“Halep düştü” diye sevinenlerimiz var.. Ağlamamız daha uygun olurdu; savaş yeni başlıyor çünkü…

15

 

Halep, Suriye iç-savaşında direnişin sembolü haline gelmişti. Halep direndikçe Şam’daki rejimin ayakta kalması imkânsız görünüyordu.

Bazıları, herhalde bu sebepten, Halep’in teslim olmasına, “Suriye’de savaş bitti” kanaatiyle seviniyorlar…

Yoksa aklı başında bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının, bir gazetecinin, bir emekli askerin, bir eski diplomatın, “Halep düştü” diye sevinç çığlıkları atmasını nasıl anlayabilirdik?

“Halep düştü, artık kan akmayacak, savaş bitecektir” diye düşünüyor olmalılar…

Muhtemelen bir de, “Savaş rejimin zaferiyle biteceğine göre, Suriye toprak bütünlüğünü koruyacak” diye…

Acaba öyle mi?

O da yanlış.. Bu da yanlış.. Bir yanlış daha var..

Giriş olarak şunu söyleyebilirim: Her iki mülâhaza da yanlış. Halep düştü diye iç-savaş sona ermiş olmadı; bu bir… Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruması bundan sonra daha da zor; bu da iki…

Bir de üçüncü nokta var: ‘Savaş bitti’ tablosu özellikle Türkiye için daha önce pek düşünülmemiş sıkıntılara da yol açabilir…

Suriye’de iç-savaş durduk yere çıkmadı. Tunus’ta başlayan ve başka Arap ülkelerine de yayılan demokratikleşme arzusu, kısa sürede ‘Arap baharı’ diye anılmaya başlamıştı; bir süre sonra Suriye’de de yansımasını buldu.

Ülke, 1960’lı yıllardan (1963) itibaren Baas Partisi’nin hakimiyetinde. 1970 yılında Hafız Esad’ın ipleri eline geçirmesiyle birlikte de ‘tek parti ve tek lider’ diye tanımlanabilecek bir yönetime sahip. Hafız Esad’ın 2000 yılında ölümü üzerine oğlunun etrafında birleşmişti Baas rejimi…

Her dönem kendi yönetim biçimini de zorlar…

Arap Dünyası’nda babadan oğula geçen, ya da kardeşler arasında birbirine devredilen krallıklar, emirlikler de var; ancak hepsi bugünün şartlarında eski tarzlarında devamda zorlanıyorlar. Kimi ‘reform’ adı altında halkın özgürlük alanını genişleterek, kimi ‘tek adam’ olmadığını belli edecek ‘şura meclisi’ türü jestlerde bulunup oraya kadınları da alarak.. yumuşak bir dönüşümle idare etme çabasında.

Soğuk Savaş yıllarında, ‘tek parti – tek lider’ rejimi, Suriye’de var olabilirdi; ancak sonrasında eski keskin yönetim tarzını sürdürmesi, ‘Arap baharı’ rüzgârı esmese bile, imkânsız hale gelmişti.

Beşşar Esad bunu görerek Türkiye’ye yaklaştı, ülke içinde de reformlar yapacağı görüntüsünü verdi.

Keşke Türkiye yakınlığı daha hızlı reformlarla desteklense ve sonradan yaşananların hiçbiri yaşanmasaydı…

Tarihin tekerleğini geriye döndürmek mümkün olamıyor ve ‘keşke’ler ile de yaşanmıyor.

İç-savaş ‘Arap baharı’ ile amaçlananın Beşşar Esad tarafından ‘tehlikeli’ görülmesiyle başladı.

O tehlike geçmiş değil Esad ve onun arkasına gizlenen Baas rejimi için…

“Böl ve hükmet” denirdi, ne yani şimdi “Yık ve hükmet” mi denecek?

Üzerlerine bombalar yağdırdıkları, kimyasal silâh kullanmaktan bile çekinmedikleri insanları bundan sonra nasıl yönetecekler?

Hele şu son birkaç hafta boyunca Halep’te sergiledikleri acımasızlıktan sonra?

Suriye 22 milyon nüfuslu bir ülkeydi iç-savaş başladığında. 500 bin civarında insanın çatışmalarda hayatını kaybettiği söyleniyor. Yaklaşık 8 milyon Suriyeli komşu ülkelere sığınmış durumda. 4 milyon insan ise iç-savaş öncesi oturdukları yerlerde ikamet etmiyor artık…

Toprak bütünlüğünü dert etmeden önce, toplumun bu hali üzerine kafa yormak gerekmez mi?

Yıkıntılar arasında yaşamaya mahkum edilen milyonlar… Ülkelerinden kaçmış milyonlar… Babaları-anneleri iç-savaş sırasında ölmüş çocuklar ile iç-savaşın getirdiği sıkıntılar yüzünden çocuklarını kaybetmiş anne-babalar…

Böyle bir ülke Suriye…

Dışarıdan bakıldığında bu durumdan, farklı kişileri, grupları, ülkeleri suçlayanlar olabilir; ancak Suriye içerisinde yaşayan ve yaşayacak olan insanlar tabloya baktıklarında tek bir ‘suçlu’ görecekler: Beşşar Esad… Onunla birlik olmuş, ordusunun saflarında yer almış, gözünü kırpmadan onun için öldürmüş insanlar bile.. bir süre sonra.. başlarına gelenin faturasını ona çıkarmakta zorlanmayacaklardır…

Özellikle de savaşı kazansın diye İran ve Rusya’dan alınan desteklerin, bu iki ülkenin herhalde bir süre sonra çeliştiği fark edilecek taleplerine dönüşmesinden sonra…

Hiç kuşkunuz olmasın: İç-savaş Halep’in ‘düşmesi’ ile bitmez…

Şekil değiştirir, yine devam eder…

Bunu bildiği için olmalı; Halep’teki kuşatmayı kaldırmıyor, son direnişçiye kadar kırdırmak için dünyaya rezil olmayı bile göze alıyor rejim ve arkasındaki güçler…

Türkiye’yi esas rahatsız edecek olan..

İran ve Rusya’nın ülke içindeki varlığı toprak bütünlüğünün korunmasına da hizmet etmez; bir süre sonra üçlü-dörtlü nüfuz bölgeleri oluşmasına yol açar…

Türkiye’yi esas rahatsız edecek de bu durumdur.

İç-savaş sırasında yalnızca PYD/YPG ‘tehdit’ algısına sebep oluyordu, o ‘tehlike’ devam ettiği gibi, bir çok yeni tehdit unsuru da bu yeni tablo yüzünden söz konusu olabilir.

Suriye’de silâh arkadaşlığı yapmış Rusya ve İran ittifakı Türkiye’nin bölgeye dönük politikalarını olumsuz etkileyecektir.

Ülkemizde açık ne kadar sinir ucu varsa, bu yeni durumda, onların hepsinin iltihaplanması kaçınılmaz hale gelebilir.

Bundan böyle sevinenlerin sevinçlerini kursaklarında bırakacak gelişmelere açık olabiliriz.

Karamsar bir tablo mu bu?

Evet karamsar…

“Pandoranın kutusu açıldı” diyenlerdenim daha iç-savaş başlamaya yüz tuttuğunda; maalesef Suriye Türkiye için esas bundan sonra daha büyük sorun olmaya namzet…

Henüz o kutunun içindeki bütün şerler dışarıya çıkmadı çünkü.

ΩΩΩΩ

15 YORUMLAR

  1. Türk Milleti Geri Çekilmez! Türk İlleri Terk Edilemez!
    Bir Bomba Daha Halep’e Düşerse
    Türk Askeri İnsani, Tarihi ve Milli Görevini
    İcra Etmek Üzere Halep’e Girmelidir!

    Gönülleri Fethetmek ve Kan Dökmeden Zafer Kazanmak Mümkün!
    Bir başkomutan savaşa mecbur kalırsa savaşa girer. Ama en iyisi, Sun Tzu’nun da, siyer üzerine çalışan büyük İslam müelliflerinin de ifade ettiği şekilde, kan dökülmesine fırsat vermeden gönülleri fethetmektir. Mesele, sulhçu davranmaktır. Bu stratejiye günümüzde “Yumuşak Güç Kullanımı” denilmektedir. Şu çağda, şu anki dünyada gönülleri fethetmek için ne kadar büyük imkanlar mevcuttur.
    Tarihimizde bu o denli etkili şekilde sağlanmıştır ki hala Afrika’nın göbeğinde, simsiyah teni zümrüt gibi gözleriyle bakıp “Biz Türklerle akrabayız!” diyen insanlar yaşar. Ve kendisini Türklerle akraba sayan bu mübarek insanlar, meselelerini çözmek için Türk Milleti’nden, Türkiye Cumhuriyeti Devletinden yardım bekliyor. Ayrıca bir şey yapmaya gerek yok. Zaten bekliyorlar. Bu birliği, bu akrabalık bağının devamını, birileri istemiyor olabilir. Türk Milleti’nin bir ferdinin Ortadoğu’da ve dünyada bir Müslüman olarak, bir Türk olarak misyonu, görevleri ve hedefleri vardır. Bunlar unutulmamalı. İran şunu demiş, Rusya bunu demiş, umurumuzda değil! Önemli olan doğrunun ne olduğudur! Allah’ın neyi emrettiğidir…
    Bir Düşman Çok Bin Dost Azdır!
    Politikanın temel ilkeleri bir halk deyişinde özetlenmiştir; “Bir düşman çok, bin dost az”. Biz ne yapıyoruz? Neden herkesle kavgalıyız? Herkesle kavgalı olmak yiğitlik, cesaret değildir! Marifet de değildir. Devletlerarası ilişkilerin sürdürülmesi teke tek kılıç savaşı gibi değildir. Teke tek savaşmak isteyen çıkar meydana ve cesaretiyle meydan okur. Teke tek savaşmanın, kaçınılmaz olduğu zaman bu millet savaşır ve savaşmıştır. Anadolu’da yiğit mi yok, İslam dünyasında pehlivan mı yok. Vardır! Ama içinde bulunduğumuz durum bu değil ki…
    Masum ve Mazlumların Hakkını Savunmak
    Sahabeler bir mecliste, Hz. Peygamber’e bir kabile reisinden bahsetmişler. O kabile reisi çok sert mizaçlı, şiddetli, baskıcı bir adammış. Peygamberimiz, o zatın kabilede yaşayan Müslümanlara muamelesinin haberlerini anlatıldıkça kaşları çatılmış, şikayetler dolayasıyla üzülmüş… Tam ondan bahsedilirken kabile reisinin peygamberimizin huzuruna gelmek istediği haberi iletilir. Hz. Peygamber gelen zatı kabul eder. Hz. Peygamber huzuruna gelen kabile reisini gülümseyerek, yanında yer açarak ağırlamış ve uğurlamış. Sahabeler şaşkın halde birbirilerine bakmışlar. Hz. Peygambere de “Zat-ı aliniz bu adamı paylardı herhalde diye umuyorduk” yollu bakmışlar. Hz. Peygamber tabii, durumu anlıyor ve diyor ki “Sizin umduğunuzu yapabilirdim ama bu zatın kabilesinde çok zayıf, müdafaasız Müslümanlar var. Onlara hürmeten, onların hatırına bu şekilde davrandım. Ben bu zatın gönlünün benim davranışımla yumuşayacağını umdum.”
    Halep’i Neden Terk Ediyoruz!
    Devlet siyasetinde şahsi meseleler olamaz ve olmamalıdır. Neden biz Halep’i terk ediyoruz. Yapabileceğimiz tek şey, Suriye’den tasımızı tarağımızı toplayıp geri dönmek midir? Ayıp değil mi? Bize yakışıyor mu bu? Suriye’de izlenen siyaset sebebiyle Suriye’nin, Amerika’nın, Rusya’nın, İran’ın Türkiye’nin karşısında olması mazeret olamaz! Sonuç nedir onu söyle. Halep’teki soydaşlarımız yurtlarını terk etmek zorunda kaldılar.
    Bu süreci başlatanın ne olduğunu iyice irdelemek gerek. Bilerek yahut bilmeyerek bu süreç iktidarın yanlış siyaseti ile başlatıldı. Suriye’de kaynayan kazana Türkiye sokulduğu zaman bu işlerin başa geleceği hesaplanacaktı. Eğer doğru hesaplanmış olsaydı Türkiye’nin bölgedeki tüm kazanımları ve menfaatleri yok edilmeyecekti. Yürütülen hatalı siyaset sebebiyle olanlardan sonra “Ben oradan insanları gayet güzel kaçırıyorum, maşallah deyin” diye alkış beklemeyeceksin. Allah’tan korkmak gerek! Düşün! Bu kadar büyük yanlışlar yapıldıktan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin yapacağı şey kaçmak mıdır!
    Yıllar önce, Türk İllerinin işgalcileri bizim askerimizin başına çuval geçirdi. İktidar yuttu. Ne ses, ne bir nefes vardı. Türkiye ne zaman sesini çıkaracaktı. Irak’ta, Suriye’de, adamlar bizim konsolosluğumuzu basmış, kaçırılan insanları kurtarmak için müzakereler yapıldı. Bu da ballandıra ballandır anlatılıyor. Türkiye’nin haysiyeti çiğnendi. Yönetenlerin haberi yok. Yanlışların bedelini, Suriye ve Irak’taki Türk İllerinin masum halkı ödüyor.
    İşimiz gücümüz kaçmak oldu. Rusya’nın Suriye’deki hakimiyetini Türkiye iktidarlarının izlediği hatalı siyaset sağladı. Rusya, bizim yüzümüzden orada. Türk illerine bombalar yağmasını durdurmanın, masum insanların hayatlarını kaybetmemelerini sağlamanın çaresini bulmak iktidarın görevidir. Çok beğenilen, güvenilen Rusya sayesinde yapılan antlaşmayı İran bile tanımıyor ve bugün Halep’ten giden insanların yollarını kesiyor. Onunla bununla kavga etmenin bedelini Türk Milleti ödüyor.
    Denge Siyaseti Nedir? Sultan Abdülhamit Han Nasıl Uyguladı?
    Ortaya koyulan stratejiye Sultan Abdülhamit Han’ın “Denge Siyaseti” diyorlar. Sultan Abdülhamit’in dehasının eseri yok izlenen siyasette. Keşke olsa… Sultan Abdülhamit’in gerçekleşmesinden, korktuğu, endişelendiği şeyi bugün maalesef Tayyip Bey yapıyor. Buna bazı dostlarımız üzülecek ama… Bugün takip edilen siyaset yanlış bir siyasettir. Türkiye’yi tek başına bırakan bir siyasettir. Denge siyasetinin usta uygulayıcısı o dahi adamdır Abdülhamit Han. Anayasa ilan edilip tahttan düştükten sonra, Sultan Abdülhamit Talat ve Enver’i çağırmış ve onların projelerini dinlemiş. Sonra tenkit ederek diyor ki; “Korkarım ki İttihad-ı İslam rüyasıyla veya Pantürkizm hayaliyle harap edecekler diyarı…” diyor.
    Sultan Abdülhamit gerçekçi bir siyaset adamıdır. “Bizim Almanlarla savaşa girmemiz asla caiz olmaz. Ruslarla savaşa asla izin vermemeliyiz. Biz bugün İngiltere’nin deniz gücünden yararlanarak İslam dünyasıyla ilişkilerimizi korumamız ve geliştirmemiz lazım” diyor. Şu sinsi İngiliz’den bahsediyoruz. Ne diyor; “Ben İngiliz’i tepe tepe kullanırım.” Bu bir dehadır. Alman’la da kavga etmem, Rus’la da kavga etmem. Ve Sultan Abdülhamit’in bütün iktidar döneminde ne Alman, ne Rus, Sultan Abdülhamit’ten tüm isteklerde bulunmalarına rağmen, Türkiye’yi rahatsız edecek bir tek taviz alabilmiştir. Almanlar Sultan Abdülhamit’ten, askeri üs konuşlandırmak için ada istemiştir. Sultan Abdülhamit reddediyor ama nezaketle. Almanlarla kavga ederek değil.
    Türkiye Cumhuriyeti’nin Makamlarının Vebali Vardır! Sorumluluğu Ağırdır!
    Tayyip Bey sinirleniyor, ona buna saldırıyor. Bu doğru değil. Şahsi savaşını da, bir ülkeyi temsil etmiyorsan, yaparsın. Ama senin taşıdığın çok şerefli bir unvan var kardeşim. Hepimiz o makama saygı duyuyoruz. O makamdan çıkacak söze hepimiz itibar ediyoruz. Bunu ayağa düşürme! Sayın Başbakan’a da Sayın Cumhurbaşkanı’na da aynı şeyi hatırlatmak istiyoruz. Türkiye çok ciddi bir devlettir. Türkiye’nin ağırlığı, makamlar emanet edilenlerin ağızlarından çıkacak lafları iyi tartmasını gerektirir. PKK’ya karşı seferberlik ilanını İçişleri Bakanlığı’nın müsteşarlardan birisinin yapması gerekirdi. Senin yapmana ne gerek vardı. Sen devletin Cumhurbaşkanısın. Bu bahsedilenler zavallı terör örgütleridir. Sen bu terör örgütünü kuran adamı yakala, hangi devlet kullanıyorsa götür dosyalarını müzakere et. PKK ne isteyebilir? O, herkesin kiraladığı bir örgüt. Sen bunlarla muhatap olmamalıydın.
    Türk Askeri Halep’i Kurtarmalıdır!
    Bizim işimiz tahliyeye kalmamalıydı. Oradaki insanları korumalıyız. Derhal Rusya ile görüşülmesi gerekir. Tayyip Bey’in hatırını koyması gerekir. Ve Amerika’nın da müzakerelere Rusya’yı dengeleyici güç olarak dahil edilmesi gerekir. Biz NATO müttefikiyiz. NATO da görevini yapsın! Rusya’nın, Amerika’nın görüşmelerinin tarafı yapılmaması şartı, Rusya’nın bölgede esas güç olma, Türkiye’yi kendisine mahkum ve mecbur kılma çabasıdır. 60 yıllık bir NATO geçmişimiz vardır. Türkiye NATO’yu kullanmıştır. Biz Bosna’daki katliamı geç de olsa bu sayede önledik. Kendi uçaklarımızla değil. NATO’nun en etkin gücü Türkiye’dir. NATO’yu bugün kullanmayacak da ne gün kullanılacak?
    Türkiye, Rusya’dan medet umarak elini kolunu bağlayamaz. Uluslararası ilişkilerin bu denli Türkiye aleyhine dönmesine izin verilmemeli. Tayyip Bey artık izlediği siyasetinden vazgeçmeli. Tayyip Bey büyük makam sahibidir. Bu makamın gereğini yerine getirmelidir. Türkiye’nin mutlaka, Amerika ile de Rusya ile de NATO ile de ilişkilerini düzene sokması lazım. Biz Rusya ile kavga etmeyelim. Ama Rusya’nın politikasıyla hiçbir yere gidemeyiz. Biz güçlü olursak, maddi-manevi potansiyelimizi sağlarsak, dünya bizimle beraber olursa, dünya kamuoyunun desteğini sağlarsak Rusya’da bize evet demek mecburiyetinde kalır. Rusya gönüllü olarak bize hizmet etmez. Türkiye uluslararası kamuoyu tarafından desteklenen güçlü bir ittifakı kullanarak Rusya ile görüşmeleri sürdürmelidir. Bugün İran bile bizim karşımızda duruyor, tahliye edilen halka Şii militanlar saldırıyor deniyor. Saldıran İran’dır. Buna izin vermememiz lazım.
    Türkiye’nin tüm uluslararası ilişkiler mantığını kökünden değiştirmek bir kişinin tek başına karar verebileceği bir şey değildir. O makamda, devlet adına konuşuyorsun, millet adına konuşuyorsun, milli kader adına konuşuyorsun. Böyle bir yetkin yok. Bir milletin kaderiyle bir insan oynayamaz. “Bundan sonra kaderimiz Şangay Beşlisidir” deyip mesele çözüldü sanılamaz. Şangay sana ne kadar yardım etti. Rusya’nın askerleri ne kadar yardım ediyor sana.
    Bir Bomba Daha Halep’e Düşerse Türk Askeri Halep’e Girmelidir!
    Halep’te akan kanın durması için çare Türk ordusunun Halep’e girmesidir. Ve süreçte, Amerika’yı da, NATO’yu da, Rusya’yı da kendi menfaatlerine uygun olarak kullanmalıdır. Türkiye’nin uluslararası bir barış gücü oluşturması gerekir. Halep meselesi çok acil bir olaydır. Türkiye, Halep’te vatandaşlarını, kendi hayat alanını korumak mecburiyetindedir. Türkiye oradaki insanların bombalanmasına izin veremez. Rusya’nın da haddini bilmesi lazım. Rusya’nın ne işi var, ne hakkı var Halep’te. Halep’te ve Türk İllerinde akan kan dursun! Hiçbir Türk İli boşaltılmasın! Tayyip Bey’in Putin nazarında büyük hatırı olduğu söyleniyor. Türkiye hemen bu hatırı kullansın öyleyse. Türkiye, Halep’in koruyucusu, hamisi olmak zorundadır. Türkiye tüm dünyaya “Bir bomba daha Halep’e düşerse Türk Askeri insani, tarihi ve milli görevini icra etmek üzere Halep’e girer!” demelidir.
    Aykut Edibali
    Millet Partisi Genel Başkanı

    Farklı bir yorum.Değerlendirilmeli.

  2. ‘…Tunus’ta başlayan ve başka Arap ülkelerine de yayılan demokratikleşme arzusu…’ Tarih, toplum, ülke/devlet gibi kavramların sosyolojisi, ‘demokratikleşme ARZUSU’ şeklinde nasıl açıklanabilir. Lütfen, ne kendinizi ne de bir okur olarak benim gibileri üzmeyin. İnandığınız bir düşüncenin propagandasını yapma hakkınıza saygı duyarım, objektif olmanızı da beklemek okur hakkım diye düşünüyorum.

  3. Fehmi usta(duayen) hoşgörünüze sığınarakyakın tarihimizin en tartışmalı ve riskli olan, radikal siyasi değişim ve dönüşüm tehlikesini haber vermek istiyorum: Öncü adımlar 20 Aralıkta TBMM.nin Anayasa Komisyonunun kapısında içeri girecek (afedersiniz) tehlikenin farkında mısınız? demek saygısızlık olur. Fakat alarm olacak makalenizi okumak için sabırsızlandığmı müsaadenizle arzetmek isterim.

  4. Ülkemizdeki siyasi iklimin değişimi -demokratik reformların askıya alınmaya başlanılması- ile Suriye’deki iç savaşın başlangıcı hemen hemen aynı zaman dilimine tekabül ediyor. Esad- Davutoğlu yoğun görüşmelerinde Esad’a neler dikte edildi bilmiyorum, ama şöyle bir önerinin kulak ardı edilmesinin yanlışlığını şundan anlıyorum. Yukarıda, Sayın Prof. Dr. Ali Seyyar’ın yorumundaki ”Suriye’deki demokratikleşme süreci tedricî de olsa kendi haliyle bu istikamette devam ederken, Beşşar Assad’dan radikal bir değişim için ona baskı kurup, sonuç elde edemeyince iç savaşa sebebiyet vermek, stratejik hataların başında gelir.” Evet; Türk Hükümetine söylendiğini duyduğum önerilerden biri şöyleydi; ” Esad’ın iki dönem veya biraz daha fazla iktidarda kalmasına karşılık Suriye’de demokratik reformların hızlandırılması” idi. Bu neden ıskalandı!.. Ülkemizin Suriye politikasının etkileri olsa gerek, şimdi İran ve Rusya, Suriye’nin göbeğine yerleşti. Amerika yerel ve ulusal partnerleri ile zaten uzun zamandır bölgede. Halkı Müslüman olan ülkelerin siyaset yapıcıları, iç politikaya yönelik muhafazakar-İslami söylemlerin yerine veya zımni de olsa İslami Yönetim vaad edeceklerine, öncelikle evrensel insan hak ve hürriyetleri ve de adalet ile güvenliği tesis etmenin yolunu tutsalar, bu coğrafya kan deryasına dönmekten kurtulur belki, İnşaallah! Şimdi Türkiye, kendisini bekleyen ilerideki çok daha zor günleri, çok hızlı demokratik adımları atarak, 2002- 2010 dönemini yeniden yaşatarak atlatır umarım. Allah sonumuzu hayr eylesin.

  5. Esadin İstanbul borsasindaki acilis canini calmasi dun gibi… Nereden nereye….Sanki esat, o donem evet demokratiklesecem ama biraz zaman diyordu… ABD ona bu zamani vermedi… Verdirtmek istemedi veya ESET zaten insan kasabiydi…

    • Nedense biz” Müslümanlar” kendi kendimiziden hiç hesap sormiyoruz! İşin kolayi ne ise ona sarılıyoruz! Oda birilerini suçlamak.Allah aşkına birde biz nerde yalniş yapiyoruz diyerek kendimizi hesaba çekelim.Hangi Müslüman liderler ve Müslüman halk İslamin emr ettiğ gibi veya ona yakin bir hayat yaşiyor? Namaz kılmak paşını kapatıp kendimizi bununla avuturken. Allahin lanetledığ gösteriş, gurur,israf, kendini beyenmek, yalan, iftira dahada sayabiliriz
      bunlari yapiyorsak suçu başkasında aramak ancak kendi kendimizi teselli etmekten başka bir faydası olmadığını anliya bilsek.Kurani kerim ve İslam dininin tebliğinden sonraki ilk yılları kendimize örnek alabilsek kimin suçulu olduğunu anlayacağimiza yardımcı olacağına inaniyorum.

    • bence bu korkunuz yersiz. etnik sıkıntı ihtimali yok denecek kadar zayıftır. olabilecek tek gerilim ulusalcı taraftan ya da marjinalleşen chp kanadından çkar.

  6. Ya Rab bu uğursuz gecenin yok mu sabahı
    Mahşerde mi biçarelerin yoksa felahı
    Nur istiyoruz sen bize yangın veriyorsun
    Yandık diyoruz boğmaya kan gönderiyorsun

    Allah’ım sen bizleri insanlığımızdan utandırma. Amin.

  7. Sermaye, daha önce İngiltere’de mekân tutmuştu. Avrupa davetlerin mason kuruluşlarla, dünyayı da Avrupa müstemleciliği ile idare ediyordu. Osmanlılardan alınan devletler bölüşülmüş Suriye Fransa’ya, Irak İngiltere’ye düşmüştü.
    İkinci Cihan savaşından sonra, sermaye merkezini Amerika’ya taşıdı Müstemlekecilikten vazgeçti. Müstemlekelere bağımsız verdi ve Doğrudan yönetmeye başladı. Bundan sonra Avrupalılarla ABD arasında gizli savaş var devam ediyor.
    Faizin özelliği vardır. Belli dönemlerde 30 senede bir krizlere sebep olur. Sermaye onu aşmak için cihan savaşları çıkarır ve yıktığı dünyaya yenden kredi açarak faizini koruyabilmiştir.
    Erbakan’ın adil düzen çalışmaları ile başlayan Humeyni ve Gorbaçov’un desteklediği hareket üçüncü cihan savaşını önledi. Sermaye üçüncü cihan savaşını çıkarmak için önce Irak’ı kullandı. Humeyni galip gelince başaramadı. Sonra da Suriye’yi kullanıyor.
    Suriye’de karışıklık olacak, Türkiye Suriye’ye girecek, arkasından İsrail de güneyden Suriye’ye girecek. İran bunu hazmedemeyecek ve Türkiye ve İsrail’e saldıracak. Rusya İran tarafı olacak, Çin İran tarafı olacak ve böylece üçüncü cihan savaşı çıkacak.
    İslamiyet’te devletlerin iç işlerine karışma yetkileri yoktur. Savaş şartları gerçekleşince meşru olur. Ama fesat ve fitneye asla müsaade edilmez. Halebin düşmesi bu bakımdan sevinilecek bir durumdur.
    Türkiye Suriye konusunda Rusya ve İran’ın tarafı olmalıdır. Suriye devleti Suriye’ye hâkim olmalıdır. Esad’la geçinemeyenler, Türkiye’ye veya İran’a hicret etmelidirler. Bir daha geri dönmemek üzere hicret etmelidirler. Yahut yönetimle geçinmelidirler. Yönetim zalim olsa da karşı gelinemez.
    Türkiye, İran başka devletleri karıştırmadan orta doğu sorunlarını önce ilmen adil düzene göre çözmelidirler. Ondan sonra etkin güçlere önermelidirler. Ve kabul ettirdikleri ile bir olup Esad kabul etmezse Suriye’ye girilir ve Esad’ın yönetimine halkın isyanı ile değil devletlerin haksız savaşlarla son verilebilir.
    Sermaye, Esadı göndermek istemiyor. Yoksa birsini çıkarır.
    Sorun Suriye değil orta doğu sorunudur. İnsanlık sorunudur. Çözüm de Müspet ilimde ve ilahi kitaplarda vardır.

    • “Yünetim zalim olsa da karşı gelinmez”..
      Demek ki zulme rıza zulüm değilmiş!..(haşa)
      Zulüm altında inleyen halk,dış güçlerin gelip kendilerini kurtarmasını mı bekleyecek?
      “Ağanın keyfi oluncaya kadar,halayığın canı çıkar”mış..
      Sonunda,kurtarılanın kurtarıcısına aşık ve-veya taabi olması sözkonusu olsa da..

      • Orhan Bey,
        “Yönetim zalim olsa da karşı gelinmez” cümlesinin önünde,
        “Esad’la geçinemeyenler, Türkiye’ye veya İran’a hicret etmelidirler. Bir daha geri dönmemek üzere hicret etmelidirler. Yahut yönetimle geçinmelidirler.”
        cümleleri var…
        “HİCRET” var “İSYAN” yok…
        İSLÂMİYET böyle, FIKIH böyle…
        Bizim bildiğimiz İslâm ve Fıkıh böyle…
        Siz ise bu İslâmî ve ilmî görüşe karşı başka şeyler yazmışsınız…

  8. SURİYE İZLENİMLERİNDEN ÇIKARDIĞIM DERS
    21-24 Aralık 2009 tarihlerinde “Uluslararası Antep-Halep Vakıfları Sempozyumu” vesilesi ile Halep’te bulunmuştum. Sempozyumun sonuç değerlendirme komisyonunda yer alıp şahsî görüşlerimi şu şekilde beyan etmiştim: “Ben duvar yıkıldıktan sonra 2 yıl Doğu Almanya’da öğretmenlik yaptım. Her iki toplum Alman olduğu halde zihinlerindeki duvarları halen yıkamamışlardı. Bizler uzun bir hasretten sonra bugün buradayız ve hemen kaynaşıverdik. Çünkü bizi birleştiren daha etkin unsurlara sahibiz: Ortak tarih, kültür ve dinimizdir. Mayın tarlaları ne zaman kalkar bilmiyorum ama aramızdaki manevî bağlar şimdiden tesis edilebilmiştir. Bu ortak noktalarımızdan yola çıkarak Suriye ile Türkiye, birbirine daha yakın olabilecektir” Bize Esad ailesini tenkit etmeyin de ne derseniz deyin denildiği için, böyle kaynaştırıcı bir konuşma yapmıştı. Sempozyum sonrası Türk kökenli bir Suriye vatandaşı yanıma yaklaştı ve beni tebrik ettikten sonra bana şunları söyledi: “Hocam, sık sık buralara geliniz ve bu tarz konuşmalara devam ediniz. Gidişat eskisine göre çok iyi. Eskiden biz buralara katılamazdık bile. Katılmış olsak dahî Türkiye’den gelen kişilerle kolay kolay konuşamazdık. Yanımızda sivil istihbaratçılar bizleri tâkip ederdi. Ama şimdi hemen her şey serbest.” Suriye’deki demokratikleşme süreci tedricî de olsa kendi haliyle bu istikamette devam ederken, Beşşar Assad’dan radikal bir değişim için ona baskı kurup, sonuç elde edemeyince iç savaşa sebebiyet vermek, stratejik hataların başında gelir. Suriye’nin hali, bugün her zamankinden daha kötü bir durumdadır. Keşkelerin içine girmiyorum…bundan sonra yapılacak tek şey var: Nasıl ki Rusya ile direkt görüşmeler yapılıyorsa kalıcı barışının temini için, kerhen de olsa Esad hükümeti ile de temasa geçilmelidir. Bunu bu şartlar altında resmen T.C. hükümeti yapamıyorsa bile bu görevi, devletin bilgisi dâhilinde bir arabulucu olarak ana muhalefet partisi üstlenebilir. Savaş artık derhal bitirilmeli, sivil halk artık zarar görmemelidir.
    Prof. Dr. Ali Seyyar

  9. Bu gün France 24 kanalda Iranli uluslar arasi bir avukat ayni zamandada yazar ve iki gazetecinin Halepın düşmesinin tartışmasi vardı. İstanbuldan ve New Yok dan katılan ingiliz gazetecilerde Fehmi beyin yazdıklarının aynisini söyliyordular ve İranin savaş suçlusu olarak yargılanabileceğini tartişiyorlardi.İranli avukat İran oraya asker göndermediğini sadece gönüllülerin orda radikal islamcilar karşi savaştığını savuniyordu bunu Amerika ve diyer ülkelerinde aynisini yaptıklarını vb. İstanbuldan katilan gazeteci o avukatın yalanlarını görüntülerle birlikde açıkliyordu. Örnek İranin savaşa mudahil olmadığını söyleyince hemen İran cumhur başkanini Halepin düşmesini zaferini tebrik ve Musuldada ayni zaferi kazanacaklarini yaptığı açiklamalarinin eşliğinde avukatin iddalarini yalanliyorlardi. Kendisini Müslüman devlet olarak lanse eden ve onu savunan konuşmalarini ve diğer Müslüman olmayan gazetecilerin konuşmalarini dinleyince. Şok oldum. Bu İran gerçekden tam bir müslüman düşmani. Halepdeki ölenlerin hepisi teröristmiş batılılar yalan söyliyormuş. İstanbulda yayına katılan gazeteci o kadar üzgündükü nerde ise ağliyacakdi kendisi Halepden yeni dönmüş. Bir Müslüman nasıl bu kadar canavarlaşır hiç me Allah korkusu yok, mualesef her yerde bu tiplerle karşilaşiyoruz.

YORUM YAP