Suudi Arabistan “Değişeceğim” diyor… Değişimle muradı Türkiye gibi olmak…

2

Günlerdir Suudi Arabistan’ın ‘ılımlı İslâm’ ile tanışmasına dair haber ve yorumları izliyorum.

İlk izlenimim şu: Haberi ileten ve yorumları yapanların kafası, bu yoldaki değişimin ‘müjdesini’ veren ülkenin Veliaht Prensi Muhammed bin Salman kadar açık değil…

Bir ülkenin kurucu felsefesini bir günden diğerine değiştirmek öyle sanıldığı kadar kolay değildir. “Düne kadar dinin en sert anlayışı ülkemize hakimdi, bundan sonra o anlayışı ılımlı hale getireceğiz” demek bayağı cesaret isteyen bir iştir.

Özellikle bu vaat Suudi Arabistan adına yapılıyorsa…

Hıristiyan ve Musevi teröründen söz edilmiyorsa…

Her şeyden önce şu gerçeğin herkes tarafından bilinmesinde yarar var: Dikkatler terörü yöntem olarak kullanan ‘el-Kaide’ ve IŞİD türü örgütler sebebiyle İslâm üzerinde yoğunlaşıyor; oysa Hıristiyanlık ve Musevilik gibi ‘semavi’ dinlerin de teröre cevaz veren yorumları ve o yorumlara kulak vermeye hazır bağlıları bulunuyor.

Sadece tarihte değil, günümüzde de…

Başlarını çıkartmamaları, düşünceyi –henüz– eyleme dökmemeleri, yaşadıkları ülkelerin sistemlerinin buna izin vermemeleri yüzünden; oysa o anlayışları sayfalarında yansıtan literatür incelendiğinde dünyayı cehenneme çevirmeye hazır fanatik görüş kendini hemen belli ediyor.

İslâm Dünyası’nda boy veren fanatik örgütlenmeler varlıklarını dışa vurabilmelerini biraz da dış tahriklere, hatta yönlendirmelere borçlular. ‘İslâm’ görüntülü fanatizm istendiği için Ortaçağların Hasan Sabbah anlayışı günümüzde hortlatılabildi.

Yarın ihtiyaç duyulsun, şimdi gündemi meşgul eden örgütlerin Hıristiyan veya Musevi versiyonları ile tanıştırılabiliriz.

Dan Brown ve ‘Başlangıç’ romanı

‘Da Vinci Şifresi’ romanıyla şöhreti yakalamış, ‘dünyanın en çok satan yazarları’ listesinde ilk sıralarda yer alan Dan Brown’ın şu sıralarda yeni bir romanı kitapçı raflarında yerini aldı: ‘Origin’

‘Başlangıç’ adlı Türkçe çevirisi de ABD’deyle aynı gün ülkemizde yayınlandı.

Brown, romanda karşımıza çıkacak dini örgütün ‘gerçek’ olduğu uyarısını en başta yapıyor.

Anlattığı olaylar koyu Katolik İspanya’da geçiyor. Bir cinayet işleniyor ve roman kahramanı Harvard profesörü Robert Langdon sadece kâtilin peşine düşmüyor, cinayetle üstü örtülmek istenen ‘gerçeği’ de araştırıyor.

Cinayeti, Kilise ile irtibatlı bir subay işliyor; kendisini mensup olduğu Kilise böyle bir eyleme sevk ediyor.

Katolik Kilisesi, ama Vatikan’a paralel örgütlenmiş; VI. Paul’den sonra gelen papaların meşruiyetini kabul etmiyor ve kendisini Katolik Alemi’nin esas temsilcisi, liderini de gerçek ‘Papa’ biliyor.

‘Palmarian Kilisesi’ sadece İspanya’da yok, İngilizce konuşulan coğrafyada da faal. Katolik ilâhiyatının şiddete açık bölümleri Kilise mensuplarını etkiliyor. Kilise mensupları, modern dünyaya ve onun siyasi değerlerine karşı bir din anlayışına sahipler.

Herhangi bir ülkede devletin din yorumu haline dönüşse, Palmarian anlayışının etkisi altındaki insanların neler yapabileceğini tahayyül edemeyiz.

Dan Brown tahayyülünü romanlaştırmış…

Suud yönetimi İslâm Dünyası liderliğine adaylığını koyuyor

Bu konunun Suudi Arabistan’da değişimi yönlendiren açıklamayla ne ilgisi olabilir?
İlgi şu: ‘Değişim’ ile murat edilen, Suudi Arabistan’ın kuruluş felsefesini teşkil eden anlayışın değişmesi. Yaygın kanaat, şiddete başvuran İslâm etiketli örgütlerin o felsefeden etkilendikleridir. Özellikle Batı’da yapılan bilimsel araştırmalarda o kanaat genel bir kabul görüyor.

Kanaati değiştiremeyeceklerini anlayınca, kanaate zemin teşkil eden anlayışta değişime gidileceği izlenimini vermeye çalışıyor Suudi Arabistan’a şimdi hâkim olan irade.

Değişim yolunda adımlar atıldığını da görüyoruz: Kadınların araç kullanması üzerindeki kısıtlamanın kaldırılması bunun en çarpıcı adımı. Spor müsabakaları gibi topluca bulunulan mekânlara da kadınlar erkekler yanında girebilecekler.

Hatta, ülkenin Mısır ve Ürdün’e yakın bölgesinde, dine dayalı kısıtlamaların bütünüyle söz konusu olmayacağı bir ‘serbest kültür ve yaşam bölgesi’ kurma projeleri de var…

Dini görünse de atılan bu adımlar aslında siyasi. Suudi Arabistan bu adımlarla İslâm Dünyası’na ‘liderlik’ yolunda iddiasını duyurmuş oldu. Değişim arzusunu, ülkenin kendisini diğer müslüman ülkelerden ayrıştıran en temel özelliğini arka plana itme sözü olarak da yorumlayabiliriz.

“Aşırılığı biz değil, İran temsil ediyor” demenin Suudi diliyle anlatımı bu.

Değişim bayrağını elinde tutan Veliaht Prens İngiliz Guardian gazetesine şu beyanatı vermiş:

“Son 30 yılda olanlar, Suudi Arabistan’ı temsil etmiyor. Son 30 yıldır Ortadoğu’da olanlar Ortadoğu değil. 1979 yılında İran devriminin ardından insanlar bu modeli farklı ülkelerde kopyalamak istediler, bunlardan biri de Suudi Arabistan oldu. Şimdi bundan kurtulma zamanı geldi.”

İran’ın “Ortadoğu’da ve dünyanın dört bir tarafında İslâm adına gerçekleştirilen terör eylemlerinde görev alanlar Şii değil, Sünniliğin Suudi versiyonuna bağlı kimselerin eseri bu eylemler” propagandasının bu arayışta etkili olduğu belli.

Ve Türkiye…

Konunun Türkiye’ye bakan yüzü de var.

Türkiye Suudi Arabistan’ın değişim vaadiyle varmayı hedeflediği durumda bir ülke.

Bunun kıymetini bilelim.

ΩΩΩΩ

2 YORUMLAR

  1. ”Suud yönetimi İslâm Dünyası liderliğine adaylığını koyuyor”

    ”İslam Dünyası” liderliği Suudi Arabistan, İran, Mısır ve Türkiye için de tamamen bir ”siyasi” hedef. Bununla kendi kuruluş felsefelerini ve onunla ilgili kurumlarını, zamanın da ruhuna uygun olarak revize edip korumak ve idame ettirmek. Aslında bu ülkelerin hiç biri temelde bir birlerine benzemediklerini biliyoruz ve bunu, o ülkelerin tarihsel arka planı-geçmişi de haykırıyor.

    Vaktiyle Osmanlı bu olguyu ”İslam Dünyası liderliğini” gerçekleştirdi.. hemde İmparatorluk olarak ve dünya muvazenesine katkı sağlayarak..Siyasi miydi?.. evet, siyasi idi ve bu diğer yönetim idealleri ile uyumlu gerçekleşiyordu.

    Şimdi ”İslam Dünyası Liderliğine” kim-hangi ülke oynuyorsa, o, bunu elde edebilmek için önce kendi tebasına/halkına İslam’ın vaaz ettiği ”hukuku” tattır malı, adaleti işler kılmalı ve güvenliği sağlamalıdır. Böyle bir toplumdan zuhur eden ”mutluluk esintileri” ilk önce kendi ”dindaş” toplumlarınca teneffüs edilecek ve onlarda bu kervana katılacaklardır.

    Sonra?..sonrası dünyanın geri kalan diğer toplumlarına, İslam’ın vaad ettiği dünya ve ahiret saadetinin ”dünyalık kısmını” yaşayarak göstermek ve onlara ”eman” vermek..yani Müslümanlara ”emin” olarak bakmalarını sağlamak.

    Sonrası da..hidayet bahşeden Allah’tır.

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here