış olduğu kitapların ismine ve içeriğine bir göz atın. Sonra, kendinize şu soruyu sorun:

    Bugün kendi çocuklrınız bu kitapları mı okuyorlar?

    “Okumadıklarını mı sanıyorsun? Nereden biliyorsun okumadıklarını? Nereden çıkarıyorsun U. Mumcu’yu bilip tanımadıklarını?”

    Bir dayanağım yok.

    Ya aklımdan, ya da başka bir şeyden uyduruyorum.

    Ama, ben yanılıyorsam ve sizler haklı iseniz, vay seküler gençliğin haline. Adam edebiyatçı değil bilmem ne değil. Kendi zamanının siyasetiyle ilgili pek çok kitabı. Fi tarihlerde, daha bu hayata doğmamış oldukları dönemlerdeki bir gazetecinin siyaset kitaplarını okuyorlarsa, bu ancak ilkel bir taassup ile açıklanabilir.

    Sonuç: U. Mumcu ismi, İzmir’de yaşayan insanların çok küçük bir azınlığının indinde bir karşılığı var. Onlar da, yaşı 45 ve üzeri olanlar.

    İyi eğitimlisiniz. Çağdaşsınız. Pek bir zekisiniz.

    İyi güzel de, İzmir halkının ezici çoğunluğununj indinde hiçbir karşılığı olmayan bir ismi (üstelik de bir arabalı vapura!) vermek niye?

    • Uğur Mumcu’yu bu kadar basite almanız doğru değil. Ne diye adamın arabasının altına bomba koyup patlattılar. Uğur Mumcu derin devlet hakkında çok bilgi toplamıştı, devlet içinde bu durumdan şikayetçi olanlar kendisine bazı bilgiler ulaştırıyordu. Uğur Mumcu derin devletle mücadele şehididir. (Kazım Karabekir’in kızları da babalarının anılarını kitaplaştırması için Uğur Mumcu’yu tercih etmişti)

      • Ben Uğur Mumcu’nun sıradan ve kıytırıktan bir gazeteci olduğunu söylemiyorum, sayın Mim. Metnim de, Mumcu’nun kalitesi ya da kalitesizliği tartışması üzerine inşa edilmiş bir metin deği.

        Sorular açık:

        İzmir halkı seçmenlerinin 1.459.693 tanesi, gitmiş mührü CHP adayına basmış. AK Parti adayı ise 1.032.020 oy almış. Herhalde itiraz etmezsiniz ki, Mumcu, CHP ‘sol’culuğu ve Cumhuriyet Gazetesi ile özdeşleşmiş, idol bir figür.

        Doğru ya da yanlış, bütün bir muhafazakar dünyanın nefretini (hadi abartılı oldu, diyelim, sözcüğü, allerji ile değiştirelim) kazanmış bir figür. Kalıbımı basarım, CHP eline geçirdiği berlediyelerde Atatürk, Cumhuriyet’den sonra, yaptırdığı yeraltı geçitlerine, yağmur ve kara dayanıklı otobüs duraklarına falan en çok Uğur Mumcu ismini vermiştir.

        CHP’li belediyenin, ölümünden çeyrek asır sonra, bir arabalı vapura isim verirken bula bula yine U. Mumcu ismini bulmasının nedeni nedir?

        Görmek ve anlamak isteyenler açısından, bu sorunun yanıtı kolaydır. O yanıt da, CHP’nin bir KİMLİK PARTİSİ olduğunun, onun sahip olduğu zihin dünyasının imaları ile doludur.

        CHP’yi, kafasına vura vura kımıldamaya, ucundan köşesinden sivilleşmeye zorlayan şey, muhafazakarlardır. CHP, bir zihinsel, düşünsel, özeleştiriye dönük bir entelektüel muhasebe sonucu değişmeye çalışmıyor. CHP zihniyetini karınca kararınca sivilleştiren şey, muahafazakar dünyadan gelen basınç.

        Zaten tam da böyle olduğu için, arabalı vapura gidip U. Mumcu ismini vermek İzmir’de oluyor. İzmir’in denizi olduğu için değil bu. Sadece ve sadece, İzmir CHP’nin kalesi olduğu, ceket assa yine ve açık ara seçimi kazanacağı muhakkak olduğu için böyle.

        İzmir’de CHP üzerinde bir muhafazakar basınç yok. DNA’sına uygun reflekslerle yola devam ediyor.

        Sokak ropörtajlarını izliyor musunuz, Mim?

        Ben izliyorum (Bakalım AK Parti oyları ne kadar azalıyor türü ham bir beklenti ile değil. Bu açıdan 2 gram değeri yok o ropörtajların.) Size de vakit buldukça izlemenizi öneririm. İnsanlarımızın zihniyetine, sosyolojik reflekslerine dair ipuçları verdiği için izliyorum.

        Hiç, ama hiç değişmeyen bir resim var o röportajlarda.

        Karikatürleştirerek resmediyorum:

        “Neden oyunuz CHP’ye?”
        “Biz kaç kuşaktır ailecek CHP’liyiz. Elimiz başka partiye gitmez.”

        “Neden oyunuz CHP’ye?”
        “CHP Atatürk’ün kurduğu parti. Asırlık parti. Cumhuriyet’in bekçisi.”

        “Neden oyunuz CHP’ye?”
        “Biz kaç kuşaktır ailecek CHP’liyiz. Elimiz başka partiye gitmez.”

        “Neden oyunuz Erdoğan’a?”
        “Yol yaptı, köprü yaptı, hastaneler yaptı. Eskiden buraları hep çöp dağları idi. Leş gibi kokardı sokaklar caddeler.”

        “Neden oyunuz Erdoğan’a?”
        “Bize hizmet ettiği için. Eskiden sıra almak için pislik içindeki hastanelerde gecelerdik. Ne ilaç vardı, ne bi şi. Şimdi öyle mi? Gıcır gıcır hastaneler, bal dök yala. Her taraf tertemiz. Randevu alıp gidiyorsun. Allah Erdoğan’dan razı olsun.”

        Hangi karşılıklar daha RASYONEL?

        Bir not daha.

        Öfkeden homur homur AK Parti ve MHP seçmenlerine de denk geliyoruz o sokak röportajlarında. Tek tük de olsa, şöyle şeyler işitiyoruz (son 2 yıl içinde ben en az 4 ya da 5 kez işittim.)

        “Komünist Parti’ye vercem.”

        “Gidip HDP’ye vermezsem namerdim.”

        Niye öfkeden deliye dönmüş AK Partili MHP’li seçmen CHP değil de Komünist Parti, HDP diyor?

        Ben yanıtımda iddialıyım: Sahtelikten nefret ettiği için. Evet, özü itibarıyla, sahtelikten nefret ettiği için. Onu bu denli öfkeli kılan şey, sahtelik. Dygu dünyaları şöyle gibi: “Alayı sahte bunların. AK Partisi de, MHP’si de, CHP’si de.”

        Komünistinden de, Kürdünden de, dün ne kadar nefret ediyorsa, bugün de o kadar nefret ediyor. Seçim günü yatışacak. Bu iki partiye oy vermeyecek. O kesin. Öfkesini, sandığıa gitmeyerek gösterecek. Ama, öfkesini, TKP, HDP diyerek dışa vuruyor.

        Niye?

        Çünkü, sezgisel de olsa, komünistlerin, Demirtaş’ların ihale ile, sahte gülümsemelerle, plastik siyasetçilerle işi olmadığını biliyor. “Düşman, ama harbi düşman.” Düşmanın sahiciliğine içten içe saygı duyuyor. Heriflerin komünizm davasında olduğunu, Kürtçülük davasında olduğunu biiyor. Rant, ihale değil yani dertleri. Bunu anlıyor, ve düşmanı da olsa saygı duyuyor.

        Kuran da okusa, “İmamoğlu!” demiyor öfkeli AK Partili, MHP’li seçmen.

        Neden?

        • CHP hakkındaki eleştirilerinize büyük ölçüde katılıyorum. Fakat sağ partiler de çapsız Türkiye’de. Ülkemizin tarihsel sosyo-kültürel yapısı nedeniyle daha fazla seçmenleri var. Yani seçmeni daha çok vasatlar, seçmeni daha az vasatı yeniyorlar. Esas savaşımız vasatlıkla olmalı.

          • Yanılıyorsunuz, üstelik de fena halde. Eğtim düzeyinin çok daha düşük olduğu dönemlerde dahi Ecevit ile iktidar olablidi CHP. Gençliğimden hatırlıyorum. İstanbul Belediyesi’ni CHP’ye verdi (onlar da, çöp dağlarının yanısıra, Nurettin Sözen ile TC tarihinin en büyük yolsuzluğunu patlattılar).

            1970’lerin sonlarına doğru, Karadeniz Ereğlisi’nden Ordu’ya, Ordu’dan Artvin’e, neredeyse bütün Karadeniz illeri, başta Dev-Yol gelmek üzere, sosyalist solun kurtarılmış bölgeleri idi. Şalvarlı bacılar, okul yüzü görmemiş analar, deiğerlerine sosyalizm anlatıyorlardı, vs.

            Mesele, sanıldığı gibi, basit bir seçmen sayısı çokluğu falan değil.

          • Yolsuzluğu yapan Nurettin Sözen değildi, bir daire başkanıydı. O adam genç bir sevgili bulunca eski karısı ihbar etti. / Çöp dağlarını yaratan da sarı sendikalardı (Bak : Şili’deki kamyoncu grevi, S.Allende) / 1970’ler tüm dünyada solun yükseldiği yıllardı / Dev-Yol sosyalist sol içinde ciddiye alınacak bir gruptu / Ecevit çok dürüst bir liderdi ben de oy vermiştim / Fakat hepsi dahil vasatlık sorununda ısrarcıyım.

  11. Cumhuriyet Gazetesi’nin manşet haberlerinden biri: “Uğur Mumcu Feribotu törenle denize indirildi.”

    Benim gençliğimin önemli bir bölümü, belediyenin hemen her dönemde CHP’nin elinde olduğu İzmir’in Bornova ilçesinde geçti. Çok iyi hatırlıyorum, Bornova Parkı’nın çıkış kapılarından birisinin bitişiğindeki ‘kültür’ merkezinin ismi, “Uğur Mumcu Kültür Merkezi’ idi. Daha sonraki yıllarda bir park yaptılar. Adını, “Aşık Veysel Parkı” koydular, vs.

    Aradan 40 yıl geçti, kafa aynı kafa.

    Belediyenin yeni yaptırmış olduğu feribota verdiği isme bakın: “Uğur Mumcu Arabalı Vapuru”!

    “Onların A. Dilipak’ları, Cübbeli Ahmet’leri varsa bizim de Uğur Mumcumuz var!”

    Onyıllardır sürdüregeldikleri kimlik siyaseti ile salaklaştırdıkları seçmenlerini memnun etmek derdindeler. Sonra da çıkarlar, muhafazakar bir belediye bilmem ne spor salonuna bilmem kimin ismini verdi diye caz yaparlar.

    ADALET, EŞİTLİK, HÜRRİYET. . .

    Sokun Uğur Mumcu’yu muhafazakarların gözüne gözüne!

    Onlar da paşanıza küfreden adamın ismini bilmem nereye verdiğinde şarlamayın ama.

    “Adalet Arabalı Vapuru”. . .

    Bu da matah bir isim tınısı bırakmıyor kulakta.

    Ama, en azından, İzmir’e yolu düşüp “Uğur Mumcu Arabalı Vapuru”na rast gelenlerin bazıları, “Bu zeka özürlüler oldukları sürece, memleket Erdoğan’dan zor kurtulur. . .” diye can sıkınıtsına uğrayıp içinden “cık cık cık. . .” çekmez.

    Ne diyelim: Uğur Mumcu Arabalı Vapuru İzmir halkına hayırlı olsun!

    • Hayırlısı olsun gene de, ne diyelim;
      Ne kendisi buldu huzur, ne aleme verdi rahat!
      Ömrünü türk kızının başındaki yazmayla mücadele ederek tüketmişti…
      Şimdi ise herkes burka giyip mecburen maske ve peçe takar oldu!
      Hijyen şart:)

  12. hey corç versene borç
    olmaz maykıl bendede yok

    Bu eski tekerlemenin yeni sürümleri/revacı

    hey tamim versene borç
    olmaz recep bende de yok

    hey tamim yapsana swap
    yemezler recep dolar uçacak

    hey tamim versene borç
    olmaz recep sözünü tut
    Kanal İstanbula kazmayı vur

    Katar Emiri : Tamim bin Hamad Al Thani

    Not : Yarabbi ne günlere geldik. Hayatım boyunca en beğenmediğim hükümetler/liderler hakkında dahi böyle şeyler yazmadım, konuşmadım. Fakat ne demişler, söyleyene değil söyletene bak!

  13. Yönetimde kayırmacılık (nepotizm), suç oranlarında ve toplumsal şiddette patlama ve Cumhuriyet Halk Partisi. . .

    Bu bir Muharrem İnce yazısı olmayacak.

    Erdoğan iktidarının çürümüşlüğüne değineceğim; ama, asıl dikkati çekmek istediğim şey bu da olmayacak.

    Varmak istediğim ve ikna olduğum nokta, şu düşünsel çıkarsama: Bugün, Türkiye’nin sekiz on yıl içinde nerden tutmaya çalışsanız elinzde kalan çökmüş (ekonomik olduğu kadar ahlaki bir çöküntü bu) bir ülke ve çürümüş bir toplum görüntüsü vermesinde CHP ve CHP seçmenlerinin mutlaka üzerinde düşünülmesi, mutlaka üzerine tartışılması gereken bir sorumluluğu var.

    Nepotizm, yani kamu idaresinde akraba, eş dost kayırmacılığı, bugün, kamu idaresinin en tepesini de ele geçirmiş çok ciddi bir toplumsal hastalık. (İktidar yanlısı yorumcular, sadece caz yapmasınlar. Kendi iktidarlarının verileriyle sunacağım çirkin tablo üzerine, bu metnin içeriğine ilişkin tek bir cümle kursunlar, ardından caz yapmak serbest.)

    Sadece son 48 saat içinde basına yansımış 3 haberle yetineceğim (bir haftalık, bir aylık, bir yıllık verilere gerek yok.) Bu iktidara sahip çıkıp savunanları söz söyleyemez hale gelsinler diye, kişisel olarak yaşadıkları ahlaki düşkünlük iyice sırıtsın diye, paylaşacağım bilgiler, itiraz edemeyecekleri bilgiler olacak.

    Aykut Emrah Polat, lkyapı İnşaat’ın sahibi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın imam hatip listesinden yakın arkadaşı. A. Emrah Polat, 2014 yılında Bilal Erdoğan, amcası Mustafa Erdoğan ve eniştesi Ziya İlgen’le birlikte bir şirket kurdu.

    TMSF’nin düzenlediği bir ihale önceki hafta 280 milyon TL bedelle Emrah Polat’ın şirketine verldi. Tarafgirlik, usulsüzlük iddiaları muhalif basına yansıdı. Şimdi, Bilal Erdoğan’ın talebi üzerine, İstanbul Anadolu 8. Sulh Ceza Hâkimliği’nin kararıyla, bu ihale ile ilgili tüm haberlere erişim yasağı getirildi.

    İkinci haberimiz, (muhafazakar ama muhalif) Karar Gazetesi’nin bugünkü nüshasından (Sözcü ya da Cumhuriyet değil). Üniversite rektörlüklerindeki kusturucu çürümüilüğün bir tablosu çiziliyor (Bu haber, bu sabah gazetenin birinci sayfasında, sayfanın yarısını kaplıyordu. Şimdi yok, kaldırılmış. Ne olduğunu bilmiyorum.) Habere konu olan yarım düzine üniversite rektörü ve dekanı var. Ben sadece bir tanesiyle yetineceğim bu metni uzatmamak için:

    “Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörü SÜLEYMAN BAYKAL: Rektörün üç kızı, bir damadı üniversiteye öğretim üyesi olarak yerleştirildi. Rektörün yeğeni de tıp fakültesinde görevli.”

    Toplumdaki suç ve şiddet patlaması meselesini kısa keseceğim:

    “CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesini yanıtlayan Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, 2019 yılında cezaevleri için merkezi yönetim bütçesinden 6 milyar 993 milyon 138 bin lira ayrıldığını belirtti.”

    Bu bütçe, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bütçesinin (2 milyar 157 milyon 761 bin lira) üç katı.
    Bu bütçe, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın bütçesinin (2 milyar 544 milyon 238 bin lira) yaklaşık üç katı.
    Bu bütçe, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Ticaret Bakanlığı da dahil olmak üzere, 6 bakanlığın bütçesinden daha büyük.

    Şimdi, bana çok kritik görünen bir soru: Türkiye’de toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan muhafazakarların büyük çoğunluk olarak bu toplumsal ve ahlaki çürümüşlük ve kokuşmuşluğa hala sahip çıkıyor olmasını nasıl açıklayacağız?

    Bu sorunun, muhafazakarın sorumluluğuna işaret eden binbir çeşit yanıtı var. İstenirse bu binbir çeşit yanıta üç beş bin yanıt daha ekleyin: Cumhuriyet Halk Partisi’nin sorumuluğuna da işaret etmeyen bütün yanıtlar eksik kalır.

    Cumhuriyet Halk Partisi, sol olmadığı için, onyıllarca toplumun ekonomik-kültürel yaşamdan en çok nemalanan dörtte birlik orta-sınıf ve orta-sınıf üstü kesiminin KİMLİK PARTİSİ olduğu için, parti yönetiminden parti örgütlerine kadar, muhafazakar siyasal partilerden pek bir farkı olmadığı için, muhafazakar toplumun düşünsel ve ahlaki çöküntüsü bu kadar kolay ve bu düzeylerde yaşanıyor.

    Bugün, Türkiye’de adaletten gelir eşitsizliğine, ahlaki çürümüşlükten tarım ve hayvancılıkta (ve eğitimde) topyekün iflas etmişliğe, yönetimde beceriksizlik, laçkalık, akraba, eş-dost kayırmacılığına varıncaya kadar, her türden bela var. Artarak devam ediyor. Artarak da devam edecek.

    Buna rağmen, nasıl oluyor da, bastırılıp satın alınmış üç beş televizyon kanalı, bastırılıp satın alınmış üç beş sürüngen gazeteci, ve bir hamaset ustası, bir asırlık bir siyasal partiden daha etkili olabiliyor?

    Nasıl oluyor da, yoksulluktan en çok beli kırılanlar, Erdoğan’a ve bu rezilliğe en çok sahip çıkanlar oluyor?

    Nasıl oluyor da, 18 yıl sonra belki de ilk kez bu kokuşmuş iktidardan kurtulma olanağı doğmuşken, CHP, ‘Muharrem İnce olayı’ ile konuşuluyor?

    Bu sorular üzerine kafa yorma çağrısına atıfla CHP seçmenlerine sormak gerekir:

    (Bunu yapacak olan) Sen değilsen kim? Bugün değilse ne zaman?

  14. Hoş geldin ya Muharrem…

    Yazı konusu yorumcuları da rehavete sevketmiş gibi;şu satırları yazdığım dakikalarda henüz yazıya yapılmış bir yorum görmedim.Sanki çoğu kişide ‘şimdi bu Ağustos sıcağında yeni bir “Savulun Battal Gazi Geliyor” versiyonu mu izlenir’ isteksizliği var.

    Bari yılbaşına odaklanalım.Önümüzdeki perşembe günü 1 Muharrem 1442.

    Hicri yılbaşının herkese tas tas aşureyle birlikte hayırlar getirmesini diliyorum.Dileyelim Allah’tan aşure tadında bir yıl başlatsın…

  15. Niye şaşırıyorsunuz ? O gün sivas kongresindeki ABD mandacıları kadar günümüzde de ABD ve AB mandacıları gayet mevcut. Hatta zaman zaman sizin yazdıklarınız bile bu minvalde anlaşılabilmekle birlikte kastım alenen manda isteyenler. Adamlar bunu teklif etti bile. Kimide ekonomik mandacılık isityor. Hatta bu maksatla parti kurduğunu ifade edenler oldu bu ülkede. Dün yunan gemisi bizim gemimize hücüm etmeye kalktı gerçi cevabını aldı, nedense hem basın özgürlüğünün olmadığını söyleyenler ama sesi de çok çıkanlar bi kelime değinmedi. Böyle olunca insanın içinden yoksa bunlar başarısız olmamızı mı istiyor diye sorasım geldi. Ama sormaya gerek görmedim galiba böyle Tayyip Erdoğan ülkenin başındaysa başarısız olalım daha iyi diyenler hatta savaş olsun mağlup olalım diyecek kadar alçalanların olduğu bu ülkede bazı şartlar 1910 lu yılların şartlarına benziyor. Ama merak etmesin kimse bu defa Milli mücadele vatanın tamamına yayılmış bir halde. Ve imkanlarımız mahdut değil o zamanki kadar.

    • 2002’de toplam dış borç 130 Milyar$ iken bugün 450 Milyar$. Devletin bazı fabrikaları ile değerli bazı arazi-arsa satışlarından da 200 Milyar$ kullandılar. Şimdi bu durumda Erdoğan ekonomik mandacı mı oluyor yoksa bu tabir hafif kalır mamut falan mı demek lazım?

      Yunan gemisine gelince. Bugüne kadar Türkiye ve Yunanistan arasında sayısız it dalaşları yaşanmıştır. Fakat eskiden böyle abartılıp iç politika malzemesi yapılmazdı. Mustafa Kemal Atatürk düşmanlığı yapandan daha iyi mandacı mı olur? Kıbrısı kim fethetti?

  16. Sn. Muharrem İnce’nin iddialı ! çıkışı için çok güzel bir özet olmuş. Umarım bu konuyu kapatırız artık. Ayasofya’nın siyasete açılmasından sonra bir de CHP’nin AKP’ye açılması tiyatrosunu izlemeye hiç niyetim yok.

  17. Dün birkaç çocuk kumda oynuyordu. herkes bir karakteri canlandırıyordu. ama oyunun tat vermesi için bir kişi daha gerekiyordu. Yani okeye döndüncü lazım derler ya, o durumdu.
    – Çocuklara muharrem inceyi çağırmalarını tavsiye ettim.

  18. “Konuşmasından ‘başkanlık sistemi’ – ‘parlamenter sistem’ arasındaki tercihini bile öğrenmek mümkün olamadı.”
    Ama en azından hangi marka şişesuyu tercih ettiğini biliyoruz artık kendisinin; şaka biyana
    Cb adayı olduğu seçimde m.ince kazanırsa ilk iki yıl başkanlık sisteminin şöyle bir tadına bakacağını, başbakanlık düzenine geri dönüş işini ancak ondan sonra ele alabileceğini filan söylemişti. Sonuçta adam kazanır kazanmaz kendi koltuğunu nasıl ateşeverebilirimin derdine düşecek değil ya, hem memleket millet belki hizmet filan da bekler, öyle değil mi?

  19. Bu güzelim toprakların insanlarına dedikodu, hamaset, ukalalık, cehalet pompalanmasına daha ne kadar seyirci kalınacak acaba?
    Ekonomide bilimde inançta eğitim öğretimde kültürde ahlakta örf adet gelenek ve görenek lerde hukukta adalette demokraside ve hatta politikada bayağı eksiğiz hissine kapılıyorum ve çok gücüme gidiyor.
    İşin garip tarafı sadece şu yorumculara kulak verseler onları dinleseler onu dahi beceremiyorlar herhalde!
    Ekonomi düzelir işsizlik azalır istihdam artar müze turizm gelirleri artar iflaslar biter faizler düşer herkes evsahibi olur çoluk çocuk en iyi okullarda okur (tarikat marikat dağ fare tuzaklarına düşüp ailecek heder olmazlar) ..
    Ama yook!..
    Biraz ezilsinler büzülsünler aç açıkta kalsınlar birilerine muhtaç olsunlar zihniyeti.
    Yıllarca kur’anı bile arapçadan türkçeye çevirttirmeyip üç beş kendince bilenin eline düşürüldüğümüz gibi. (Şimdi Atatürk’ün ne kadar yetekli ve büyük bir adam olduğunu daha iyi anlıyorum elmalılıya görev vermesi)
    Ama ümitliyim. Boş konuşma dönemi bitecek, insanlar siyaseti de ekonomiyide inancınıda kaynağından öğrenecek.
    Bana ne veriyon? değil,
    Şunu soracak:
    “Siz beni nasıl? hangi kaynak araçlarla? ne kadar süre için? yönetmeyi hedefliyorsunuz?
    Planınızı göriiiimmm!”

  20. Sn İnce iyi bir hatip ve siyasetçi olmakla birlikte artık tarih olmuştur. Toplumsal bir destek bulması veya Cumhurbaskanligi icin üzerinde mutabakat olusmasi mumkun degildir. Ama yandaş medyada yer bulur, kanallarda konuşma yapar vb.. Şeytanın en sevdiği günah; kibir…

  21. Herkesin çapı belli CHP ve onun elemanları da aynı yolda ilerliyor. Bol bol laf salatası icraat sıfır.Bizde bir söz var : büyük lokma yut büyük laf etme diye , M.ince çok büyük laf etti fakat altında kaldı maalesef ve başlatmayı düşündüğü hareket de ölü çocuk olarak doğdu. Bu faslın kapanması gerekir artık . Bunda sorunumuz varken M.ince ile M.akşener
    ile seçim ile bence uğraşmadan asıl meselelere fokuslanmamız gerekiyor. Gazetecisinden politikacısına kadar .Seçim lafını aklımızın ucundan bile geçirmemeliyiz artık.
    Sorunlar çok büyük hep birlikte çözüm sunmalıyız.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız