“Ver mehteri” yaklaşımıyla buraya kadar.. Türkiye’nin bir yanlış adım daha atması telafisi imkansız sonuçlar getirebilir…

28
Suriye/Halep iki gün önce.. Silahlılar Suriye ordusu güçleri..

Nereden başlasam bilemiyorum.

Konu İdlib… Daha doğrusu Türkiye’nin iç-savaş içerisindeki Suriye stratejisi, Rusya ve ABD ile ilişkileri…

Suriye politikasını “İlk düğmesi yanlış iliklenince diğerlerinin de yanlış gittiği gömleğe” benzetenler haklı. Suriye’de başgösteren kalkışmanın (2011) kısa sürede sonuçlanacağı ve Beşşar Esad’ın başında bulunduğu mevcut rejimin hemen devrilip yerine Türkiye’ye daha sıcak bakacak yeni bir kadronun geleceği beklentisi üzerine bir strateji belirledi Ankara…

Yanlış hesaplara dayalı bir stratejiydi bu…

Baas Partisi yarım asrı bulan hakimiyetinde ülkenin bütün kılcal damarlarına sızmış gözü kara bir rejim oluşturmuştu. Ülkenin harabeye dönmesini, yüzbinlerce insanın ölmesini, milyonlarcasının yerlerinden edilmesi ve mülteci konumuna düşmesini göze alabilecek insafsızlıkta bir rejimdi bu.

Yerlerine gelmesi için düşünülenler ise, çok büyük bir bölümü uzun yıllardır Suriye’ye ayak basamayan muhalif isimlerden oluşuyordu; halkla irtibatları kopuk, ülkede neler olup bittiğini tam takip edemeyen bir kadro…

Nitekim, Suriye yandı, yıkıldı, buna rağmen Baas rejimi ayakta; Türkiye’nin Beşşar Esad ve partisi yerine düşündüğü isimlerden ise artık kimse söz açmıyor.

İlk düğme böylece yanlış iliklenmiş oldu. Artık beş milyona yaklaşmış mülteci kitlesi, 500 bin civarında ölü ve en önemli kentleri harabeye dönmüş Suriye’den nasıl bir sonuç çıkacağını bilen yok.

Reklam

En az bilgi sahibi olan ve her adımda karşısına ciddi engeller çıkan/çıkartılan ülke ise Türkiye.

Yanlış iliklenen başka düğmeler

Sınırına bitişik Suriye topraklarından kendisine yönelik terör unsurlarının teşkil ettiği güvenlik sorununu, tehdit olarak görülen PYD/YPG güçleriyle yakınlığını saklamayan ABD’yi bırakıp savunma ihtiyaçlarını sağlamada kolaylık da gösteren Rusya ile yakınlaşarak çözebileceğini düşündü Türkiye.

Yanlış iliklenen bir düğme de buydu.

Rusya’nın bölgeye dönük çıkara dayalı politikalarının Türkiye’nin beklentilerine hiç uymadığı kısa sürede ortaya çıktı.

Türkiye’nin riskleri de göze alarak Suriye’nin kuzeyinde oluşturduğu askeri varlığı bu yüzden ateş hattına düştü. İdlib’teki askeri varlığına karşı girişilen silahlı müdahaleler sonucu bir biri ardına şehitler gelmeye başladı.

Gelişmeye karşı Ankara’nın başvurduğu yöntem, tehdit altına düşen bölgeye daha ağır silahlar ve daha fazla asker göndermek…

Moral desteği de daha önce dışlanan ABD’den geliyor.

Reklam

Acaba bu yöntem de yanlış iliklenen yeni bir düğme olmasın?

Washington’un bu hafta Ankara’ya gönderdiği Suriye temsilcisi James Jeffrey “Rusya’nın Suriye politikasını değiştirmesi şart; İdlib’te yaşananlar çatışmanın son derece tehlikeli boyutlara ulaştığını gösteriyor” açıklamasını yaptı.

Rusya Suriye politikasını değiştirir mi? 

Moskova’nın Kızılelması: Akdeniz’e inmek…

Moskova’nın daha Çarlık Rusya olduğu günlerden beri amaçladığı, ülkenin bir tür ‘Kızılelma’sı, donanmasının sıcak denizlere -en önemlisi Akdeniz’e- ulaşımının elde edilmesiydi. Arap Dünyası’yla Rusya’nın en yakın olduğu Sovyetler Birliği döneminde bile erişemediği bu hayal, Suriye’de iç savaş başladıktan sonra gerçeğe dönüştü.

Bugün Putin Rusyası‘nın Suriye’de iki adet askeri üssü bulunuyor: Tartus deniz üssü ile Hmeimim hava üssü.

Ona bunu Beşşar Esad verdi. 

Putin de, Esad’a ne pahasına olursa olsun destek sözü vermişe benziyor.

Rusya’nın Suriye konusunda Türkiye ile yaptığı görüşmeler, çeşitli zeminlerde vardığı mutabakatlar ve verdiği sözlerin hiçbir değeri yok.

Nitekim, arkasına Putin’i ve Rus ordusu ile silah desteğini almış olan Suriye ordusu, Türkiye’nin güvenlik tehdidi endişesinin sonucu sınır-ötesi varlığına karşı son savletiyle saldırılarını sürdürüyor. 

Azez’de yerlerinden yurtlarından edilmiş Suriyeliler kış şartlarında çadırlarda yaşıyor..

Bu arada, Türkiye’nin sınırın hemen karşısındaki PYD ağırlıklı bölge için düşündüğü nüfus değişikliği yöntemini de, saldırılarını sürdürdüğü bölgede benimsemiş görünüyor Suriye rejimi. O yüzden de, şu sıralarda saldırıların gerçekleştiği bölgeler halkından bir milyona yakın insan, yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda bırakıldı ve hepsi Türkiye sınırına yığıldı. Çatışmalar devam ederse sayının üç milyona kadar çıkma ihtimali de var.

Üç milyon yeni mülteci…

Türkiye’nin bu kadar yeni mülteciyi kabul etmesi mümkün olmadığı için sınırlarını kapatması yüzünden, o kadar insan, şu kış şartlarında, asgari imkanlardan mahrum biçimde hayatlarını sürdürmek zorunda.

Ankara ve Şam’ın tavırları Suriye iç-savaşının bir tür Suriye-Türkiye savaşına dönüşebileceği ihtimalini akla düşürüyor. Tabii Rusya’nın Suriye’nin arkasında yer almasıyla…

Bu da en son düğmenin yanlış iliklenmesi anlamına gelebilir.

Ne yapılabilir?

İlk düğmeyi yanlış iliklediğinizi anladığınızda ne yaparsanız, Türkiye’nin de Suriye ve bölge politikalarında aynı şeyi yapması gerekiyor: Politikalarını yeni baştan belirlemeli… 

Rusya’nın veya ABD’nin kendi ülkelerinin çıkarlarını gözeten bölge politikalarını iyi hesap ederek Türkiye’nin çıkarlarına uygun yeni bir politik tavır belirlenebilir.

“Ver mehteri” anlayışının hakim olduğu bugünkü medya düzeni içerisinde o tavra ulaşılabilinir mi, kuşkuluyum, ama yine de başka çare yok.

Allah kolaylık versin.

ΩΩΩΩ

28 YORUMLAR

  1. Suriye’de Esad/BAAS rejiminin otoritesi sarsılırsa, PKK kontrolündeki YPG güçlerinin alan kazanacağı açıktı ve nitekim öyle de oldu. Bunu öngörebilmek için orta düzeyde bir diplomat olmak bile yeterliydi. Fakat geleneksel Türk hariciyesini ‘monşer’ olmakla suçlayıp aşağılayan Erdoğan bu basit gerçeği göremedi. Suriye sorununu başımıza bela etti.

    ABD’nin politik hedefleri bize uymadığı için T.C. Devleti Rusya ve İran ile ittifak yaptı. Bu ittifakın sonuç verebilmesi için Esad/BAAS rejimi ile de uzlaşmamız veya en azından karşı olmamamız gerekiyordu. Fakat Türkiye (Erdoğan) Esad karşıtlığı ile bu ittifakın da çökmesine neden oldu.

    Kısacası Türkiye’nin Suriye’yi dizayn edecek gücü yoktur ve bunu Erdoğan ve avanesinden başka herkes görüyor. Bu şartlarda Suriye politikası tam bir fiyasko ile sonuçlanmıştır. Fakat öyle görülüyor ki artık seçim kazanma şansı olmayan Cumhur İttifakı Suriye sorununu yerli ve milli bir sorun olarak pazarlayarak ve güya ABD desteği ile Suriye savaşına hazırlanmaktadır. Bu savaşın veya çatışmaların sonucunda Türkiye’de yeni bir dönem başlayacaktır.

  2. Üstat konuyu güzel analiz etmişsin ama mehter marşı ile buraya kadar geldik. tanzim satışla seçim kazandık. komşularla sıfır sorun dedik komşuları sıfırladık.2002’deki yola çıktığımız arkadaşları da sıfırladık. Suriye’nin toprak bütünlüğü dedik, Suriye kaça bölündü bilmiyorum.Bize kalan Suriye’den gelen gariban göçmenler. Ekonomi desen dikiş tutmuyor.bizim ver mehterciler hala çalıp söylüyor. buraya kadar geldik bundan sonrada güzele doğru döneriz inşallah.

  3. Katılıyorum. Koalisyonu Gülen bozdu. İçlerinde gizli ajandası olan ve iktidar hırslı ile herşeyi yapmaya hazır olan oydu. Bürokrasi ve yargı içinde edindiği güce güvenerek hep daha fazlasını istedi. Erdoğan durun bakalım dediğinde de düğmeye bastılar. Ama yanlış hesap elbette Bağdat’tan döndü 15 Temmuzda. Ancak Kürtlerle ilgili dağılma Erdoğan tarafından yapıldı diye düşünüyorum. Çözüm süreci sürekli oyalama ile geçti. Belki Kürtlerin de gizli ajandaları vardı. HDP parti olarak seçime gireceğim dediği anda da ipler koptu. Sonuçta en son dağılan onlar oldu. Neyse artık önümüzdeki maçlara bakacağız. Umarız ders alınmıştır bu olanlardan diyeceğim ama emin de değilim. Türkiye demokrasisi çok yavaş ilerliyor, öğrenme hiç yok, kurumsallaşma sıfır. Toplum da değişime yeterince destek vermiyor. Küçük hesaplarla hareket ediyor, rahatını hiç bozmuyor. Ama sonunda başı ağrıyor.

  4. Sanırım yorum sayfalarının düzenli okurlarının bazıları da farkındalar ki, siz ve Uğur, Hakan Çakan, Nurdan kullanıcı isimleriyle yazanlar, sürekli, ama gerçekten sürekli olarak Bernar’ı tartışıyorsunuz, Baran. Takıntıları olmak, saygısızlık, demagogluk, kişilere yönelik aşağılama, çok bilmişlik, saçmalamak, birileri ile ağız kavgası yapmadan duramamak, sürekli kendini tekrara düşmek ve şimdi de akıl sağlığını tehlikeye sokan bir bakış açısına sahip olmak vs. Gözlemler ve iddialar bunlar. Bunun bir nedeni olmalı, ve var da zaten. Neden aşağıda, Baran:

    Beni, diğer yorumcuların hatırı sayılır çoğunluğundan ayıran bir yön var: Gülen Cemaati ile 15 Temmuz ilintisini, FETÖ yakıştırmasını bir devlet söylemi olarak reddediyorum. Cemaat tabanının uğradığı zulümleri şu ya da bu sıklıkta dile getiriyor, Erdoğan şalıyla örtülü gerçek iktidarın niteliğine kendimce ışık tutup sık sık buna vurgu yapmak istiyorum -sayın Koru’nun bir saygısızlık olarak da görebileceği, onun gündelik yazı konularının dışına taşarak ve uzun uzun yazarak yapıyorum bunu.

    Sizleri, istisnasız hepinizi giderek rahatsız eden bir başka şey daha yapıyorum: Katışıksız bir siyasal aktör olarak Gülen’in onyıllar içinde izlemiş olduğu siyasal stratejisini, AK Parti’nin iktidara gelmesinden itiabren yakın siyasal tarihimizde Gülen ve karar alıcı kadronun oynadığı siyasal rolü ve bunun sonuçlarını sorguluyorum kendimce, kimi tespit ya da iddialarda bulunuyorum.

    Yanısıra, Cemaat’in baştan beri gizlilik ve ketumluk üzerine inşa edilip hiç değiştirilmeden korunmuş, ve (15 Temmuz deneyimine rağmen) bugün dahi üzerinde ısrar edilen örgütsel yapısına işaret ediyorum.

    Karar alma süreçlerinin hiç kimse tarafından bilinmediğine dikkat çekiyorum. Kimin yönetici, kimin Büyük Abi, kimin bölge yöneticisi, kimin mensup kimin bilmem ne olduğunun bilinmediği bir yapı olma özelliğine vurgu yapıyorum. Milyonlarca doların bölüşüm ve tahsis mekanizmalarının yokluğuna ya da müphemliğine işaret ediyorum.

    Ve bu örgütsel yapılanmada ısrarın nedenini açıklıyorum kendimce: Her türlü eleştiriden ya da ithamdan kolayca sıyrılmanın işlevsel bir yolu bu gizlilik. Yanısıra, Zekeriya Öz, Adil Öksüz gibi artık savunulamaz duruma düşmüş onların “MİT ajanı”, “Cemaat’den değil” gibi argümanlarla Cemaat’den ötelenmesini, Cemaat tabanından gelen eleştirilerin sahiplerinin “Çakma Cemaatçi bu adamlar, akademisyenler de fitne çıkarma peşinde” türü itibar cellatlığı ile hiçleştirilmelerini olanaklı kılıyor. Öyle ki, bir tık ileri gidildiğinde, “Gülen de Cemaat’den değil zaten” ifadesini de duymaya başlayacak gibiyiz.)

    Sadece kendi bireysel kanaatlerimi, zihnimdeki soruları, kuşkuları, açık ithamları paylaşmadığımın, bunların hem Türkiye’deki pek çok insanın ve Cemaat tabanının zihnindeki meseleler olduğunun fazlasıyla farkındasınız. “FETÖ”, “15 Temmuz hainleri” vb. devlet söylemini bir kenara bırakıp ısrarla ve inatla Cemaat temasının bu yanlarına işaret ediyor, bunları tartışmaya açıyor ve sizleri buraya gelmeye zorluyor olmam, sizlerin giderek artan, yer yer düşmansılığa ve aleni tehdite varan memnuniyetsizliğinizin nedeni.

    Bunlar bir kez konuşulmaya başlandığında, elinizde, “Bizim ve Hocaefendi’nin siyasal emelleri olmadı. . . Biz devlet bürokrasisinde örgütlenmiş, kendi savcıları, polisleri, hakimleri olan bir yapı değildik. . .” türü o hepimize kabak tadı veren söylemin kifayetsizliği daha çok görülür oluyor.

    Sizler de farkındasınız bunun. O nedenle bunları bir kenara bırakıp benim şımarıklığım, saçmalamalarım, takıntılarım, birileriyle kavga etmeden duramayışım, akıl sağlığım vs. devreye sokuluyor. Bu yetmediğinde, birileri tarafından korunduğum ileri sürülüyor Cem Küçük benzetmeleri arasında. Yetmiyor. ismimi soyismim ile birlikte yazıyor Uğur adlı yorumcu, ayağımı denk almam uyarısında bulunuluyor.

    Beni bırakın artık. İleri sürdüğünün aksine, meseleleri, Cemaati değil bir kişi olarak beni tartışıp duran sizlersiniz. Ben hiç yazmayayım Cemaat konusunda. Gerçekten büyük mesele değil benim bu konuda yazmaya ara vermem -yeter ki Türkiye’nin mutlaka konuşması ve tartışması gereken bu Cemaat deneyimi bütün boyutları içinde tartışılsın konuşulsun. Eleştirilerle ve ithamlarla gelsin birileri, diğerleri bunlara karşı çıksın olabilecek en güçlü argümanlarla vb.

    Herkesin zihnini kurcalıyan meseleleri biliyorsunuz. MİT krizi, 17-25 Aralık, ve daha bir düzine konu. Bunları, bir liste olarak önünüze koymuştum Hakan Çakan beyle olan diyaloğumda kendi bilgi kaynaklarımın referanslarını da vererek, kendi bakış açımı ekleyerek.

    Artık, kişiliğini, niyetini, üslubunu, şımarıklığını, takıntılarını, akıl sağlığını vs. tartışıp duracağınız bir Bernar olmasın. Ben susayım, sizler yazın.

    Cemaati ve Gülen’i anlatın bizlere.

    “İyi de biz Gülenci değiliz ki!”

    Öyleyse, bir ara senin bana söylediğin gibi, sevgili Baran: “Bilmiyorsun(uz), bari sus(un)”.

    “Ama güvencede değiliz, baskı altındayız.”

    Bu bahaneniz de ikna edici değil. Ben dahil istisnasız her muhalif baskı altında! Mars’tan paraşütle inmiş uzaylı değilim. Herkes gibi her dereceden yakınlarım, dostlarım var Türkiye’de. Yurt dışında olan herkes konuşabilir, konuşuyorlar da (Tr724 tam kadro yayında değil mi?)

    Ben susuyorum. Varsa Bernar’ı tartışmak dışında bir niyet, sarf edilecek bir söz, buyurun.

    Konuşun, okurlardan dinlemek isteyenler de dinlesin.

    “Gülen’in siyasal emelleri olmadı, uzaktı böyle işlerden. Biz esas olarak bir sivil toplum örgütü, hizmet hareketiyiz. Her büyük yapı ve hareket gibi, elbette içimizden çürük meyveler çıkabilir. Ama, bunlardan yola çıkıp Cemaat’i töhmet altına sokmamalı kimse.”

    Bizler bu yorum sayfalarında çoklu ve çoğul Türkiye mozağinin bir parçası gibiyiz. Yukarıdaki argümanlara (ya da kendi argümanlarınız neyse onlara) bizi ikna etmeye çalışın, en azından kişisel çıkarsamalarımızda bir tereddüte, bir duraksama haline düşmemize vesile olun.

    Bana her ikisi de olanaksıza yakın görünüyor ve bunun nedeni ne devletin ve Erdoğan’ın söylemi, ne üzerinize atılı 15 Temmuz ithamı.

    Bunun asıl nedeni 15 Temmuz öncesindeki bütün bir süreç boyunca yaptıklarınız ve yapmadıklarınız.

    Çünkü, gerçekten her şey herkesin gözleri önünde yaşandı, Baran.

    Deneyin, yanılmadığımı göreceksiniz. . .

  5. Hükümet, ülkedeki tüm sorunları çözebilseydi dahi, ki maalesef biri için bile mecali yok, Suriye enkazından sağ çıkması mümkün müdür? Ayrıca, Suriye bataklığının tolere edilemez boyutlara ulaşması ile, uğursuz ‘darbe’ fısıltılarının yoğunlaşması da, kapımızdaki başka büyük bir soruna işaret ediyor gibi…

  6. Sayın KORU!
    Almanya nın ekonomik başarılarımızı kıskandığı gibi, siz de elde edilecek zafer ve ganimetleri kıskanıyorsunuz gibime geliyor.

  7. Bu yanlışlığı gördü aslında devletin başındaki zat. Lakin yaptığı ve söylediği şeyden geri dönme adeti olmayan bu zat, sonu ateşte olsa attığı adımı düzeltmesini bilmiyor ve bizimle beraber bölgeyi de ateşe atıyor.
    İlahi mahkemede, bunca ölen masumların hakkı hayatı ile ilgili bir soru kendisine sorulsa ne der acaba.
    Rusya, İran, Amerika Pyd bahaneleri orada geçerli ve kıymeti olan bir savunma şekli olurmu acaba

    • Sayın hasan günay, bakıyorum bu taraftaki mahkemeleri tapuladığınız gibi ilahiyat şubesini de bağlamış gibisiniz ama yine de gayretullahın işine pek karışmasanız iyi olur; yoksa şefkat tokadı bu sefer ne yandan gelir belli olmaz, benden söylemesi! Yoksa siz de mi sebilüzzerzevat gibi h.gayrete tokat peşindesiniz hasan bey?

      • Belli ki Hasan Günay Bey’den “Yahu yorumu yazan Hasan Bey, ben değilim” mesajı gelmeden ne size ne Hasan Bey’e huzur ve gün yüzü yok, H. Gayret Bey 🙂 Ben bu sevgililer günü cıvıklığı dolayısıyla gönüllü ev hapsindeyim, vaktim bol bugün. Onun yerine ben göndersem o mesajı kabul buyurur musunuz?

        • Bernar bey; H.Gayret’e Hasan’ın ben olmadığımı içeren cevabı 15:01’de yazdım.. tevafuk bu ya siz de aynı saatte yazmışsınız.

          Daha önce de H.Gayret’e Hasan’ın ben olmadığımı yazmıştım ama dinletemedim; anlamadı! Belki sizin sözünüzü dinler “boşuna kürek “sallamaktan” sakınır/kurtulur.

          Hadi kalın sağlıcakla.

          • Merhaba Günay Bey, daha önce de yaşamıştınız aynı sıkıntıyı, farkındayım, öyle olduğu için zaten nüktedanlıkla araya girip yorumun size değil Hasan Bey’e ait olduğuna işaret etmek istedim -aynı dakika içinde aynı uyarı ve hatırlatmayı yapmış olmamız da ilginç gerçekten!

            H. Gayret Biladerim kırk yıllık oda komşumuz, yan ofiste yazıyor, haliyle en geniş oda onun -yoksa yarım cemse yükü kabak çekirdeğini nereye sığdıracak! Bilmez mi kimin kim olduğunu, hangi yorumun kimin elinden çıktığını!

            Yazgımız mutlak ve değişmez bir yazgı: H. Gayret Bey’dir, ne yapsa yeridir! 🙂

            Selamlar size.

          • Hasan bey, çamura yatmak deyiminin anlamını araştırıyordunuz ya geçenlerde; gördüğüm kadarıyla işi çözmüşsünüz artık..!

    • O zat doğrusunu bilmiyor ki yanlışını görebilsin, Hasan Bey. Aradan onca yıl geçti, 40’larını sürenler 50’lerini sürenler oldu, o zat hala daha faiz oranlarıyla enflasyon arasındaki ilişkiyi çözemedi. Nerde kaldı dış siyaset ve dış siyaset stratejileri. Dövizciler Sokağı’ndaki ortaokul terk vatandaş ondan çok daha iyi biliyor bu tür şeyleri. Bir de çıkmış, “Ne işimiz var Suriye’de?” diyenleri yine hainlikle bilmem ne ile suçluyor. İnanın o da bir şey bilip bir şeyden anladığından değil. Korku ikliminin ateşini harlandırıp duracak ki, insanlar çıkıp nerelere savrulduğumuzu anlatmaya cesaret edemesin. Yapıp ettikleri tartışılmasın. Amaç bu.

    • Hasan Bey; H.Gayret sizin ısrarla ben (Hasan Günay) olduğunuzu yazıyor, bunu bir iki kez; sizin ben (Hasan Günay) olmadığınızı yazdım ama anlamadı. Siz neden, sizin Hasan Günay olmadığınızı cevaplamıyorsunuz?

      Sayın site editörü de bunu teyit etse iyi olur; çünkü H. Gayret’in yaptığı can sıkıcı bir şey…
      Onu da bu durumdan(!) el birliği ile kurtarırsak iyi olur!

      • Şimdi de böyle mi olduk hasan bey, ayak yapmayı bırakın da o zat hangi zatmış onu söyleyin önce; beklenen salih zat filan değildir umarım? Mademki sorgu sualden hoşlanmıyorsunuz öyle olsun, selamı sabahı keselim gitsin; bak yukarda sn.valentin kollarını açmış beni bekliyor zaten…

  8. 90lı yıllarda popüler olan bilgisayar oyunlarından birinde tema suriye–türkiye savaşıydı, suriye önce kayseriye kadar ilerliyor, sonra da klasik “hilal taktiğiyle” onları kuşatıp yeniyorduk. Oyun üreticisi aynı savaşı neden suriye içlerinde değil de kayseri ovasında yapmamızı istemiştir bilemem ama bugün nerelerde savaştığımızı herkesler görebiliyordur herhalde? Suriye içsavaşı bugüne kadar sürmüşse ve direnişçiler hala ayaktaysa bunu sağlayan türkiyedir! Kendi topraklarımızda artık en küçük bir terör olayına rastlanmıyorsa bunu suriyedeki mevcudiyetimize borçluyuz! Vatan savunmasını eski türkiyedeki gibi kayseride, ankarada, istanbulda değil idlipte veriyoruz. Bu gerçeği kabul etmek kimilerinin ağırına gidiyor olabilir belki ama durum bundan ibaret. Yanlış düğmeymiş…

    • Size katılıyorum.
      Yazarın bir önerisi var mı acaba. Politikaları gözden geçirmeliymişiz. Bir öneri sunun. Muhalefet Suriye ye girmeden Türkiye neden gitmiyor diyorlardı. İktidar ne yaparsa tersini söylüyor lar. Bir önerileride yok. İstemezükçülerin.

      • “Muhalefet Suriye ye girmeden Türkiye neden gitmiyor diyorlardı.” Muhalefet CHP ve HDP Õzeliklede Kılıçtaroğlu Erdoğan’a Süriyeye girmediği için yapmadıklarını birakmadılar neredeyse kıyamet kopardılar. Gerçekten Helal olsun sizr.
        Yalniz burada sizin yalanlarınıza ve iftiralarınıza inanacak kuş beyinlilerden bulamassınız!!!!
        İftiraya bakinda hizaya gelin.

          • H Gayret! Biricik kardeşim. Sizi anliyorum! Yalnız genelde sizin beyninizi kuşların beynine değıl Komediyenlerinkine benzetiyorum.

            Onun için isterseniz hiç rumuz yazmayın ben gene sizin yazınızı tanırım.
            Zaten sizsiz bu sitenin tadi olmuyor.
            🙂 neyse hadi ablanız tarafından öpülmeyi hakk ettiniz.
            Ha bu gunlerde 1 günlüğüne Parise geliyorum, orda iseniz gõrüşelim.

  9. 17/25 Araliğın devami!

    “17/25 Aralık ABD de olsaidi neler olurdu?
    Cevap: C Başkani Abdulah Gül soruşturmanın salemeti için Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hükümetini gõrevden alırdı ve yerine tarafsız bir başbakan atayip soruşturmanin güvenliğini sağlardı.

    Güvenli bir Soruşturma tamamlanıca suçlular cezasını çekmek için laik olduklari yerde ikamet ederdiler.

    O zaman, suçlarını kapatmak için kimseler Zarafı ortadan kaldırma pilan yapma gibi bir lüxleride olmazdı. Milli damat Rizada gidip ABD de itirafçı olma şansından mahrum olurdu.
    Suçlular işledikleri suçlarin cezasını suçun işlendiği ülkede çektikleri için Hakan Atilla da 32 ay hapis yatmazdı.
    En önemlisi ABDli avukatlara, mahkemelere, jüri üyelerine ve hapishanlerine Türkiye miliyonlarca dolar õdemezdi. Adalet yerini bulunca’da ABD Hazine bakanlıği TC ye ceza keseme gibi bir şansıde olmazdı.

    En önemlisi 15 Temmuz ALLAHIN LÜTFU darbesi gerçekleşmemiş olmasi yani sira TSK de şuan Süriye yerine kendi ülkesinde olurdu. Gencecik yavrularda secim malzemsi olarak mezar yerine evlerinde olurdular.
    Suçlular cezalandirılsa idler.C Başkani Gülün Bahçesine helikopter inmediği gib makam arabasının kilamisinda zehirli gaz yerleştirende olmazdı.

    Ya şimdi maalesef, yazıda geçen olmazların hepsı olduğuna göre Türkiye uçurumun dibini boylamış, şu an gelecek olan sel felaketini bekliyor. O felakete ne kadar dayana bilebilirz- ki?

  10. Fehmi bey! siz devlatullaha haksızlık ediyorsunuz.
    O şehit olanların hepsi terõristmiş. Reis bunları temizlemekle meşgul. Çocukların babalarını mezara, analarını hapise,amcalarını açlığa mahküm edebilmek için Türkiyenin içį yeterli olmadığından dolayı temizliğe Suriyeyide dahil ettiki bir an önce bitirsin.

    Kavga etmek için Gülenci arayan yorumcuların “DIKKATINE” Aşagıdaki haberde. Reisin emir erlerinin tescili ve onyaylı Mahkeme kararinda tam sizin aradığınız bir terõristin ayni zamandada açık kimliğide yaziyor. Hemde gencecik bir hanım. Gidin onunla kavga edin. Onu hemen susturursunuz…

    Aşağıdaki yazi kopi!

    “Şehit eşine 6 yıl 10 ay hapis
    Diyarbakır’da hain PKK’nın düzenlediği saldırıda şehit olan Üsteğmen Murat Ataş’ın eşi Sezen Ataş’a Gülen cemaati üyesi olduğu iddiasıyla 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası verildi.

    Bursa 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada, mahkeme Sezen Ataş’a “terör örgütü üyesi olduğunun sabit olduğunu” iddia ederek 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası verdi.

    Ataş hakkında, temyiz süreci boyunca yurtdışına çıkış adli kontrol kararı uygulanacak.

    Şehit Üsteğmen Murat Ataş’ın cenazesine 8 aylık hamileyken tekerlekli sandalye ile katılan Sezen Ataş’ın son yolculuğuna uğurlanmasından 1 ay sonra Başak Aslı dünyaya gelmişti. Ataş, yaşadığı Gemlik’te kızını büyütmeye çalışırken, 25 Temmuz 2019’da Gülen cemaati üyeliği iddiasıyla gözaltına alınmıştı.

    Savcılık tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan Ataş hakkında iddianame düzenlenmiş, iddianamede 2 itirafçının ifadelerine yer verilmişti.

    Kararı duyuran şehit kardeşi KHK’lı yarbay Mehmet Alkan şunları yazdı:
    ”Utan Turkiyem! Şehit Murat Ataş’ın eşi Sezen Ataş’a Bursa 2.Ağır Ceza Mahkemesi teröristlikten 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası verdi. Türk milletinin bir ferdi ve şehit kardeşi olarak Türk Milleti adına verdiğiniz utanç vesikası bu kararınızı kabul etmiyorum. Yazıklar olsun…”

  11. AK Parti ilk on yıllık iktidarında geniş bir koalisyonla doğru yolda ilerledi. Bu koalisyonda Kürtler, liberaller, demokratlar, ABciler gibi her renk vardı. Geniş muhafazakar kesim ve Fetöcüler de elbette 🙂 Son on yılda bu koalisyon yavaş yavaş erozyona uğradı ve kala kala ulusalcılar, ultra milliyetçiler, Perinçekler, devletçiler kaldı kaldıysa. Bu zayıf koalisyonla yapılan işler ise içte ve dışta hiç bir dost bırakmadı. Bu halde yeni politikalar geliştiremez iktidar ve uygulayamaz. Artık topal ördek durumu söz konusu. Yeni oluşumlar da maalesef çok zayıf görünüyorlar. Daha net duruş göstermeleri ve seslerini duyurmaları gerekiyor. Millet bir çıkış arıyor. Ergenekon’dan çıkış gibi. Bu cendereden ülkeyi çıkaracak bir çıkış.

    • Koalisyonlar eski türkiyede kaldı bi okur! Ergenekondakiler de salıverileli çok oldu, istersen sen de şöyle bi çık dolaş artık o cenderenden..!

      • Anlamak masraflı iştir; emek ister, gayret ister, samimiyet ister. Yanlış anlamak kolaydır oysa. Biraz kötü niyet, biraz da yetersizlik kâfidir. Sezai Karakoç

    • Süreç değerlendirmenizin ana çerçevesine itiraz etmek mümkün değil. Lakin, erezyonun tedrici olduğu kanaatinizin tsrtışmaya açık olduğunu düşünüyorum. Gülen ve çekirdek kadronun hamleleri ard arda geldi. Bunlar, Kürtleri ve demokratları dışarı atmak için elden geleni yaptılar. Erdoğan’ın köşeye sıkışması ve çaresiz duruma düşmesi hızlı yaşanan bir süreçti. Yaşanmış olanlar ve bugün devam eden sonuçları, Gülen kliğinin doğrudan sorumluluğu. “FETÖ”cü ibaresinden çok daha fazla, “Terör örgütü falan değilsiniz, ama Hocaefendinizin günahları diz boyu” demeğe getirdiğinizde zıvanadan çıkmalarının nedeni de bu. Ergenekon’dan çıkış, ancak, başta dindar muhafazakarlar gelmek üzere, tutarlı ve meselleri çözümleyebilen muhafazakarlarla mümkün. Bu açıdan biricik olanak ve şans, kurulacak yeni partidir. Değilse, işimiz çok, ama çok zor.

      • Aynı cümleyi ısrarla hergün keyiflenme malzemesi olarak kullanmaniz bir yana da kişilere ve kişiler üzerinden olaylara bakış açınız çok ilginç.

        Bu bakış açısıyla akıl sağlığı korunabilir mi bilemiyorum.

        Olaylar insan eliyle oluyorsa olaylara karışan kişilerin tartışılması normal karşılanabilir. Fakat insanları tartışmanın da bir metedolojisi olmaz mı?

         Varsa eğer böyle bir metodolojiniz hangi kriterlerden oluştuğunu maddeler halinde yazsanız da ilkokullu bir CinAli olarak ben de istifade etsem Bernar bey!

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız