Bugün ile Cumhuriyet’e gidilen 1920’ler.. Benziyor mu? Bir tanığın gözlemleri…

25
Mustafa Kemal.. Halide Edip.. Milli Mücadele günlerinde.. Ankara’da..

Türkiye’nin bugünü üzerinde düşünürken zihnim hep Cumhuriyet’in kuruluş günlerine gidiyor. Aradan neredeyse bir yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, iki dönem arasında farklılıktan çok benzerlikler buluyorum.

Bunda muhtemelen paralel okumalarımın etkisi büyük.

Şu sıralarda ‘Türk’ün Ateşle İmtihanı’ kitabını yeniden okuyorum.

Halide Edip Adıvar’ın Milli Mücadele günleri anılarıdır bu kitap. Kendisi zor ve tehlikeli bir yolculukla Ankara’ya gelmiş, Mustafa Kemal’in hemen yanı başında konumlanmıştır.

Yeni hükümette sağlık bakanı olarak atanan eşi Dr. Adnan’la (Adıvar) birlikte.

Gün be gün yaşananlara bir gazeteci titizliğiyle tanıklık etmektedir Halide Hanım.

Şark Mefkûresi.. Garp Mefkûresi..

Cumhuriyet’e giden yolda ‘Doğu-Batı’ çekişmesi vardır Ankara’da ve bazen Doğu (Sovyetler Birliği haline dönüşmekte olan Rusya) bazen de Batı (ülkeyi işgalleri altında tutan İngiltere, Fransa gibi ülkeler) sarkacı arasında gidiş-gelişler yaşanmaktadır.

Halide Edip şöyle anlatıyor:

“İşte, Rusya’nın bize taarruz edebilecek durumda olamaması ve Batı memleketlerinin Türkiye’yi yok etmeye karar vermiş olmaları, Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’ni yarattı. Bu, Büyük Millet Meclisi’ne bağlı iki türlü mefkûre mücadele hâlindeydi. Bunlardan birine ‘Garp Mefkûresi’, ötekine ‘Şark Mefkûresi’ denirdi.
Garp Mefkûresi’ne dayanmış olanlar, Büyük Millet Meclisi’ne şekil vermekte daha fazla muvaffak olmuş olmalarına rağmen, iktisadî, sosyal ve maarif meselelerinde 1839’da başlayan Garp örneğine doğru giden yolu tamamen tutamamışlardı. Bunlar, Garp Mefkûresi’ne bağlı olmakla beraber, dış siyasette Şark ve bilhassa Rusya’ya mütemayil idiler. Fakat, Rusya’nın iç şeklini katiyen Türkiye’ye tatbik etmek istemiyorlardı. O zaman Ankara’da bulunanların yüksek tahsilli ve ilim kafalıları, pek az olmakla beraber, hepsi Batı’ya bağlı adamlardı. Bunlar, şiddetle Sovyet şekline aleyhtar idiler. (..)
Mustafa Kemal Paşa da, bu günlerde, Sovyet sistemini merakla takip etmesine rağmen, ondaki bu his, bir idealden ziyade, her nevi ihtimali tetkik etmeye dayanıyordu.
Bu günlerde İstanbul’dan gelen Hikmet (Bayur) Bey de Sorbonne’da okumuş, Fransızcası fevkalâde, bilhassa riyaziyesi kuvvetli, Bolşevizme fikren taraftar bir adamdı. (..) O geldikten sonra, Hariciye Vekâleti onun kabiliyeti sayesinde normal bir şekil almaya başladı. 1920 yılı Ağustosu’nun sonunda Sevr Muahedesi Türkiye’nin yok edilmesini kasdeden şekilde imzalandıktan sonra, bu adam çok hizmet etti. Kendisi, komünist fikirlere taraftar olmakla beraber, Türkiye’nin her iki tarafa karşı da müstakil kalmasını isteyenlerdendi.
Bu aralık, Batı’nın siyesetinden dolayı şaşırmış olan halk da, Doğu siyasetini, muhtelif şekillerde ve kendilerine göre tefsir ediyorlardı. (..)
Bunun dışında bir de ulema sınıfı vardı ki, bunlar da Şark Mefkûresi’ni eski İslâm demokrasisi hâlinde diriltmek istiyorlardı. İşte bunlar, Mustafa Kemal Paşa’yı eski İslâmî şekilleri gözden geçirmeye sevk etmişlerdi.
Bu iki mefkûre arasındaki mücadele esnasında, Mustafa Kemal Paşa’nın emri ve arzusuyla Komünist Partisi kuruldu. Buna kendini sevk eden şey, kanaatimce, Rusya’da bulunan Türkler arasındaki komünist unsurlara karşı vaziyet almaktı. (..) Ben şahsen, bunlardan bir şey anlamış değilim.”

Rusya ziyareti her şeyi değiştiriyor

Ankara Hükümeti’nin dışişleri bakanı atadığı Bekir Sami Bey de ‘Şark’ (Rusya) eğiliminde biridir. Mustafa Kemal onu maliye bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk) ile birlikte Moskova’ya gönderir. Halide Edip, ‘‘Türkiye’yi insan topluluğundan hariç tutan Batı’ya karşılık, durumu çok zayıf olan Rusya Türkiye ile anlaşmak istiyordu’’ diyor.

Sonra?

Atatürk’ün Moskova’ya gönderdiği Bekir Sami’nin dönüşte aktardığı izlenimler sonucu belirler.

Yine hatırattan okuyalım:

“Akşamüstü otele döndüğüm zaman, Bekir Sami Bey beni görmeye geldi, yeni Rusya hakkındaki fikrini sordum. Tamamen hayal kırıklığına uğramıştı. Halbuki, gitmeden önce, Şark mefkûresinin kuvvetli taraftarlarındandı. Dönüşünde yeni Rus rejiminin dünyanın en kötü zulmünü ifade ettiğine inanıyordu. Bolşeviklerin samimiyetine inanmıyordu. Onlara inanmış olan birtakım yeni hükûmetler Çarlık zamanından daha kötü muamele ile karşılaşmışlardı. Rusya’nın küçük bir azınlık tarafından idare edildiğini ve kendisine İttihat ve Terakki’yi hatırlattığını söyledi. Artık Garp mefkûresine dönmemiz ve Garplılaşmamız gerektiğini söylüyordu.”

Mustafa Kemal tam itaat istiyor

Tamamen erkeklerin hakim olduğu bir dünyada tek ama etkili bir kadındır Halide Edip ve o günkü birikimiyle olan bitenden pek bir şey anlamamaktadır.

Bir akşam Mustafa Kemal onu yalnız yakalar ve zihnini açmaya çalışır. Halide söylenenleri anlamaz ve bunu ‘‘Ne demek istiyorsunuz Paşam?’’ sorusuyla belli eder.

Ardından aralarında şu muhavere geçer:

“Şunu demek istiyorum: Herkes benim verdiğim emri yapmalıdır.
— Şimdiye kadar Türkiye’nin selâmeti ve hayrı için böyle yapmamışlar mı?
— Ben hiçbir tenkit, hiçbir fikir istemiyorum. Yalnız emirlerimin ifasını.
— Benden de mi, Paşam?
— Sizden de.
Çok açık bir şekilde cevap verdim:
— Millî maksada hizmet ettiğiniz müddetçe size itaat edeceğim.
— Benim emrime daima itaat edeceksiniz!”

Halide Edip bu sözleri ‘tehdit’ olarak algılar ve bunu ifade de eder. Mustafa Kemal, ‘‘Teessüf ederim, ben sizi hiçbir zaman tehdit etmem’’ diyerek konuşmaya son verir.

Şu günlerde Ankara’da yaşananları da bir gün Halide Edip gibi anlatacak biri çıkarsa onun da ilgiyle okunacağına eminim.
ΩΩΩΩ

25 YORUMLAR

  1. Mukayese etmek çok zor. Yaşanan zaman süreçleri farklı, şartlar çok cok farkli. Biri milletle ölüm-kalım mücadelesini bizzat yasayarak askerligin icinden çıkmis ve ulkenin tabii lideri olmus. Bu, sonraki donem icin yapilacak isler konusunda süper avantajli bir baslangıç. O dönemde, mutlaka farklı birseylerin yapilmasi gerekiyordu. Yaşamda değişen dünyaya önayak olan rehberler, belli modeller vardi. Zamaninda Fatih ile dogrultu ve ivme kazanmasina bizim de vesile oldugumuz, Bilim ve Teknolojinin tadını/semeresini almis bir Batı alemi var(dı) ve arkadan farkli yaklasimlarla yine ayni dogrultuda gelen cesitli kategorilerde Japonlar dahil bir başka alem (genel olarak bir Doğu alemi). Sosyal-kulturel farkliliklarina ragmen herbirinin ortak paydasi Bilim ve Teknoloji idi. İç enerjilerini toplayarak, fedakarlikla mesailerini buna odaklamayı hiçbir zaman ihmal etmediler. Ancak, yani başımizdaki Sovyetler din konusundaki saplantilariyla çıkmaz bir sokağa daldi, doğrultulari iyi olmasina ragmen geri kaldi.

    Ortada kalan bizimkilerin kafası karışıktı… Askerliğin ön planda oldugu din ağırlikli bir dogrultuda gecmisteki buyuk basarilara ragmen sonunda peşmurde bir hal ile karşı karşıya bırakıldılar (yaprak bile kımıldamazdı, nasıl ki yere düşerken ağlamazdı-kendi düşen de ağlamazdı!). Aklın rehberliğindeki ilahi dogrultu çok açık olmasına ragmen içinde dogup buyudukleri ancak akıl sahiplerince (veya aklına güvenenlerce) pek ilgi duyup bakmadıkları, şartlanmış bakışlarla görüp anlayamadıkları/yanlış anladıkları ezbere bir din algısı vardı. Hayatın ihtiyaçlarına cevap veren, Batı’nın yükselen trendi ortadaydı. Dolayısıyla, yurt içinde dine dayalı oluşan düşünce yapısını, kayıtsız şartsız buna abone olanlarla birlikte sarsmak, icabında tokatlamak gerektiğine dair bir kanaat oluştu, at gözlüklerinden görünen buydu! Bu süreçte kendine gelmesi için topluma sarsma ve tokatlamanın ötesinde bazı şoklar da yaşatılmışa benziyor. Ezbere de olsa inanan ve inancını yaşayanlara, aklın rehberliğine pek önem vermeyen dolayısıyla kendilerini yeterince ifade edemeyen, ancak ilahi dogrultudan bütün kalpleriyle emin olanlara epey ters geldi bu. “Vay be, ölüm-kalım mücadelesinde malzeme olarak kullanıldıktan, bu işe onca omuz verdikten sonra böyle mi olacaktı” türünden sorgulamalar, hayal kırıklıkları ve usul usul bilenmeler başladı. Taraflar, iletişim kopuklukları ve ellerindeki at gözlükleriyle görebildkleri kadarıyla birbirlerini hedef aldılar. Karşılıklı cebelleşmeler klasik anlamda bir hak-batıl mücadelesine bürünüverdi.

    Ülkenin ve insan kaynaklarının iç enerjisi at gözlükleri sayesinde heba oluyordu.

    Hakkı temsil ettiğine izafi olarak inanan, iman anlam ve disiplini kıt, aklını az kullanan ezbercilerin agırlıkta olduğu güç gitgide artıyordu. Asırlık denebilecek bir izzeti nefs mucadelesi secimlerle kazanıldı. Kaba kuvvet ve otorite cephe değiştirmiş gibi bir hal cıktı ortaya. Yahu uzadı da uzadı, devamı için belki şu görüşler ([http://fehmikoru.com/secimler-icin-fazla-beklemeyeceksiniz-uzmani-boyle-soyluyor/ ] 3 Nisan 2018 at 23:49) ilave bir fikir erir…

  2. M.KEMAL-H.ADIVAR DİYOLOĞUNDAN ÇIKARSAMALAR:

    1-SÜRELİ HEDEFLER ÖZGÜRLÜKÇÜLÜĞÜN İKNA-İTİRAZ GELGİTLERİNE TAHAMMÜLÜ YOKTUR.
    2-BİLİNENİ DENEYEREK SONUÇTA UZLAŞMAK YERİNE, BİLİNENİ OLASILIKLAR KAVŞAĞIDA TUTMAK ; BİLGİNİN SÜRELİ DOĞRULUĞUNA YARDIMCI OLMAZ, BİLGİYİ HAKSIZ OLARAK YANLIŞ KILAR.
    3-ZAMANLAMASI DOĞRU SONUCU YANLIŞ KARAR; DOĞRU, DAHA DOĞRU, YANLIŞ KARARIN TEREDDÜTÜNDEN ÖNDEDİR.

    4-ELEŞTİRİ YANLIŞLIĞI KESİN DOĞRULANMIŞ KONUMLARDA KALMAK İÇİN YAPILMAZ.
    5-ELEŞTİRİ, KRİTİK SÜRELİ DÖNEMLERDE OLUMLU SONUÇ ÜRETEMEZ.
    6-ELEŞTİRİ, İSTİM SÜRECİNDE ENERJİ KAYBIDIR.

    7-SAVAŞ KURALLARINDA DEMOKRATİK YÖNTEMLER YERİNE; BİLGİ, BİRİKİM, DENEYİM, EKSİKSİZ-KESİNTİSİZ GÜÇ SEVK VE KULLANIMI GEÇERLİDİR.
    8-ELEŞTİRİ TEREDDÜTTÜR.
    9-BARIŞ DÖNEMLERİNDE İKNA İLE SAVAŞ DÖNEMLERİNDE İKNA YÖNTEMLERİ FARKLIDIR; BİRİ FİKİR ESASLI DİĞERİ SEVK, İDARE, EMRE UYMA ESASLIDIR.
    SAVAŞ SİYASETİN ALANIDIR.ANCAK YÖNTEM VE ARAÇLARI DEĞİŞİKTİR.
    ÜRÜNÜN İMALATTAN SONRA PİYASAYA İNTİBAK SÜRESİ, BULUŞÇULUĞU EVRESİ, BU EVRENİN ÖZNE VE KOŞULLARININ SAĞLANMASI ARASINDAKİ FARKLAR SİYASET X(DEMOKRASİ X SAVAŞ)İLİŞKİSİNDE YATIYOR.

    • Dogru ve yanlis ancak fikirlerin catismasiyla olusur.
      Tarihi 20 yillik donemlere bolsek, her donem gucu elinde bulunduran kisilerce KRITIK (Belki SAVAS DURUMU) olarak gorulebilir.
      Bu bakis acisi kendince bir seyleri KENDI DOGRULARIna gore KRITIK goren herkesi SAVAS moduna sokmak ve bu amac dogrultusunda HERSEYI MUBAH GORMEYI destekler.
      Tarih bize tekrar tekrar ogretmistir ki bunun sonucu hic bir zaman aydinlik degil.
      Peygamberlerin hata yaptigi bu dunyada, kimse hatasiz degil, yanilabilir ve kandirilabilir.
      (Ayrica bknz: GUC SUISTIMALI SEVER, referans: sinirsiz doktora tezi, fikir kitabi)

      Bunu engellemenin tek yolu DEMOKRASI usulu yonetimlerdir ve bu yonetimlerin tek garantoru demokrasi bilincli bireyler, elestirel bir yonetici zinciri ve cok sesli guclu medyadir (listeyi artirmak mumkun).
      Demokrasiyi daha hizla isler hale sokmak tartisilmasi gereken bir konudur, ama gucler ayriligi ilkesi mutlaka korunmalidir.
      Belki Cumhuriyetimizin ilk kuruldugu yillardaki yonetimler, daha yavas yollar tercih edilse ve daha demokratik olsalardi (ki bu gercekten zordu ozellikle simdiye gore) belki daha yavas ama etkili bir gelisme surecimiz olurdu, su an yasadigimiz problemleri yasamazdik.

      • Öncelikle 2 yorumcuya da teşekkür ederim. Hakikaten bazen (bu bazen gerçekten bazen. yani çok özel bir durumda. tabii ki kısa bir dönem olmak kaydıyla, farklı yöntemler, ikna sürecinden daha doğru olabilir. Ancak bu durumu yaşamın geneline uyarlamak, kural haline getirmek, kural olarak öne sürmek mümkün değildir. Bu yöntemleri yaşamın doğrusu olarak savunmak mümkün değildir. yani “emir” ya da başka bir yöntem değil, ikna yöntemi, demokratik yöntem, eleştiri hakkı, düşünce hakkı kutsanmalıdır.

        Adıvar ile atatürk arasındaki olay hakkında ise “özel durum” tespiti ile atatürkün tavrının savunulması (yukarda anlatılan bölüm itibariyle) mümkün değildir.
        Ayrıca yukardaki alıntının atatürkü birebir (böyle bir olay birebir yaşanmış olsa bile) tarif ettiğini zannetmiyorum. Çünkü atatürk, hak, hukuk adalet, özgürlük gibi kavramların yaygın olmadığı bir dönemde ve yaygın olmadığı bir toplumda, basın özgürlüğünden ve demokrasiden söz etmiştir. Öylesine bir dönemde “basın özgürlüğünden doğabilecek sakıncaları gidermenin yolu yine basın özgürlüğüdür” ve “Cumhuriyet ilmi hür, irfanı hür, vicdanı hür bireyler ister” sözü, benim için, anlatılan anlık veya dönemsel olaylardan daha değerlidir, daha belirleyicidir. Anlık sözleri ile o an varmak istediği hedefi, yukarda bahsettiğim sözleri ile ise, varmak istenilen büyük, ilerdeki hedefini göstermiştir diye düşünüyorum.

    • İnternet medyasında; sürekli büyük harflerle yazmanın; MEGALOMANİ gösterisi olduğuna dair genel kabul görmüş bir kural vardır… Acil şifalar dilerim.

  3. Cumhuriyetin Atatürk dönemi saadet dönemi olarak bildiriliyor ve öyle biliniyor. Koru’nun tesbitleri gerçeklere ters düşmüyor. Atatürk döneminde. Paşa’ya yakınlığı ie bilinen “Adıvar” ailesi bile, Yurdu terk etmek ihtiyacında kalıyor. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babası İhsan bey, Ali Ulvi Kurucu, Mustafa Sabri, Mehmet Akif ve daha nice yakın dostları anavatanı terk etmek ihtiyacını duymuş. Tayyip beyin etrafındakiler de keza…… N.Güven’in benzetmeleri ve tesbitleri yerinde
    Birkaç Parti kurulmuş, bu dönemde de keza. Fakat, onlar kapatılmış.
    Garp Mefkuresi taşıyanlar, İslamdan uzaklaşmayı, hatta, İsmet Paşa ve etrafındakiler Hristiyan olmayı bile ortaya atmışlar, yeterki, Garp Felsefesi kazanılsın. Bugün de AB için arzu edenler var. O zaman da dikdatörlüğün dikalası kurulmuş, bugün Başkanlığa doğru gidiyoruz, ama dikdadörlük sanmıyorum.
    Ama, M.Kemal, komünist Partisini kurdurmuş, Tayyip bey de İslam Partisi kurdurabilir.
    İktisadi, sosyal, Marif alanında komünistliğe özenen bazı çalışmalar yapılmış, fakat, bunlar bu konuda başarı sağlayamadılar.
    Hasılı, benzetmelerde haklılık payı var. Umarım, Tayyip bey de yeni bir saadet dönemine ulaştırır, Memleketi.

  4. Sayın Koru,
    Paralel okumalarınıza farklı cephelerden bir bakış sunayım size. Tabi yine insan odakĺı. Sosyolojik olarak lider tabiatlı insanlar nadiren ortaya çıkar . Daha ergen yaşta Selanik Mülkiye Rüştiyesin den Selanik Askeri Rüştiyesine geçmeye kimseye sormadan geçmeye karar veren , dünyayı anlamaya çalışan bunun için yabancı dil ögrenip bu uğurda binlerce kitap okuyan ve hayatın içinde derin gözlemleri ve tecrübeleri olan birisi. Bu temel üzere kararlarını verirken kendisine ulaşan bilgileri değerlendirerek verir kararlarını. Osmanlı tarihinde öne çıkan sultanların da benzer davranış modelleri gösterdiğini tarih yazmaktadır. Fatih , Çandarlı ailesini ekarte eder, hocası Akşemseddin i uzaklaştırır. Selim e Sadrazam dayanmaz. Zira iktara yakın olanlar da kendi benliklerinden bir şeyler katmak isteyince lider ile çatışma kaçınılmazdır. Bu durum yönetim felsefesinde sıkça ortaya çıkan bir durumdur. Fetö soruşturmaları ile ilgili 81 ile vali ve emniyet müdürü ataması yapılırken lider bunları tek tek karşısına alıp müteala yapma şansına sahip degildir. Bu yetkililerde gittikleri yerlerde kurdukları ekipler için aynı şekilde çok fazla ayrıntiya giremezler. İnsan dır karşınızdaki. Duyguları vardır. Fetöcü emniyetçilerin hakim olduğu dönemde eziyet görenler yeni durumda duygularının tesiri ile hareket etmişse lider dir suçlanacak kişi ama realite bu. Zordur mevcut çevreyi değiştirmek. Allah ın işidir bunlar . Akıl sır ermez gayb aleminde dönen işlere . “Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah’ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın. ” Enam 59

    • “81 ile vali ve emniyet müdürü ataması yapılırken lider bunları tek tek karşısına alip muteala yapma şansına sahip değildır”
      Benim bildiğim bunlar” VALİ ve EMNİYET mudurleri” liderin emri ile değil KANUNLARLA hareket eder.
      Yoksa biz KABİLE devleti oldukda benimmi haberim yok?
      Malumunuz KABİLELER liderlikle yönetılır.
      Lütfen Kurani kerimden örnekler vererk yapılan zülümlerin Allahın izni olmadan yapilamaz ayetlerin yani sira bu zülümleri yapanlarí Dünya ve Ahirette nasıl bir akıbet bekledığini anlatan ayetleri de yazarsanız o zaman yapilan zülümlerin sorumlularını aklamamış olursunuz.
      Sizin yorumuzdan ben şunu anladım. Liderin yaptirdığı zülümleri Tövbe haşa sanki Allahın izni ile yapıyormuş olduğu için. Liderin yaptırdığı zülümlerde her hangi bir suçu yok.
      O zaman istiklal mahkemeleri sokak ortasında insanlari asiyorlardı şimdi sokak ortası o ış için değilde insanları kaçırmak için kullanıliyor katletme işi gizli katiller bu işleri nezaret hane ve zindanlarda daha rahat yaptıkları için olsa gerek bu yolu tercih etmişler.
      O zaman kaç çocuk zindanda doğup büyüdü? Ben çok araştırma yaptım ama bu konuda hiç bir bilgiye ulaşamadım.
      Demekki Cumhuriyet Kadınlara Ana, bacı, ve eş gözü ile bakiyordu terörist değil. Çocuklarada TC nin gelecek kahramanlari gözü ile terörist değil.

  5. Yorumsuz bir tarih bilgisi;
    Cumhuriyet’in ilanından sonra önemli gazetelerde yazarlık yapan Halide Edip, bu arada Cumhuriyet Halk Fırkası ve Mustafa Kemal ile siyasi fikir ayrılıkları yaşadı. Eşi Adnan Adıvar’ın Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşunda yer alması sonucu iktidar çevresinden uzaklaştılar. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılıp Takrir-i Sükun kanununun kabul edilmesiyle de tek parti dönemi başlayınca, kocası Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye’den ayrılmak zorunda kalarak İngiltere’ye gitti.
    1939 senesine kadar 14 yıl boyunca yurtdışında yaşadı. Bu sürenin 4 yılı İngiltere’de, 10 yılı da Fransa’da geçti.

    • Kurtuluş ve kuruluşun yaşandığı günlerin ceremesini iliklerine kadar hissetmiş ”aydın zevat” o günlerin sevincini kursağına tıkayarak ülkeyi terk etmeyi göze almış demek..yok yok, terk etmiş yani. Harcırah yada bilet parası teklif edilmiş midir ki?

      • Onlar ülkeden ihanet ettikleri, suça karıştıkları için kaçmamış, kendi rızalarıyla kalplerini belki servetlerini vatanlarında bırakarak gitmiş ve şartlar düzelir düzelmez ilk fırsatta dönmüş insanlardır. Haklarında devlet tarafından herhangi bir suçlama, soruşturma, mahkeme açılmadığı gibi, onlar da zaruretten gittikleri yerlerde ülkeleri aleyhine hiçbir işin içinde olmamış, düşmanlara maşalık yapmamış, ızdırabı kendi içlerinde yaşamış hiçbir hal ve şartda memleketlerine halel getirmemişlerdir. Bazılarından farklıdırlar yani.

        • ”…şartlar düzelir düzelmez ilk fırsatta dönmüş insanlar”..hangi şartlar onları 1925’ler de kapağı yurt dışına atmalarına sebep olmuştur?

          Halide Edip’i ve eşi Sağlık Bakanı Dr. Adnan Adıvar’ı hem de Atatürk’e o yakınlığına ve o itaatine rağmen onu 19 koca yıl yurt dışında yaşamaya iten şartlar nelerdir de sonradan nasıl düzelmiştir? konu bu..yoksa ben kimin hain kimin vatan aşığı olduğuna karar veremem. Hem, devletin kişiler hakkında dava açması o davalının suçlu ve hain olduğu hükmünü doğurmaz, hükmü adil ve tarafsız mahkemeler verir, kaldı ki bu hükümler bile tartışmaya açık olmasına rağmen üst mahkemenin (bizde AYM) kararları bağlayıcıdır, alt mahkeme ve yürütme organı tarafından uygulanır..AYM’nin kararlarının bağlayıcı olduğunu bilmemize rağmen tartışabiliyoruz ama ”tanımıyoruz, uygulamıyoruz” denildiğinde şatların iyi mi kötü mü olduğuna bakılmaksızın hukukun işletilmesi ve adaletin yerini bulmasını sağlamak gerekir.
          Adalet mülkün temelidir..bunu sağlayacak ”tarafsız ve adil bir yargı” dır ve kararlarının uygulanmasıdır..onu oluşturamamış isek sorumluluk hepimizindir.
          Öyle kendini hakim yerine koyup hüküm vermenin gerçeklikle bir ilgisi yoktur maalesef…

          • Mahkemeler de kararları da tartışılmaz değildir ama eleştirilse bile uygulanır. Adalet sistemimizde istiklal mahkemeleri kurulduğundan bu yana sorun vardır ve her dönemde birileri adalet mekanizmasını ele geçirmeye çalışmıştır. Ancak bu sistem ilk defa bir kesimin egemenliğinden temizlenmeye başlamıştır. Bu temizlemenin sancılı olacağı, hatalar içereceği herkesin bildiği bir şeydir ancak yapılması da zaruridir. Sürecin sonunda daha adil bir adalet sistemi oluşacaktır. Evet suçluluk hükmünü de mahkemeler verir ancak bir de toplumların maşeri vicdanı vardır ve bazı kesimler – kişiler hakkında bu hüküm çoktan verilmiştir.

          • Hasan bey, bizdeki şartlar bazi kesimi kör ve sağır etmiş.Normalda sağırlar konuşamaz fakat bizim şartlar gereği sağır olanlar bülbül gibi konuşuyorlar.
            Konuşurlarken belki bilerek belkide bilmiyerek genç nesli hem dinden hemde kanunlardan nefret ettiriyorlar.
            Allah rızası için ya susun yada biz kanun falan tanimiyoruz bizim için iftira,yalan,şirk mübahtır diyen ve bunuda açıkca söyleyin hiç değilse genç nesilleri yalnış yola sapmalarına sebebiyet vermemiş olursunuz.
            Nerdeyise yapilan zülümleri haşa Allah rizası için yapiyoruz diyecekler
            ve suçdan kurtaracaklar.
            Ellerinize sağlık güzel bir yazı.

        • Necip bey, son yorumunuza göre ülkemizde bağımsız ve tarafsız bir yargı erkinin yerleşmediği konusunda hemfikiriz! Yani demokrasimizin sac ayaklarından birisi henüz eksik.

          “Sürecin sonunda daha adil bir adalet sitemi oluşacaktır” teziniz, süreç içerisinde alınan yargı kararlarının adil olup olmadığı ile ölçülebilir ancak..temenilerle değil.

          Ma’şeri vicdanın hükmü yargının işlevini ifa edemez, yapanın ettiği yanına kar kalır maalesef. Adalet, kangren olan dokuyu bertaraf eder, ki bu “şeriatın kestiği parmak acımaz” olarak kültürümüzde yerleşmiş kabul görmüştür. Çürükleri (bozukları) ayıklamak topluma acı yaşatmaz, sağlık, huzur katar, gelecek vaad eder.

          Son söz: “Geciken adalet, adaletsizliktir!”

  6. Türkiye’nin bugünü ile Cumhuriyet’in kuruluş günlerini kıyaslamamız en azından Batının, bugün ülkemize bir pazar ve enerji koridoru cihetiyle bakmasını göz önünde bulundurursak, kuruluştaki sistem arayışları -Garb ile Şark arasındaki salınımı- ile bugünkü sistem arayışını karşılaştıramayız bile…

    Bugün Batının ülkemize tazyikini hissedebiliyoruz, lakin Batı’ya müteveccih pazar ve enerji koridoru olma özelliğimiz, Batının bir çırpıda Türkiyeyi gözden çıkaracağı ve bizim bunu bir beka meselesi olarak sunmamız ”yeni bir kuruluş” hikayesi yazmamızı vaaz etmiyor.

    Ne olduysa, kuruluşundan beri 2010′ lara kadar AK Parti hükumetlerine arka duran Batı -Ergenokon, balyoz, 2007 Cumhurbaşkanı seçimi, Oslo görüşmeleri, 12 Eylül 2010 Anayasa referandumu gibi- işleyen süreç sonrası sırtını dönmeye başladı. Halide Edip’in ”…Ben şahsen, bunlardan bir şey anlamış değilim.” dediği gibi bende burasını anlayamıyorum.

    Sonrası; 17- 24 Aralık, Çözüm süreci, 15 Temmuz, Bahçelinin ”getirin yasa teklifinizi görüşelim” deyip Cumhur-başkanlık sistemine giden yolu açması, Afrin Harekatı v.s. gibi yaşanan süreç ise bizi Şark’a (Rusya’ya) daha yaklaştırmış gibi gözükse de; yabancı sermaye girişi, teknoloji transferi, Doğu Akdeniz doğal gazının ülkemiz üzerinden nakli, otomotiv-makine sektörü, ithalat ve ihracat stokumuzun yarısından fazlasının Batı üzerinden gerçekleşmesi gibi ekonomik nedenler, AB, NATO, BM gibi siyasi nedenler, ne bizim ne de Batının, savaşarak olsa dahi birbirimizi öyle kolay kolay ”boşayamayacağımızı” gösteriyor.

    Geriye, yeni bir sisteme evrilme arayışları içerisinde, içeride kopan toz ve fırtına, iç kamuoyunu ”tava getirme” ameliyesinden başka bir şey değil gibi..

    Sanki bunu Batı da istiyor..yeni bir yüzyıla, Batıya daha bir kuvvetle entegre olmuş bir Türkiye..Hmm.

    Sonunda Rusya’ya (Şar’ka) dirsek gösterilirse şaşmam.

  7. o dönemi biraz bilen, bu dönemdeki yaşananları da gören göz bu karşılaştırmadan ne kadar kaçsa da zihin onu karşılaştırıyor hatta daha fazlasını da bulup çıkarıyor. Ancak bütün ruhu canımızla o dönemlerin tekrar geri gelmemesini benzer felaketlerin tekrar yaşanmamasıdır. Hüsnü zannımız olabilecek şeyleri yazıp söylemeye mani olmamalı. HÜSNÜ ZAN ADEMİ İTİMAT DİYE BİR KAİDE VARDIR.

  8. Ben bugün okumayı sevenlere bir kitap tavsiye edeyim.
    Çarlık rusyasından 1. Dünya savaşına, ayaklanmalardan devrime bir başyapıt.
    Okuduğum en güzel kitaplardan biri….
    Durgun Don
    M. Şolohov

  9. Allah muafaza,Halide hanım gibi birisi çıkacak da reise laf söyleyecek! O anda çoluk çocuk ve sülalece zindanları boylarlar
    Gerçi şimdiki hanımlar ile Osmanlı dönemindeki hanımlar tamamen ayrı dünyaların kadınları gibiler.
    Osmanli Hanımlarının her biri birer Halide Edip ,Nene Hatun ve,Kara Fatma idiler. Bundan dolayı onların yetiştirdiği evlatlar yedi düvelle savaşıp galip geldiler.
    Tabii o zaman ne Atatürk nede onun arkadaşlari ünüformayı poz vermek için giymediler çephede ön saflarda yedı düvelle savaşmak için giydiler.

  10. Dönemleri karşılaştırdığınızı düşünüyorsunuz ancak son cümlenizle liderleri karşılaştırmış oluyorsunuz. Tabi ki de karşılaştırılabilinir. Ancak Atatürk’le Erdoğanı’ı karşılaştırmak çok komik bir analiz. Bazı yazılarınız konu bulmakda zorlanıyorsunuz hissini doğuruyor.iyi çalışmalar.

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here