Şam rejiminin Afrin hamlesinin muhtemel anlamı

14

Afrin’e askeri harekât başladığından beri herkesin gözü-kulağı uzman bilinen isimlerde.

Dün, “YPG Şam’la anlaştı, Suriye rejiminin silâhlı güçleri Afrin’e girecek” haberi erişince, ben de bu ihtimalin nelere yol açacağını öğrenmek için uzmanların ne dediğini öğrenmeye çalıştım.

Tam öğrendiğimi söyleyemem; ancak bir uzmanın bugünkü gazetelerde de yer alan açıklamasındaki şu bölüm özellikle dikkatimi çekti:

Dikkat edin, özellikle Batı medyasından olumsuz ya da orduyu kötüleyen, harekâtı kötüleyenlere itibar etmeyin. Türk Silahlı Kuvvetleri çok anlı ve şanlı, kendi milletine, ruhuna, tarihine, vatanına ve Mehmetçik ismine uyan başarıyı şu ana kadar ortaya koymuş durumda, bundan sonra da başaracağından şüpheniz olmasın.”

Üzerinde düşünülmesi gereken bir uyarı bu.

İki dünya savaşı ve şimdiki askeri harekâtlar

Teknoloji askeri çatışmaları günümüzde çok farklı boyutlara taşıdı. Birinci Dünya Savaşı’na kadarki çatışmalarda olduğu gibi süngü takılmış tüfeklerle göğüs göğüse muharebeler yapılmıyor artık. İkinci Dünya Savaşı uçakların da geniş biçimde katılımıyla yapılmış ve bu alanda üstünlüğü tartışmasız olan ABD’nin ittifak güçlerine katılmasıyla savaşın kaderi değişmişti.

İlkinde 20, ikincisinde 60 milyon insan hayatını kaybetti geçen yüzyılı kana bulayan iki dünya savaşında…

Bugün ise bilgisayarların devrede olduğu, insansız araçların yoğun biçimde kullanıldığı farklı bir ortam var ve savaşın kendisi kadar ekonomisi de önem taşıyor.

Gücü belirleyen, askerlerin vasıflarından çok başka unsurlar…

Ekonominizin bir operasyonu veya savaşı nereye kadar götürebileceği önemli bir soru. Bazı savaşlar (mesela 1980-1988 yılları arasını kapsayan İran-Irak savaşı) ülkelerin ekonomilerini bozmaktan başka bir işe yaramamıştır.

Terör de bir çok ülke tarafından aynı amaçla kullanılabiliyor.

Savaşlarda moral üstünlüğü elde tutmak da önemlidir ve bunu sağlamaya yarayan unsurlardan en önemlisi de propagandadır.

Uzmanımızın “Sakın itibar etmeyin” uyarısı yapma ihtiyacı duyduğu unsur…

Vietnam ve Afganistan

Vietnam’da (1963-1973) ABD’nin, Afganistan’da (1979-1989) Sovyetler Birliği’nin savaşı kaybetmelerinde, iki güçlü ülkenin, önce dünya kamuoylarına sonra da kendi uluslarına, giriştikleri askeri harekâtın gerekçelerini iyi anlatamamaları en büyük rolü oynamıştı.

Özellikle cepheden gelen kayıp haberlerinin sıklaşması sonrasında…

Büyük güçlerle silahlı çatışmayı göze alan yerel güçler cephede çatışmaları uzatırken, cephe dışında kendilerine moral üstünlük kazandıracak propaganda taarruzu yürütme yoluna gitti.

Soğuk Savaş yıllarının savaşlarıydı Vietnam ve Afganistan.

Vietnam’da ABD’nin karşısında sadece Vietkong yoktu, bütün dünya üzerinde varlığını hissettiren ideolojisine sempatik bakan güçleri devreye sokarak işin propaganda yönünü üstlenmiş Sovyetler Birliği de vardı.

Reagan 1995’te, “Bu baylar Amerika’nın kurucu babalarıyla moral açıdan eşittir” demişti..

Afganistan’da da Sovyet güçlerine karşı savaşan Mücahidler en büyük moral desteği ABD’nin başını çektiği Batı blokundan alıyordu. ABD’nin sonradan ‘terör listesi’ne alacağı bazı Mücahid liderler, savaş sırasında, Beyaz Saray’da itibarlı konuk olarak ağırlanmışlardı.

İki savaş da, bu yönleriyle, birer ‘vekâlet savaşı’ idi aslında.

Propagandalar “Vietnam’da Amerika’nın ne işi var” veya “Ruslar Afganistan’ı işgal etti” kanaatini dünya kamuoyunun zihinlerine kazıyınca, her iki savaş da cepheden meydanlara taşınmış oldu.

Şam rejiminin “Afrin’e askerlerimle geliyorum” mesajını, görüşlerine ekranların en fazla yer verdiği uzmanımızın, özellikle ‘propaganda’ boyutunu dikkatlere sunan bir biçimde değerlendirmesi de galiba bu yüzden.

Hamleyle Türkiye’yi gerekçesiz bırakmak amaçlanıyor olabilir endişesi yüzünden…

Afrin harekâtına içeride destek var

Afrin’e askeri müdahale Türkiye’de geniş bir desteğe sahip; ciddi bir karşı çıkış olmadığı gibi siyasetin neredeyse bütünü harekâtın arkasında saf tuttu.

PKK terörüne ek yeni bir tehdit unsurunun daha devreye girmesini engellemek amaçlı olması harekâtın, birlik ve beraberliği sağlayabildi.

Müdahale aynı desteği uluslararası camiadan da alıyor mu?

İtiraz edenler var, ama yine de fazla bir rahatsızlığa sebep olacak kadar değil.

Şam rejiminin başlattığı sözlü çıkışlar bu denklemi bozmayı ve Türkiye’nin harekâtını farklı bir kategoriye sıkıştırmayı amaçlıyor olabilir.

‘İşgalci’ kategorisine.

Dikkat çekilmek istenen tehlike de herhalde bu. Önceki savaş deneyimlerini bilen uzman, bu propaganda taarruzunun nelere yol açabileceği öngörüsüyle konuya yaklaşmışa benziyor.

Yanlış değil bu yaklaşım, ancak yeterli de sayılmaz. Uluslararası medyanın olumsuz yayınlarına bizim itibar etmeyişimizin kıymet-i harbiyesi sınırlı kalacaktır da ondan.

O uyarı işte bana bütün bunları düşündürdü.

ΩΩΩΩ

14 YORUMLAR

  1. Sahi bizim ordu kimlerin orduları ile savaşıyor? Ne amaçla savaşıyoruz?
    Dün bu siteye (yanılmıyorsam) ilk defa yorum yapan sayın Ber Kut bey, siz bu konuda da bir yorum yapabilir misiniz? Ben şahsen eminim sizin yapacağınız yorumlarla konunun enine boyuna tartışılmasına yardımcı olursunuz. Henuz siz bazıları tarafından şucu bucu ilan edilmediğiniz için bu savaşın fayda ve zararlarını kani olmamıza yardımcı olursunuz.
    Ayrıca, dünkü yorumlarınızdan dolayı sizi can-ı gönülden tebrik ediyorum, Allah razı olsun. Türkiye’nin sizin
    karekterinizde olan vatandaşlara, İslam dinin de sizin gibi Müslümanlara ihtiyacı var.
    Sağlıcakla ve esenlikle kalın.
    .

    • Nurdan Hanım, size ve buradaki yorumlara katılan ya da göz atan pek çok okura çok ters ve kışkırtıcı gelebilir; ama, “bizim ordumuz”, “haklı savaş” türü terimleri kuşkuyla karşılamamız için yakın tarihimizin bize hayli yaşanmış deneyim sunduğunu düşünüyorum.

      Hiç kimsenin sormak istemediği, sormak söyle dursun, sorunun kendisinden kaçındığı şu soruyla başlayabiliriz örneğin: Milliyetçilik nedir? Aslında basit ve çok kolay anlaşılır bir yanıtı var bu sorunun: Milliyetçilik, TAMAMEN Batılı bir değerdir ve imparatorluklar çağının sonunda Batı’da doğmuştur. Zaman dilimi açısından çok çok kısa bir dönem önce, ortada kendisini Alman, Fransız, Hollandalı, Belçikalı vs. olarak isimlendiren insanlar yoktu Avrupa’da. Bunların kendisiyle aidiyet kurdukları kimlikler yerelde irili ufaklı prenslikler, o prensliklerin üzerinde bir çatı gibi duran impratorluklardı. O impratorluğun başındaki kralın etmik aideti hiç önem taşımazdı (tıpkı bizde, Osmanlı’da vezirin Ermeni mi, Macar mı, yoksa Arnavut mu olduğunun bilinmediği ve öneemsenmediği gibi). Feodalizm dediğimiz toplumsal-ekonomik düzen giderek yerini kapitalizme bıraktı; kaynakların paylaşım mücadelesinin yol açtığı, 20 milyonu aşkın insanın hayatına mal olan dünya savaşı ile de imparatorluklar çağı son imparatorluk olan Osmanlı’nın dağılmasıyla sona erdi.

      Yükselişte olan Avrupa burjuvazinin ideolojisi idi milliyetçilik. Daha öneceleri bir imparatorluklar mozayiği olan Avrupa’da pıtırak gibi ulus-devletler ortaya çıktı; insanlar artık kendilerini bir ULUS’la tanımlar oldular, yani adına “ulus” denen bir coğrafyaya karşılık gelen belli bir etnik, dilsel ve dinsel kimlik. Aynı şeyi biz de yaşadık. Daha önce çok etnisiteli, çok dilli olan Osmanlı’nın çöküşünün ardından, İttihat ve Terakki şefleri, ardından, onlardan biri olan Mustafa Kemal, Avrupa’yı sarsan milliyetçilik ve ulus-devlet fikrini alıp imparatorluk artığı olan Anadolu’ya uyguladılar. Türklük etnik kimlik oldu. Bir imparatorluğun ardından milliyetçilik üzerinde yükeselen bir ulus devlet inşa etmek hiç kolay değildir, ve ZOR’a baş vurmayı gerektirir. Biz de de olan budur. Burjuvamız olmadığı için, bizde yükselen sınıf askerler olmuştur. Yeni ulus devletin egemenleri askerlerdir. Kendi projelerinin önünde iki büyük potansiyel tehlike gördü askeri egemenler: (1) Kürtler ve diğer Türk olmayan unsurlar ile (2) dindar Anadolu. Kürtler giderek ötekileştirildiler ve düşmanlaştırıldılar (şimdilerde çok benzeri ülkemize sığınmış Suriyeli insanlara yapılıyor). Dinsel alan, sivil toplumun elinden alındı, devletin eline verildi (Tekke ve zaviyelerin kapatılması, diyanet işleri başkanlığının kurulması, dindarların gericilikle itham edilmesi, onyıllar boyu sürdürülecek olan “şeriat ve gericilik tehlikesi” retoriği etrafında sürekli olarak askerlerin (ordunun) imtiyazlı iktidarını meşrulaştıran ve pekiştiren, devlet eliyle yaratılıp halka empoze edilmiş bir ideoloji). Toplum içinde aslında küçük bir azınlık olan askerlerin bütün bir ülkeyi dizayn edip iktidar olmasında bu çok etkili bir işlev gördü: BÖLÜNECEĞİZ korkusuyla Kürtler ötekileştirildi, ŞERİAT GELECEK korkusuyla da dindarlar bastırıldı. Ordu, bizleri bu iki büyük beladan koruyup sakınacak yegane güç olarak algılatıldı. Bu milliyetçilik zehiri, bir onyıldan diğerine, dindarların dünyasına da öylesine bulaştırıldı ki, tıpkı CHP’li ya da Aydınlıkçılar gibi Kürtlere küfreden, Suriyelilere küfreden, Araplara küfreden, ülkemize sığınmuş Suriyelilere asalak ya da hırsız gözüyle bakan dindarlarımız var bugün, ezici çoğunluk bunlar, ve bunların aklına Kürtlerin, Suriyelilerin, Arapların müslüman oldukları gelmiyor bile. Batı’dan devşirilmiş millyetçiliği müslümanlık olarak yaşıyorlar!

      “Bizim ordumuz”. . . O ordu bizim idiyse, neden dindarlar ordudan uzak tutulurdu bütün o onyıllar boyunca -AKP ile birlikte vesayet rejimi yıkılıncaya kadar? Neden generaller, onların üniveersitelerdeki ve medyadaki borozancıları, sözde solcu-özgürlükçü koca koca profesörler vs. başörtülü genç kızlarımız üniversiteye girmesin diye her gün televizyona çıkar bizlere şeriat tehlikesi vaaz ederlerdi? Neden Necmettin Erbakan’ın kurduğu bütün partiler, Kürtlerin kurduğu bütün partiler ordu eliyle kapatılırdı? O ordu bizim ordu idiyse, neden bizim seçtiğimiz başbakanı darbe ile devrip asardı?

      “Bizim ordumuz”, sadece ve sadece bizlerin zihnindeki bir tasavvurdan, coşusal, çocuksu bir inançtan ibaret. Ordu, gerçekte, içinde amansız iktidar savaşlarının döndüğü bir kurum. Bunun böyle olduğu çok açık değil mi? Ergenekon, Bayloz deniyor, ordu içindeki bir ikitdar gurubu (vesayet rejiminin bekçisi Kemalist elitler) genel kurmay başkanı dahil yüzlerce generali ile Silivri’ye tıkılıyor. Sonra, AKP iktidarı Cemaat ile ittifaka son veriyor, henüz devlet bürokrasisinde yeterince güçlenip kurumsallaşamadığı için, kaçınılmaz olarak eski rejimin Kemalistleriyle ittifak kuruyor, Ergenekon-Balyoz’dan içeri aldıklarını iki günde “kumpas mağdurları” olarak dışarı çıkarıp bu defa Cemaatçilere yükleniyor. Bir de görüyoruz ki, “bizim ordumuz”(!) içinde binlerce Gülenci general, üst rütbeli subay varmış!

      Bugün FETÖ denilen yapı, düne kadar AKP iktidarından güç devşiren bir yapıydı. Düne kadar Türkiye’ye defalarca gelip MİT başkanıyla, Başbakan yardımclıları ile görüşmelerde bulunan Suriyeli Kürtlerin temsilcisi, bugün YPG’li düşmanların başındaki terörist!

      Meselelere bu perspektiften bakan erdemli dindarlar (başta Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan ve yüzlercesi), erdemli özgürlükçü solcular (Ahmet Altan), erdemli aydınlar (Mümtaz Er Türköne -gençlik yıllarının önemli bir bölümünü cezevinde geçirmiş eski Ülkü Ocaklari lideridir Türköne, Şahin Alpay ve daha pek çoğu) hep her türlü darbeye karşı çıkmış insanlardır, AKP’nin iç siyasetteki son manevrasının kurbanları olmuşlardır, FETÖ’cü olarak itham edilip susturulmuşlardır -çok benzeri Abdullah Gül’ün, Bülent Arınç’ın da başına gelmedi mi?

      Hemen bütün tarikat ve camattler, Erdoğan’ın arkasında hizalandılar. Ülkede olan bitene milliyetçi değil, dindar bir pencereden bakan Adana merkezli Furkan Vakfı’nın geçen hafta başına gelenleri duymuşsunuzdur herhalde. Daha şimdiden bunlar için de FETÖ’cü yakıştırması başladı bile.

      Ahmet Altan, darbe çağrısı yapmadı, şu ya da bu darbeyi destleklemedi. Altan, dindarları ve Kürtleri ezen vesayet rejiminin kurumlarını (Kemalist ordu, Anayasa Mahkemesi, YÖK, CHP, Aydınlık Gazetesi ve Vatan Partisi, vs.) bir kez yenilgiye uğratmanın yetmeyeceğini, Erdoğan ve AKP’nin bu kurumları toptan darmadağın ederek yerine adalet ve hakkaniyete dayanan kurumlar inşa etmez, aynı kurumları kendi iktidarı için kullanırsa, bugün çok güvendiği ve ittifak içinde olduğu Ergenekoncular, kendisine güzellemeler döşenen Doğu Perinçekçiler, bügün kendisine destek veren beyaz-Türk medya tarafından darbeyele işbaşından edileceğini söyledi.

      Ben bir özgürlükçü solcuyum. Dindarlarımızın kurduğu ve iktidarının ilk 5-6 yıllık döneminde Türkiye’ye çağ atlatmış AKP’nin koşulsuz destekçisiyim, savunucusuyum. Tekkelerini, cemaatlerini geri isteyen, devletin dinsel alandan elini çekmesini, başörtüsü hakkını talep eden dindarlarımızın, İslamcılarımızın gerçek kardeşiyim. Eski devlet söylemine geri dönmüş, dindarlıkla tüm köprülerini atarak milliyetçi hamasete ve Kemalistlere sığınmış Erdoğan’ın çevresine bir bakın: Dindarları görebiliyor musunuz?

      Batı artık kendi arasında savaşmıyor. Milyonlar olarak boğazladılar birbirlerini. Bunun akıllıca olmadığını gördüler, bunun yıkım olduğunu anladılar. Birbirlerine küfretmiyorlar, işbirliği yapıyorlar, sömürgecilik döneminde elde etmiş oldukları zenginliği daha da büyütüyorlar. Peki dünyanın diğer bölgelerinde ne yaşanıyor. Örneğin İsrail dışında tüm uluslarının Müslüman olduğu Orta Doğu coğrafyasında? Her bir ülkenin “Bizim Ordu”su var! Her bir ülkenin düşmanı var -Türk Kürde düşman, Suudi İranlıya, İranlı Iraklı’ya düşman, vs. vs. Buradan oraya gönderilmiş askerlerimiz dahil, Suriye’de birbiriyle boğazlaşan tüm guruplar (Özgür Suriye Ordusu, Türk askeri, YPG, Esad rejimi askerleri, İŞİD militanları, Türkmen milisleri) Müslüman!

      Bana sorarsanız, bu benim savaşım değil. Çünkü milliyetçi değilim, olmayacağım. Aklı başında hiçbir Müslüman milliyetçiliğe sıcak bakmaz, aklı başında hiçbir özgürlükçü solcu da milliyetçilik tuzağına düşmez.

      Beni Kürtlükle, PKK’cı olmakla itham edip üzerime hakaret yağdıracaklar için kısaca not düşmüş olayım: Kürt değil Türk’üm etnik olarak, ve PKK’nın dağdaki Stalinist şeflerinden, HDP içindeki eski Türk solu Stalinist-Leninist soytarılarılardan nefret ediyorum. AKP ya da Erdoğan düşmanı hiç olmadım, bugün de değilim. Yarın seçim olsa, CHP ya da HDP’ye değil, yine AKP’ye oy veririm (ama, artık umut beslediğim, inandığım için değil, sadece kötüler arasında sadece en-az kötü olduğu için.) Benim umudum, dindarların gelecekte günün birinde kuracakları ve bu bahtsız Anadolu insanlarını kardeşleştirecekleri yeni, adaletli, erdemli siyasal partide. . .

      • Allah razı olsun. Benim sorularımın cevabını 11. paragrafta vermışsiniz.
        Ve herşeyi o kadar acık ve net yazmışsınızki hepsini katılıyorum.
        Siz dindar değilim diyorsunuz ” “FAKAT” sizin görüş ve düşünceleriniz, Kur’an’ı Kerim’de geçen ayetlerde Allah CC İnsanlara emrediyor ve
        Milliyetcilk,iftira,yalan,zulum,”İSRAF,”gösteriş, birilerine biat etmek, haksızlik karşısında susmak,kendi dininden ve ırkından olmayanlara hakaret edip onları hor görmek, hırsızlık, rüşvet, dedikodu, bunlara daha eklenebilecek bir çok fiilleri yasaklıyor. Siz araştırmacı ve sorgulayan birisi olduğunuz için gerçekleri görmüş ve biliyorsunuz.
        Dindar değilim demenizin sebebi genellikle insanların sağlığı ve birbirleri ile kaynaşması için emir edilen Namaz ve Oruç gibi ibadetlerden mi bahsediyorsunuz? Yoksa tembel misiniz? Son sorumun cevabi! Yazılarınızdan pek tembel olmadığınız anlaşılıyor ve de dindar bir Müslüman gösteriş için ibadet etmez ve ben dindarım da demez.
        Ben de Yüceler yücesi Rabbimmden dilerim, sizin gibilerin sayılarını artırmasını nasip etsin Amin.
        Son olarak ben ” Şimdiki” AKP hakkında sizin kadar iyimser değilim ve asla ve asla bunlara oy vermem. Kanser olan abimin doktorunu hapse tıktılar ve kanseri yenmek üzereyken şu an ölümün bekliyoruz.
        Bu bekleyış 15,000 km uzaklıkta olunca acılar on kat daha artıyor.
        Süriye’de hayatının baharında şehit düşenler, nehirlerde boğulan çocuklar ve hayatları derbeder olmuş insanların vebaline onlara oy vererek ortak olmak istemem.
        Sizin düşüncelerinize ve kararınıza da saygı duyarım, çünkü siz vicdanlı bir insansınız. Ber Kut bey ne mutlu sizeki çok güzel bir karaktere sahipsiniz
        Zahmet edip bana cevap yazdığınız için ayrıca da çok teşekürler ederim yazınızı zevkle okudum. Her zaman ğörüş ve düşuncelerinizi bizlerle paylaşmanız dileğimle sağlıcakla kalín.

      • Hani deveye sormuşlar ya boynun neden eğri diye…

        O da NEREM DOĞRU Kİ? demiş.

        Arkadaşın durumu da ona benzemiş…
        Bir sürü parlak kelimeyi yanyana getirip uzun uzun yazınca; araya sokuşturduğu hemen hemen tamamı yanlış bilgileri muhatabına yutturacağını sanmış…
        Düzeltmeye kalksan HANGİ BİRİNİ DÜZELTECEKSİN ki…? Zaten o da buna güvenmiş sallayıp duruyor.

        Hazret solcu imiş ama solcuları sevmezmiş… (Yersen tabi…)
        Hazret dindar değilmiş ama dindarları severmiş… (Yersen tabi…)
        Hazret AKP ye oy veresiymiş ama AKPARTİyi sevmezmiş… (Yersen tabi…)
        Hazret solcuymuş ama TÜRKÇÜLERİ SEVERMİŞ… (Yersen tabi…)
        Hazret FETÖcü değilmiş ama ERDEMLİ diye niteleyip SAYABİLDİĞİ TÜM İSİMLER FETÖnün vitrine koyup “GEL DARBE GEL ÇABUK GEL” türküsü çığırttığı kişilerden ibaretmiş… (Yersen tabi…)
        Hazret özgürlükçü imiş ama DARBECİ KATİLLERİ çok sever onlara laf konduramazmış… (Yersen tabi…)
        Hazret herşeymiş ama hiç birşey değilmiş.

        Bu yüzden yalan yanlış zart zurt atar; tıpkı KIRATın BİNİCİSİ gibi çoooooooook konuşur ammmmaaaaaa hiçbirşey söylememeyi becerirmiş.

        Hazret Sn. Koru gibi “özgürlükçü” imiş ama SANSÜRCÜLÜĞE AŞIKMIŞ.

        Gözümüzün önünde oynadıkları tiyatro; oyuncuların kalitesi yüzünden nasıl da sırıtıyor…

  2. ” Afrin harekâtına içeride destek var”

    Sayın Koru’nun bu yazısının temeli bu cümle.
    Anlaşılıyor ki bu durum yazarın rahatsızlık duyduğu birşey…

    Bu rahatsızlığını birkaç gün önce de yine aynı cümlelerle ifade etmişti hatırladığıma göre…

    Bugünki yazısında ilave olarak benzer bir başka rahatsızlığını daha dillendirmiş sanki…

    Uluslar arası toplumda Türkiye’nin hala neden “işgalci” olarak suçlanmadığını sorgulayarak derunundaki bir beklentiyi dile getiriyor sanki…

    Bu durum; mahkemelerin haklarında verdiği cezalar ı dünki yazısında tartışmaya açtığı yazarların;
    15 Temmuz 2016 öncesinde aylarca televizyonlara çıkıp “neden hala ordunun seçilmiş hükümeti devirmek için harekete geçmediğini” sorguladıkları ve koro halinde darbe şarkısı söyledikleri günlere götürdü beni…

  3. suriye küçük bir ülke ama 3. dünya savaşına ev sahipliği yapıyor. bütün zamanların en kirli savaşına…

    bu savaş herşeyden önce ilimin bilimin teknolojinin ve toplamda irfanın öneminin altını çizdi. aksi halde bölünmeye parçalanmaya sömürülmeye maruz kalmanın kaçınılmaz olduğunun ve bunun kader olmadığının altını çizdi bu savaş. aynı zamanda bu savaş hem fizik hem metafizik bir savaştır. o halde iki dünyanın da gerekleri yapılmalıdır. izlenecek yol batı değerleri değil dinin doğru anlaşılmış saptırılmamış apaçık değerleridir…

    BM idlib ve doğu guta da sivillere yapılan saldırıları endişe ile izliyormuş. ya da izlerken endişe ediyormuş. açıklama böyleydi. 7 yıldır endişeliler üstelik sadece suriye için mi. onlarca yıldır filistin için yemen için ırak için kuzey afrika için tabii güney afrika için. açlar ve acı çekenler için her yer ve herkes için endişeliler endişe içinde izliyorlar… peki nerde insan hakları insan hayatının kutsallığı masum kadın ve çocukların hakları. bunlar izlenecek şeyler mi pardon endişe ile izlenecek şeyler mi. özgürlüğü çok gelişmiş basınları nerde, adalet dağıtan yargıları nerde, mazlumun yanında olan askerleri nerde…utanmadan savunanlar var hala…

    • Aynen Didem Hanım. Hiçbir masuma zarar vermeden yola çıkmışken, dönersek gazi donmezsek şehidiz diyen Mehmetçiklerimiz varken,Allah ın da bizimle olduğunu da unutmayalım. Dualarimiz onlarla

      • yürekler dolusu dualarla gidiyorlar değil mi…
        hak ile batılın savaşı evvelahir devam eder. kimin kazanacağı bizim hikayemiz değil her ne kadar bir fikrimiz olsa da. bizim hikayemiz nerde durduğumuz ve ne için çabaladığımız. bu kadar kirlenmiş dunyadan bu kadar temiz ayrılma şansı olanlara ancak imrenilebilir…
        selam ederim.
        sevgiyle kalın…

  4. ABD savaş çıkardığı her Ülkeyi hem ekonomik, hem de askeri yönden zayıf bırakmıştır. Kendisi
    ise hem yeni silah denemeler yapmış, hem de silah satarak kazançlı çıkmıştır. İran-Irak savaşı her iki Devlet için de yıkım olmuştur.
    Büyük dost ! ABD Türkiye için de aynı akıbeti hazırlamıya çalışmaktadır. Türkiyeyi yormak için ne lazımsa yapıyor. Karagözü oynatanlar gibi perde arkasındakiler kim bilir Suriye rejimine ne fısıldadı ?

  5. İran – Irak savaşı ile iki ülke ekonomisi de çöktü. Sonunda Saddam mağlup oldu. Suriye Afrin’e gireceğini açıkladı. Afrin Suriye’ye teslim olacak. Suriye teröristleri artık Şam yönetiminin emrinde olacaktır. Gaye Türkiye ile Suriye’yi çatıştırmaktır. Güneyden İsrail’in Suriye’ye ve böylece İran’ın da Türkiye’ye saldırmasını amaçlıyorlar.
    Üçüncü cihan savaşı böyle başlayacaktır. Çin ve Ruslar Türkiye’yi; ABD-AB-NATO İran’ı vuracaktır. Böylece Ortadoğu’da ne İran ne de Türkiye devleti ve milleti kalacaktır. Sermaye’nin planı bu. Adım adım buna yaklaşıyor.
    Defalarca yazdım Sermaye Türkiye ile İran’ı çatıştırmadıkça üçüncü cihan savaşını çıkaramaz. Çünkü İslam alemi bir kaldıkça üçüncü cihan savaşının zaferi Müslümanların olacaktır. İran ile Türkiye çatışırsa Sermaye önce İran’ı ve Türkiye’yi yok edecek sonra mağlup olan bloğun tarafında yer alacak ve cetvelle yeni haritalar çizecektir.
    Bunu başarabilmesi için Çin ve Rusya’nın ABD’nin, AB devletlerinin ise Sermaye’nin emrine girmesi gerekir. Şimdilik aksi gözleniyor. Türk Ordusu’nun da ileriyi görmesi gerekiyor. Bu da görülmüyor. Biz görüşümüzü tekrar ediyoruz. ABD ve Trump’ın yanında olmalıyız. Suriye’de Esad’ın yanında olmalıyız. O devletler bize saldırmadıkça biz onlara saldırmamalıyız.
    Afrin’e Esad girerse girsin, sesimizi çıkarmamalıyız. Eğer terör sona ererse sorunumuz yok demektir. İsrail de Suriye’ye saldırmazsa barış geldi demektir. İsrail Suriye’ye girerse Türkiye İran ile bir olup Suriye’yi fethetmelidir ve oradan İsrail’e karadan girip Sermaye’den bağımsız bir Kudüs yönetimi getirilmelidir.
    Böylece Sermaye’nin sonu gelir. İsrail sorunu biter. İsrail bağımsız olarak üçüncü bin yıl uygarlığına sömürmeden hizmet eder. Türk Ordusu Afrin’e girmelidir. Girerken de Rusya ve İran’ın onayını almalıdır.

  6. geçmişten ders alınır ama geçmiş zamanımızın aynısı değil ki ona göre işlem yapılsın. İkinci dünya savaşından sonra ki savaşların ekserisinde ne kazanan belli ne kaybeden ne maksat belli ne sonuç belli müthiş bir karmaşa var, Çok zeki ve becerikli, aklı iyi kullananların, duygularla hareket edenleri ellerinde oyuncak yaptıklarıdır. 1980 de yakılan ateşin sönmemesi için ellerinden gelen her türlü hileyi uygulayanların ellerinde oyucu olmamak için Alllah dan akılla yardım istemenin yanında neden niçin nasıl sonucu ne olur kim ne kazanır biz ne kaybeder ne kazanırız kiminle ne için savaştığımız galip gelsek kim sevinir galip gelmede şansımız nedir gibi soruların sorulması lazım, Sadece ölmek ve öldürmek üzerine yapılan müzakereler çokta doğru değil. Her nefis ölümü tadıcıdır.

  7. “….. Afrin’e askeri müdahale Türkiye’de geniş bir desteğe sahip…”;

    Sayın Koru: Orada ülkemize düşman, Amerika/İsrail ile Türkiye’nin arasını dolaylı veya direkt olarak iyiden iyiye bozmağa çalışan tehlikeli/maşa bir oluşum sınırlarımızda şüphesiz devamlı bir tehdit ve terör kaynağı olacaktır. Temenni ve dualarımız bölgede buna fırsat verilmemesi ve herkesin ihtiyacı olan barış yollarının zorlanması. Türkiye’de geniş bir destege sahip olmak tabii ki önemli. Ancak, Afrin’in/Suriye’nin içinden, mesela ÖSO ve bunun temelini teşkil eden suriye halkından, oradaki diktator Esad’lardan on yıllardır bıkmış usanmış Arap, Türkmen, ve hatta Türkiye’ye düşmanlığı tercih etmemiş Kürt kardeşlerimizden desteğe sahipmiyiz yoksa değilmiyiz bu daha önemli. Sahip değilsek bunun oluşturulmasında geç kalınmıyor mu? Şimdi Esad güçleri bölgeye hareketlenme sinyali verirken bölge halkından çiçeklerle mi karşılanacaklar? Bunu zamanında bizimkiler ne kadar duşünebildi bilemem ama belki de birileri Esad güçlerini karşılamak için bunu şu anlarda aranje etmekle meşgul!

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here