Yapılanlar İslâm Hukuku’na uygun mu? ‘Ne biçim soru bu’ demeyin, okuyun isterim

43

 

Hukuk eğitimi almış genç dostum, sonunda, “Acaba İslâm hukuku hocalarına danışarak bu yolda bir fetva almış olmasınlar?” sorusunu biraz da çekinerek ortaya attı.

İslâm hukuku hocaları? Fetva?

Merakım gıdıklandı.

15 Temmuz sonrasında meydana gelen, en az 1 milyon insanın dolaylı, 100 bin kişinin ise doğrudan etkilendiği… Gözaltına almalar ve tutuklamalar… İşten çıkarmalar… Geçmiş hizmetleri yakmalar… Mallara mülklere el koymalar… gibi tasarrufları konuşuyorduk.

Uygulamalara bakarsak

Genç dostum, “Bunların çoğu ‘tabii hukuk’ kuramına aykırı, bizim sistemimize de uymayan uygulamalar” dedi ve ‘habeas corpus’ gibi, ‘suçu sabit olana kadar suçsuzluk’ gibi, ‘mülkiyetin kutsallığı’ gibi Roma Hukuku’ndan Batı’ya, oradan da bize geçmiş kavramları hatırlattı…

Söz “Acaba İslâm hukuku mu? Ne bileyim, belki İslâm’da devlet başkanına ve devlete silâhla karşı çıkanlara böyle cezalar öngörülüyor olabilir” noktasına böyle geldi.

Kendisine, ‘Beraat-ı zimmet asıldır’ diyen Mecelle kuralını bildiğim için, derhal “Olamaz” dedim.

Kısa süreli (1 yıl, 1960) Diyanet İşleri Başkanlığı, uzun bir dönem İstanbul Müftülüğü (1941-1960) yapmış Ömer Nasuhi Bilmen’in (1882-1971) ‘Hukuk-u İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu’ adlı 6 ciltlik mükemmel eserini üniversitesi adına yayımlayan (1949-1952) Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar, kitaba yazdığı önsözde, İslâm fıkhının rasyonalitesini öve öve bitirememiştir.

Kaynak belli: İslâm Ansiklopedisi…

Genç dostumdan ayrıldıktan sonra doğru kütüphaneme koştum.

En başta da yeni ‘İslâm Ansiklopedisi’ne…

1940’lı yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan ilk ‘İslâm Ansiklopedisi’ müsteşrik de denilen ‘Şarkıyatçı’ yabancıların kaleminden çıkmıştı. Tercüme eserdir. Türkiye Diyanet Vakfı (TDV), 1980’lerde, tamamen Türk âlimlerin kaleminden çıkma yeni bir çalışma için kolları sıvatmış, bunda büyük çapta başarılı da olmuştur.

Yenisi 1983’te fasiküller halinde yayımlanmaya başlamış, 2013 yılında çıkan 44. ciltle tamamlanmıştır.

TDVİA’da konu ‘bağy’ başlığı altında ve ‘meşrû devlet başkanına silâhla karşı koyma, isyan etme’ anlamında işlenmektedir. Maddenin yazarı Prof. Ali Şafak’tır.

Okuyalım:

“İslâm hukukçuları isyan suçunun oluşması ve buna verilecek ceza konusunda, ‘Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını bulup barıştırın. İçlerinden biri ötekine saldırırsa Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer vazgeçerse artık aralarını adaletle düzeltin’ (el-Hucurât 49/9) âyetine, Hz. Ali’nin Cemel Vak‘ası’nda, ayrıca Muâviye ve Hâricîler’le olan savaşlarındaki uygulamalara dayanmaktadırlar.”

İsyancılara ne yapılır?

Maddede hangi eylemlerin ‘bağy’ kavramına uygun geleceği âyet ve hadislere dayanılarak işlendikten sonra, böyle bir eyleme kalkışanlara verilecek cezadan bahis açılıyor.

Ne deniliyor bakalım:

“Bağy suçu sabit olan isyancılarla savaşmak ve bu sırada onları öldürmek helâl kabul edilmiştir. Yalnız onların müslüman olduğu ve suçlarının siyasî bir suç teşkil ettiği gözden uzak tutulmamalıdır. Bunun sonucu olarak sadece zaruret halinde ve isyanı bastıracak ölçüde bir şiddete izin verilmiştir.

Ele geçenlerin yaralıları öldürülmez, malları ganimet olarak dağıtılmaz ve telef edilmez, aile fertleri esir alınmaz. Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre kaçan âsiler takip edilmez; nitekim Hz. Ali Cemel Vak‘ası’nda kaçanları takip etmemiştir.

Ebû Hanîfe ise bu kaçış diğer isyancılara katılmayı sonuçlandıracak ve yeni bir isyana yol açacaksa onların takip edilip yakalanması, değilse takip edilmemesi görüşünü benimsemiştir.

İsyanın bastırılmasından sonra harp hukuku hükümleri uyarınca âsilerin isyan sırasındaki öldürme ve yaralama gibi suçları ayrıca cezalandırılmaz; yine bu esnada yaptıkları zararlar tazmin ettirilmez. Sadece isyanlarıyla ilgili olarak ta‘zir cezasına çarptırılırlar.

Ebû Hanîfe ta‘zir olarak ölüm cezasının da verilebileceğini ileri sürerken diğer hukukçulara göre ölüm cezası dışında bir ceza uygulanır.”(TDVİA, c. 4, s. 452).

İslâm’da suçun oluşması

Genç dostumun bilgilenmesi için bir de İslâm hukuku’nda ‘suç’ kavramına göz attım.

Konuya ilişkin maddenin yazarı Prof. Ali Bardakoğlu. AK Parti döneminin ilk Diyanet İşleri Başkanı.

İslâm Ceza Hukuku’nda cezalandırma ilkeleri şunlar:

1. Kanunilik: Cezanın yasaya (âyet ve hadise) dayanması zorunludur..

2. Şahsilik: Herkes yaptığından sorumludur, kimse başkasının işlediği suçtan sorumlu tutulamaz.

3. Genellik: Kanun karşısında herkes eşittir, hiçbir zümre veya şahsa dokunulmazlık veya ayrıcalık tanınmaz.

4. Suç-ceza dengesi: Cezalandırma amaç değil, zarureten başvurulan bir çaredir ve bu yüzden ceza suça denk olmalıdır.

5. Adalet ve hakkaniyet: Bu cezaların haksız yere verilmesi telâfisi imkânsız yaralar açacağından, ilgili nasslar ve bu paralelde gelişen hukuk doktrini, suçların oluşmasında, ispatında, cezayı düşüren sebepleri işletmede suçlu lehine titizlik göstermiş, şüphe ve tereddütten sanığın faydalanacağını genel bir ilke olarak benimsemiş, böylece cezalandırmada adaleti sağlamıştır.

Aynı maddeden şu bölümü de aktarayım:

“Kanunu bilmemenin belli durumlarda mazeret sayılması, cezaî hüküm taşıyan nassların geçmişe şâmil olmaması, herkesin aslen suçsuzluğunun ilke olarak kabul edilip suç için belli ispat vasıta ve ölçüsünün istenmesi, ceza ağırlaştıkça ispat vasıtalarının da ağırlaşması, suçluya işkence edilmesinin yasaklanması (Buhârî, ‘Mezâlim’, 30; Tirmizî, ‘Siyer’, 38) cezalandırmada adaleti gerçekleştirmeye, haksızlığı ve hakkın suistimalini önlemeye yönelik ilkelerdir.” (TDVİA, cilt 7, s. 475).

Neymiş, neymiş? Bence bir daha okuyun.

Bence ilgisi yok…

AK Parti döneminde Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı görevinde bulunmuş Prof. Hasan Tahsin Fendoğlu, ‘Türk Hukuk Tarihi’ adlı eserinde, sonrasını şöyle özetliyor:

İsyancılardan, bir yere toplanıp grup oluşturmayanlar ile devlete baş kaldırmayanlara dokunulamaz. Hukuken diğer insanlara davranıldığı gibi davranılır. Bozuk inançların haksız propagandasını yaparlarsa önce uyarılır, sonra ta’zir edilir. Devlete isyan ettiklerinde, önce uyarılır, sonra savaşılır. Savaştan önce uyarılmaları şarttır. Savaşta, kaçan kovalanmaz, yaralı ve esirler öldürülmez, malları zapt edilmez. Çocukları esir edilmez. Zaruret bulunmadıkça, evleri, paraları, ürünleri tahrip edilmez. Zira bu savaşın amacı, yok etmek değil, yola getirmektir.” (s. 458).

Benim vardığım sonuç: Hayır, uygulamaların İslâm Hukuku ile veya fetvalarla bir ilgisi yok…

“Şimdiki uygulamalardan sorumlu olanlara da notunuzu gönderseniz, iyi olur”tavsiyesinde bulundu genç dostum.

Daha iyisini yapıyorum.

ΩΩΩΩ

 

43 YORUMLAR

  1. Sanki devletin yaptığı diğer işler İslam’a uygun da sadece bu cezalandırmalar İslam dinine aykırı. Ne alakası var ki İslam dinine aykırılığını dile getiriyorsunuz. Uygulanan cezalandırmalar devletin Anayasasına ve hukuk kurallarına aykırı ise suçlananların avukatları var(CHP), anayasa mahkemesi olmazsa AİHM yolu galiba açık.

  2. Yazınız muhteşem. Türkiye’de etkin erklerin başvurabileceği hukuk kaynaklarına getirdiğiniz farklı perpektif, aydınlanmamıza vesile oluyor.
    Ancak şunu da ifade etmeliyim. Bazı okuyucu yorumlarıda en az sizin yazınız kadar ilginç ve fikir alemine farklı kapılar aralıyor.

  3. Sizinle bazı düşüncelerimi paylaşmak istedim.
    “At izi it izne karıştı” sözüyle kastedilen mağdurlardan biriyim. Sizinle sürecin nasıl işlediğine ilişkin basında yer aldığını görmediğim bazı hususları paylaşmak istiyorum.
    Acaba görevden alma ve ihraç süreçleri nasıl işliyor? “Adalet” nasıl sağlanıyor?
    Kurumlarda 5-6 kişilik komisyonlar oluşturuldu. Bu komisyonların üyeleri kurumun belli başlı bürokratları. Genelde Teftiş Kurulu Başkanı, Personel Dairesi Başkanı, Hukuk Müşaviri ve Bakanlıklarda müsteşar yardımcılarından 1-2 tanesi bu komisyonun üyesi. Komisyonun başkanları genelde hükümet döneminde atanmış, siyasi kimliği hükümetle çok uyumlu kişilerden seçiliyor. “Güvenilirlik” kriteri esas olduğundan ideolojik olarak da hükümete en yakın kişiler tercih ediliyor.
    Komisyon kararlarını verirken gereken bilgiler MİT kaynaklı veriler ve kurum içi araştırmalardan toplanıyor. MİT’den mağdurlara ilişkin bilgiler çok sınırlı olarak geliyor. Asıl kararı etkileyen bilgiler kurum içi araştırmalardan oluşuyor. Burada da komisyona (daha çok da komisyon başkanına) yakın, politik kişiliği olan memurlardan yararlanılıyor. Bu kişiler kendi algılarına, duyumlarına, sevgi ve nefretlerine göre bu bilgileri komisyona iletiyorlar. Bu kişiler de, örgüt üyeliğine ilişkin somut verilerden çok “bizden mi değil mi” bakış esasına göre düşüncelerini aktarıyorlar. Malum kişiler çoğu zaman kurumlara nepotik kanallardan gelmiş oluyorlar, bu nedenle de kendilerini ispatlamak, yeni kadrolar kapabilmek için arka planı araştırmadan yapacaklarını yapıyorlar. Bu kişiler biraz araştırılınca suçladıkları kişilerle aynı ortamlarda bulunmuş (aynı paralel yapılarla benzer ilişkilere girmiş) kişiler oluyor. Mevcut konumlarında olmalarının en önemli sebebi de genellikle konjonktüre göre durumlarını çok hızlı değiştirebilmedeki becerilerinden kaynaklanıyor.
    Komisyon kararlarını alırken herhangi bir oylamaya gitmiyor. Alınan kararlarda şerh düşme, imzalamama gibi bir durum kesinlikle söz konusu değil. Bunun aksine hiçbir örnek göremezsiniz. Mahkeme kararlarında bile şerh vardır. Çünkü insanlar farklı düşünebilir. Burada komisyon başkanının kararı belirleyici. Diğer komisyon üyeleri bazen cılız, ürkek itirazlarda bulunsa bile komisyon başkanının dediği oluyor. Diğer üyeler mevcut konumlarını devam ettirebilmek için komisyon kararlarını imzalıyorlar. Hatta bakana karar geldiğinde bakan bazı kişilerin listeye ilave edilmesini veya çıkarılmasını istediğinde sorgulanmaksızın bu görev yerine getirilerek liste yeniden hazırlanıp istenilen şekle uygun olarak imzalanıp bakanın imzasına sunuluyor.
    Taraflara açığa alınma veya ihraç gerekçeleri çoğunlukla söylenmiyor. Mağdurlar buldukları torpiller, tanıdıklar vasıtasıyla şifahi olarak ancak öğrenebiliyor. Mağdurlardan yazılı olarak düşünceleri alınsa bile neden açığa alındıklarını ya hiç ya da yeterince bilmediklerinden savunmaları eksik kalıyor.
    Kurumdaki bazı kişilerin, eğer komisyon üyelerine yakınlıkları varsa bu durumu kötüye kullanmaları, sevmediği insanlar aleyhine konuşmaları, komisyon üyelerini yanlışa yönlendirmeleri sık rastlanan durumlardan.
    Soruşturma mantığı aynı Ahmet Kaya’nın meşhur “başım belada tabancamı bulmuşlar helada…” şarkısına uygun. Bir suça ilişkin kanıtlar bulunup suçun varlığı araştırılmıyor. Tam tersine baştan suçlu ilan edilerek suçsuz olduğunuzun ispatlanması isteniyor. İddia edilen birşeyin olup olmadığının ispatı mümkün olabilir. Ancak burada yapılan iddia sahibinin iddiasını ispatlaması değil sizin FETÖ ile ilgili olmadığınızın ispatı bekleniyor.
    Komisyon kararlarının kesinlikle bir gerekçesi yok. Neden ihraç edildiğiniz somut olarak belli değil. Genel bir gerekçe var. O da FETÖ üyeliği… Ancak bu üyeliğin tanımı yok. Süreçteki en sıkıntılı, en fazla hukuka aykırı durum bu. Çünkü gerekçe olmadığından kararın adil olup olmadığı hiçbir zaman belirlenemiyor. Karar esas olarak komisyon başkanının ve nihai olarak da bakanın istediği gibi oluyor. Sonuçta bir listede yer almak (açığa alma, iade, ihraç) şeklinde bir karar var.
    Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli’nin “… şu ana kadar ‘ben FETÖ mensubu değilim, yanlış işlem yapıldı’ diyerek bize gelenlerin oranı yüzde 1’in bile altında..” şeklinde beyanının gerçeği yeterince yansıtmadığını düşünüyorum. Ortada henüz kurumsal olarak oluşturulmuş bir itiraz mekanizması yok. AK Partiye başvuranlar esas alındıysa hiçbir partiye başvurmayan binlerce insan var. Zaten AK Parti olayın tarafı olarak algılanıyor. İnsanların çok sınırlı bir kısmı dışında neden buraya başvursun?.
    Soruşturmanın başlangıcı olarak 17-25 Aralık süreci deniyor. Ancak bu kriter de sözde kalıyor. Eğer komisyon mağdurdan memnun değilse buna uymuyor. Zaten gerekçe olmadığı için bu kritere veya diğer kriterlere uyulduğunu nasıl tespit edeceksiniz? Bırakın gerekçe oluşturma, soruşturmaya ilişkin suçlanan kişilere ilişkin ulaşılan delillerin toplandığı bir dosyalama sisteminin oluşturulması zorunluluğu bile yok. Sadece nihai olarak bir ihraç listesine giriyorsunuz.
    Mevcut uygulamanın insan haklarına, hukukun genel ilkelerine aykırı olduğu açık. Mesela “kanunsuz suç ve ceza olmaz”, “masumiyet karinesi”, “adil soruşturma ve yargılama” “cezaların geriye yürüyemeyeceği”, “suç ve cezaların şahsiliği” “kendisine yapılan isnadı ve haklarını öğrenme hakkı” …. Ayrıca AK Partinin dünya görüşü muhafazakar ve İslami esasları referans alıyor. Mevcut uygulamalar İslam’ın hangi kuralı esas alınarak yapılıyor? Bunların da sorulması lazım. En basitinden “kul hakkı” denen bir kavram var. Bu kavramdan ne anlaşılıyor? Gereği yerine getiriliyor mu? Birçok insanın “rızkı” (İslami bir kavram) ile oynanıyor? Yapılanlar bu inançlara ne kadar uyuyor? Milletvekiliyle, görevlisiyle, üyesiyle, oy verenleriyle… AK Partililer bu duruma itiraz etmeyerek, kendilerini korurken vebale giriyorlar mı? Acaba “Allah bizi affetsin” demelerini gerektiren uygulamalar var mı? Allah’ın huzuruna çıkınca ne denilecek? “Allah’ım paralelciler bize ihanet etti, darbe yaptılar, darbeye karışmasa da, tasvip etmese de hainlerin okulunda çocuğunu okutmuş, derneğinde meşru faaliyetlere katılmış. Öğretmenler, memurlar… arkaları olmamalarına rağmen bu işlere karıştılar, kendileri de çocukları da fazlasıyla bunu hak ettiler. Siyasilerimiz de bu faaliyetleri desteklediler. Ancak ülkede sıkıntı olmasın diye belediye başkanımıza, bakanımıza, milletvekilimize… birşey yapmamız doğru olmazdı” denilebilir mi? Böyle deyince Allah bundan razı olabilir mi?…
    “Zulmedenlere de meyletmeyin! Yoksa ateş size dokunur! Hem sizin, Allah’dan başka hiçbir dostunuz yoktur; sonra size yardım edilmez” ayeti (Hud, 113) ile zulme rızanın da zulüm olduğu açık değil mi? Yoksa FETÖ nefreti yapılan hataların da zulüm olduğu gerçeğini örtüyor mu?
    FETÖ’den ihraç edilenlerin neden sokaklara dökülmediğini, yakmak, yıkmak değil demokratik olarak bile eylem yapmadıklarını, hiç düşündünüz mü? Hepimiz bu insanların sizler gibi çoluk çocuk sahibi, toplumda saygınlıkları olan insanlardan olduğunu biliyoruz. Birden hepsinin Amerikan filmlerinde olduğu gibi dolunayla birlikte canavarlaştığını mı düşünüyoruz. Bu insanların suçlandığı şeyler nedir?: Çocuğunu paralelin okuluna göndermek, bankasında hesap açtırmak, derneğine üye olmak, kurban toplamak…. Bunların hangisi suç. Bunları yaptıkları dönemde, bu kişiler, geleceği görerek, darbenin yapılacağını anlayarak mı bu işleri yaptılar? Zaten gerçekten suçlu olsalar sadece ihraç mı edilirlerdi, hepsi için adli takibat da yapılması gerekmez miydi?
    Bu olaylara sessiz kalan ve kendilerini muhafazakar, dindar olarak tanımlayanların Nisa Suresinin 135. ayetini, bir kez de düşünerek okumalarını tavsiye ediyorum:
    FETÖ masum mu? Tabiî ki hayır. Ancak neden çoğunluğu iyi niyetli, aldatılmış, olayların farkında olmayan alt tabaka cezalandırılıyor? Asıl sorumlularla neden yeterince uğraşılmıyor. Alt tabaka zaten gerçeği gördü. Bu insanların neden bu kadar üzerine gidiliyor? Vicdanlarımıza bir soralım isterseniz.
    Saygılarımla arz ederim.

    “Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” (Nisa, 135).

  4. Dün buna benzer bir yorum yaptım. Yayınlamadınız. Neden?

    O başlığı okudum. Başlığın sonunda şu var: (Ve onu fkoru hiç değerlendirmeye almamış. Neden acaba?????)

    Devlete isyan ve bu isyanın bastırılması islam hukukunda bir iç mesele olarak kabul edilmektedir. Bu bakımdan yabancı bir devletin asilere yardım etmesi düşmanca davranışa teşebbüs kabul edilir.

    Bi de bağy kabul edilmesi için bazı şartlar da var. Tabi o da tartışılabilir.

    “Düşmanca davranışa teşebbüs” ??????

    İslam hukukuna göre yönetilmiyoruz ama gerçekten merak ettim islam hukukun da bunun yeri ney???????

  5. Şahsi menfaati için :
    aldatma’yı şiar edinmiş,
    dostlarını sırtından hançerleyen,
    toplumu ikiyüzlüğe iten,
    doğruluğundan şüphe duyulan,
    Törelerimizden nasiplenmemiş,
    Asalak,
    pusu kuran…
    cerahatlerin temizlenmesini, ayrık otlarını bahçeden sökülüp atılmasını,
    Hakka ve hukuka riayet edilmesini, adaletin kısa sürede sağlanmasını dilerim.

  6. Kanun önünde makamı, mevkii, sosyal statüsü ne olursa olsun herkes eşit olacaktır.
    Kanunlar yürürlükte olduğu sürece eleştirme ve değiştirme hakkı vardır ama, “uymama hakkı yoktur.”
    Hakimler bilgi,maaş, atama bakımından bağımsız; davranış bakımından ölçülü olma bağımsızlığına sahip olmalıdırlar.
    Dün’de olmayan, bugün’de aranan budur.

  7. Evet bu olanlar, yaşananlar İslam hukukuna göre değil. Kaynak gerçek islam hukuku değil. Peki ya islam hukuku diye bazı iktidar yanlısı profesörlerin yine iktidar yanlısı gazete ve televizyonlarında verdiği “fetvalar” kaynak alınıyorsa…

  8. Siz temenninizi yazmaya calismisziniz bahs ettiğiniz gencin şahsında. Sayın Fehmi bey. Uzun zaman Zamanın gölgesinde gölgelenen biri olarak.

  9. Allah’a gerçekten iman edenler endişelenmezler.. Allah mallarıyla mülkleriyle en sevdikleriyle imtihan eder..
    Fetö çetesi içinde gerçekten halisane niyetlerle bulunanlara naçizane hatırlatma. .
    Elbet de zulüm bizden sen ben bizden değilim diyecek kadar dirayetli olmak da gerekir..
    İşin sulandırılmadan sonuçlanması
    herkesin yararına. ..

    Sayın Koru sizde takip ediyorsunuz ki bu çetenin savaşma programları bitmedi.. Kaçanlar takip edilmesin de iletişim çağı bu
    Adam yurt dışında provokatör. .
    Kendi yok ama iletişim yolları var.
    Ne yapalım. .
    Sonra bu çetenin başı bunları himmet ile yaptığını söylüyor
    Yani halkın malları. . Ne için verilmiş Memlekete hizmet etsinler diye
    Edilmiş mi..
    Bir nesil bunların elinde vatan haini damgası yedi..
    Sizde iyi biliyorsunuz ki bunların kumpaslarıyla insanlar mahvoldu
    Ve en önemlisi bu çete vatandaşın uçakları ile silahları ile vatandaşları katletti..
    Verdikleri maddi ve manevi zarar tazmin edilmesin mi
    Bunlar bizim din kardeşimiz mi
    Ben inanmıyorum.. inanamıyorum
    Elbette adalet duygusu ağır basıyor
    Elbette intikam duygusu ile onlar gibi olmayalım. . İnşallah bu çete içinde halisane çalışan insanlar itirafçı olur.. Asıl pislikler ortaya çıkartılır. .
    Çete içinde temiz kalan insanlar Fethullahın ve kaçanların yurt dışında hangi maddi güçle kaldıklarını sorgulasın

    Sonuç olarak İslam hukukundan giriş yaptınız
    Çete içindekiler şunu bilsin
    Bu millet onların çocuklarına Allah adına sahip çıkar
    Sırtımızdan vursalar da çocukları onların değil Allahın emanetidir..

  10. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi :
    6.Madde …: 1-Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.
    a:) Kendisine karşı yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebebinden en kısa sürede, anladığı bir dilde ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek
    b:) Savunmasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olmak ve “Hiç kimse işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç sayılmayan bir fiil veya ihmalden dolayı mahkum edilemez”
    TC ANAYASASI :
    MADDE 15- “Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir
    MADDE 38- Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.Ceza sorumluluğu şahsîdir…”
    MADDE 129-2. Fıkrası: “Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları mensuplarına savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemez.”
    Danıştay İdarî Dava Daireleri Kurulunun 2011/66 Sayılı Kararında da savunma alınmadan verildiği anlaşılan disiplin cezasında hukuka uyarlık bulunmadığı açıkça ifade edilmiştir. Aynı kararın gerekçesinde; “…Anayasa Mahkemesinin, Avrupa İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin, savunma hakkının önemini ve gereğini vurgulayan 6. maddesini de dikkate alarak savunma hakkının niteliğini vurguladığı, 14.7.1998 günlü, 1997/41, 1998/47 sayılı kararında, herkesin kendisine yönelik isnadın nedeninden ve niteliğinden en kısa zamanda, anladığı bir dille ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek hakkına sahip olduğu; olayı, isnadın nedenini ve hukukî niteliğini bilmeyen kişinin kendisini yeterince savunamayacağının açık olduğu, bu hususun, savunma hakkının temelini oluşturduğu belirtilmiştir.Anayasa hükmü, gerekçesi ve Anayasa Mahkemesi kararı karşısında, disiplin cezaları ile ilgili olarak savunma hakkı kullandırılmadan disiplin cezası verilmesinin hukuken olanaklı olmadığı; savunma hakkının hukuka uygun şekilde kullanılabilmesi için de, ilgili kamu görevlisinin hakkındaki iddiaları, bu iddiaların dayandığı delilleri, üzerine atılı fillerin hukuki nitelendirmesini ve önerilen disiplin cezasını bilmesi gerektiği sonucuna varılmakta olup, tüm bu hususlar kendisine bildirilmeyen kişinin kendisini yeterince savunamayacağı açıktır.
    Avrupa insan hakları sözleşmesinin 7. Maddesinde; “hiç kimse işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç sayılmayan bir fiil veya ihmalden dolayı mahkum edilemez.
    Anayasa Mahkemesinin 21 Haziran 1991 tarih ve K.1991/17 sayılı Kararında
    Hukuk devleti tanımı : Anayasanın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, insan haklarına dayanan bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve davranışlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.
    Anayasa’nın 2. maddesi; “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
    Birde bu pencereden bakın dedim……

  11. islam akıl ve vicdan dinidir. bütün resüllar adeleti emretmek haksızlıkları kaldırmak yani zülme dur demeleri için yaradan göndermiş tir .
    teşekürler fehmi bey ihtiyacımız olan doğru bilgi ve doğru kaynak.

  12. Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.( Maide 8)
    Bu ayette bu süreçte yapılanlara ışık tutmuş. Başka da söze gerek yok.

  13. Mal varlıklarına el koymaya İslam Hukukunda “müsadere” denilir. İslam Tarihinin her devrinde -asr-ı sa’âdet dahil- tatbik olunmuş bir cezadır. Hz. Ömer’in bir dilencinin malını müsadere ettiği vaki’dir. Fatih de Çandarlı’nın malını müsadere etmiştir. Bunların yaptıklarına zulüm diyebilir misiniz?
    Darbeye teşebbüs edenlere ve bunları destekleyenlere bağiy denmez. Zira isyan ettikleri İslami bir idare değildir. Yaptıklarını da İslam namına değil; ğayr-i müslimler namına yaptıkları meydandadır.
    Laiklik çerçevesinde ihdas edilmiş kanunları tatbik edenlere İslam Hukukunu hatırlatmak ise müğalatadır.

  14. İnanılası birşey değil… Sayın yazardan bugüne kadar -en azından bu blogda- Batılı değerler ve kişilerden başka bir referans duymamıştık.
    İlginç…! İslam Hukuku diye birşey de varmış demek ki…
    Fakat çok basit bişey olmalı ki; eline bir kitap alıveren herkes İslam Hukukçusu oluverip ahkam kesebiliyor ;( …

    Hazır ayaktayken; ben de kerameti kendinden menkul bir HUKUKÇU(!) olarak ahkam keseyim bari:

    Batılılara göre tamamen suçsuz olan bu kişileri neden böyle cezalandırırlar hiç aklım almıyor…
    Galiba etrafımdakilerin dediği gibi ahmağın tekiyim….

  15. Sanıyorum “FETÖCÜLER”e yapılanların İslam’da bâğî’nin değil, mürted’in tâbî olduğu ahkâma göre yapıldığı düşünülüyor olabilir. Olağanüstü din işleri şûrâsında alınan kararlar dikkatle incelenirse, bir çeşit “tekfir” kararı alındığı görülecektir.

  16. Fehmi Bey, meseleye şeri hukuk cihetinden bakarsanız durum bu. Ama malumunuz bizim bir de örfi hukukumuz var. İşe örfi cihetten yaklaşıldığını düşünüyorum. Baksanıza olup bitenler karşısında ulema-yı kiramımız lal kesilmiş durumda. Mesele şerişerife taalluk etseydi hiç susarlar mıydı?! Örfün alanına giren bir durum olduğunu ve böyle durumlarda ululemrin karşısına dikilmenin iyi sonuçlar doğurmayacağını biliyorlar. O yüzden mesele şerişeriflik değil, örfilik açısından irdelenmeli.

  17. MEB de öğretmen olarak çalışıp da mağdur olanlardanım. Düşünüyorum da suçum ne ? Faizsiz banka diye islami banka diye bankasyadan kredi kartı aldım ve kullandım. Şimdi Allah aşkına söyleyin benim yaptıgım sizin yazdıklarınızı baz aldığımızda neresi suç da beni öğretmenlikten atıp 3 çocukla beni mağdur ettiler.
    Yazınız bence hakikaten çok isabetli ama Nerede bunun mahiyetini anlayacak vicdanlarda. ..

  18. HUKUK kavramının “H” si olmayan bir süreçte,İslam ve mer”i hukuku tartışmanın anlamı yok.E,bu durumda yorum da yok.”At izi it izine karışmış” ve/veya ortam “it oynamış yonca tarlasına dönmüş” ise..
    Gerisi laf-ı güzaf. Zira,”Kim okur,kim dinler,varak-ı mihr-i vefayı.”

  19. Sayın Koru yazınızda konuyu eksik incelediğinizi düşünüyorum. Şöyle ki;
    Yazınızın sonunda Prof. Hasan Tahsin Fendoğlu’nun şu satırlarına yer vermişsiniz: “Savaşta, kaçan kovalanmaz, yaralı ve esirler öldürülmez, malları zapt edilmez. Çocukları esir edilmez. Zaruret bulunmadıkça, evleri, paraları, ürünleri tahrip edilmez. Zira bu savaşın amacı, yok etmek değil, yola getirmektir.”
    15 Temmuz darbe girişimi sonrası yapılan soruşturmalar sadece darbeye fiilen kalkışanlara karşı yürütülmüyor. 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunun 220. maddesi “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçunu anlatıyor. Darbeye fiilen katılmayan ancak TCK 220 kapsamında bir örgüt içinde faaliyet gösteren kişiler hakkında nasıl bir hukukun uygulanacağını da yazsaydınız sanırım daha doğru olurdu.
    İslam Hukukundan örneklerle açıkladığınız yazınızda bir başka eksikliğe gelecek olursak… Verdiğiniz örneklerde devlete karşı kalkışmada bulunan kişilerin şeffaf bir yapısı var. Devlet karşısındaki kişileri biliyor, mücadele alenen yapılıyor. Ancak FETÖ soruşturmalarında görüyoruz ki, soruşturmayı yapan savcılar, karar veren hakimler bile örgüt üyesi çıkabiliyor. İslam tarihinde FETÖ gibi gizliliği esas alıp, devletin hemen hemen her kademesine sızmış başka bir örnek var mı? Böyle bir örnek verebilirseniz ve dönemin uygulamalarını da yazarsanız daha sağlıklı bir sonuca varabiliriz diye düşünüyorum.
    Yani sizce, sadece 15 Temmuz günü eline silah alan, tankı sokağa çıkartan, uçaklarla bomba atanlar hakkında mı soruşturma yapılmalı?
    40 yıldan fazla faaliyet gösteren, milyarlarca dolarlık güce ulaşan, yüz binlerce taraftarı olan, devletin hemen hemen her kademesine sızmış bir yapı sizce var mı? Var ise nasıl mücadele edilmeli?
    İster İslam Hukukuna göre olsun, isterse de mevcut yasal mevzuata göre olsun… Ne yapılmalı?

  20. yüz yılar öncesi uygulamalarla uğraşmayın ALLAH kul hakkı diyor . haksızlık yapmayın diyor.herşeyi buna göre hesap edecen gerisi size kalmış

  21. Bir fetvada benden: ip üzerinde gösteri yaparken düşüp ölen cambazın ölümünden, onu izleyenler de sorumludur.

    Bir de şunu araştırın. Hz osman ‘ın öldürülmesi nedeniyle hz ali ve muaviye arasında olaya yaklaşım tarzı.

    Muaviye olayda adı gecenlerin fiilen katl de bulunmasa bile derhâl cezalandırılmasını talep eder. Buna islam hukukunda adaleti izafiye denir. Yani sahsin hukuku ümmetin selameti için feda edilebilir.

    Hz ali ise suçun sahsiligi esastır der. Buna da adaleti mahza denir.

    Şükürki adaleti izafiye gibi hayat kurtaran bir hukuk kaidemiz mevcut.

  22. Yapılan bu el koymalar eğer hukuki değilse ve insan hakları mahkemesinden dönerse uç beş yıl sonra ülkemizin ödeyeceği tazminatları dusunun

  23. Memleket çok hassas bir karmaşa ile sınanıyor. Altından kalkma zor olduğu kadar açtığı yaraların tedavisi yüzyılda mümkün olamayacak kadar derin!

    Bu noktada sayın yazarımız tercihleri istikametin siyah puntolar ile önem verdiği hatırlatmaları yapmaya çalışmış gözüküyor! Mesela aşağıdaki cümleyi neden öne çıkarmadığını sormak isterim;
    “Ebû Hanîfe ise bu kaçış diğer isyancılara katılmayı sonuçlandıracak ve yeni bir isyana yol açacaksa onların takip edilip yakalanması, değilse takip edilmemesi görüşünü benimsemiştir.”

    Şüphesiz yüzbinlerin, hatta milyonların işlerinden edilmeleri, çocuklarının dışlanacağı atmosferlere sebebiyet verilmesi ciddi sorunları beraberinde getirecek ve bir çok haksızlığa sebebiyet verecektir! Darbe teşebbüsünü yönetenler başta olmak üzere, İslam ümmetinden kopuk bir yerde duran ve özelde Anadolu müslümanlarını iğfal eden, dünya müslümanlarını büyük şeytan ABD ye ve siyonist İsrail’e satan Fetullah Gülen ile süreçlerde aktif rol alalardan, insanlığın ve ümmetin “bizzat” kurtarılması elzemdir!

    Devlet eli ile işlenen haksızlıkların dün çaresiz bırakıldığı gibi, bugünde aslında çaresizce debelenen hükümet edenlere atfetmek ciddi bir körlüktür! Aslında kamuoyunun bilmediği bir çok bilgiye vakıf olan sayın yazarımızı daha dürüst ve müslümanca bir duruş ile görmek isteriz!

    Sayın Fehmi beye duyurulur!

  24. Fehmi Bey,
    gayet güzel bir yazı, islam açısından hassasiyetleri gözönüne getiriyor.
    Ancak yapılanların islam hukukuna göre uygun olmayan yönlerini bu kadar net ifade etme tavrınızı,
    FG’cilerin şimdiye kadar yaptıklarına karşıda yazabilseydiniz anlamlı olurdu.
    Soru çalmak, sadece kendi adamlarını bir yerlere yerleştirmek, devlet varlıklarını alavere dalevere ile kendilerine aktarmak islama göre nasıl bir suç. Hele hele kumpaslarla insanlara suç isnat etmek, mahremiyetlerini kayıt altına almak gibi hususların cezalarını hangi islam aliminin kitabından bulabiliriz. Ve ayrıca insanlardan zorla himmet adı altında para almak, insanları Efendimizle kandırmak, devlet birimlerindeki mensupları ile size uymayanları zor durumda bırakmak hatta onların işlerini batırmak, mensuplarının ise önünü açarak işlerini kolaylaştırmak bunları da, FG’cilerin en güçlü olduğu zamanda islam adına açıklayıverseydiniz……………………

    Bugün bu yazdıklarınız pek bir anlamlı olurdu….

  25. İslam Hukuku sadece Kuran-ı Kerim’den kaynaklansaydı bu ifade doğru olurdu. Ancak İslam Hukuku ve hatta daha genel olarak İslam Dini ve Kültürü (yani Kültürel İslam) ağırlıklı olarak rivayet hadislerden ve eskiden yapılmış içtihatlardan oluşuyor. Müslüman toplumlar yanlışı çok olan veya yanlış denemese de doğruluğu şüpheli olan ‘rivayet hadislere’ itibar ederek bir “hadis müşrikliği” içindedirler.

    Kuran-ı Kerim’de ateistler sadece birkaç ayette eleştirilirler. Müşriklere dair eleştiriler ise neredeyse Kitab’ın yarısını kaplar. Fakat hemen her insan gibi Müslümanlar da bunu üzerlerine alınmazlar. Sanırlar ki o müşrikler Hz. Muhammed’e karşı gelen veya daha önce yaşamış putperestlerdir. Halbuki Kuran-ı Kerim geçmişten örnekler vererek geleceği de kapsayan öğütler verir.

    Uzun lafın kısası dinci müslümanlar! ihtiyaç duyduklarında rivayet hadisleri ve eski içtihatları karıştırarak kendilerince uygun olan fetvaları düzenin adamı olan ve pek de beyefendi görünümlü bazı din alimlerinden! alabilirler. Dincilik (sağ veya sol farketmez) asla bir çözüm olamaz, tam tersine sorun üretir. Kuran-ı Kerim’de sıklıkla tavsiye edilen “aklını kullananlardan” olmak gerekir, zira ruhlarımız şeytanın etki alanındadır ancak aklımız özgürdür (tabi ki ruhunuzda aklınızı özgür bırakacak kadar asgari bir ahlak varsa).

  26. Helal olsun! Millet korkusundan bunları yazamıyor.
    İslam da en önemli kural ilk halife Hz. Ebu Bekir ilk konuşmasında belirttiği gibi.; ey Allah’ın Kulları! Şayet iyilik yaparsam bana yardım ediniz. Fenalık yapacak olursam bana yol gösteriniz. Ben Allah’a ve Resulüne itaat ettiğim sürece bana itaat ediniz. Şayet Allah’a ve Resulüne itaat etmezsem, sizin de bana itaat etmeniz gerekmez.
    Doğruluk emânettir; yalancılık ihanettir. Bundan sonra İnşallah/Allah’ın izniyle içinizde en zayıfınız hakkı alınıncaya kadar katımda en güçlünüz olacak, en güçlünüz de üzerine geçirdiği hakkı kendisinden alınana kadar katımda en zayıfınız bulunacaktır.
    Ben sizin en hayırlınız değilim. Vallahi bu işi ne şimdiye kadar düşündüm ve ne de böyle bir isteğim oldu. Hiç istemediğim ve arzu etmediğim bir vazife bana sizler tarafından verilmiş bulunmaktadır.
    Ey İnsanlar! Allah için cihadı asla terk etmeyiniz! Biliniz ki cihadı terk eden kavim zelil olur. Kendim için ve sizler için Allah’tan af ve afiyet dilerim”
    Müslüman toplumun ”Emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i anil münker”iyiliği emretme kötülükten men etme zorunluluğu vardır ve bu yönetim açısından ibadetten daha üstün olan bir durumdur. İslâm toplumu bu vasfını kaybetmiş, iktidar saltanata çoktan dönüşmüş. Hukuk; despotluk. Hak; bizimkiler. Adalet; sadece bana. Eşitlik; bizimkiler arasındadır olmuş.

    (59/HAŞR-7: Allah’ın, kentler halkından resulüne zahmetsizce aktardığı mal ve nimetler şunlar içindir: Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar, yolda kalmışlar. Bu böyle düzenlenmiştir ki, o mal ve nimetler sizden yalnız zengin olanlar arasında dönüp duran bir kudret aracı olmasın. Resul size ne verdiyse onu alın; sizi neden yasakladıysa ona son verin ve Allah’tan korkun. Hiç kuşkusuz, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.)
    bu ayete rağmen devlet gücü sadece kendi ve zengin taraftarları arasında dolaşan zenginliğe dönüşmüş
    helal olsun size yinede gücünüz yettiği kadar iyiliği emredip kötülükten men etmeye çabalıyorsunuz; her ne kadar buralar bizim sananlar dinlemeyecek olsa da.
    saygılarımla

  27. Bir dostum dedi ki ; Benim de görevime hem de eşimle birlikte son verdiler. İfadem alınmadı. Ne suç işledim ben onlara göre peki ? 1. 50 yıldır okunan dergiye abone olmak. 2. Çocuğunu kendi çocuklarının da mezun olduğu okullara vermek. 3. Aidatını Devletin ödediği memur sendikasına üye olmak(6 ay önce ayrılmak kurtarmadı.) 4. Devletin kayyum atadığı bankada hesabı olmak(Hesapta para yok). Peki dedi ” darbe yapacaklarını veya darbecilerle bağlantılı olacaklarını bilsem bu yapıya sempati besler miydim, asla ” dedi. Diyorlar ki 17-25 milad. O zaman Devlet bütün bunları yasaklasaydı ya. Bu faaliyetler gizli değildi, izin verdiklerine göre izin verenler de suçlu değil mi.

  28. Zulmü işleyenler zulmü görüp dünyevi hesaplarından dolayı sessiz kalanlar Allah’ın değişmeyen sünnetinin gereği karşılığını görecekler. Hem de dünyada iken. Hiç bir gerekçe, mazaret Allah’ın sünnetinin önüne geçmeyecektir. İnanan insanlar yaptıklarının ve yapmadıklarının karşılını göreceklerine inanırlar zaten.

    Kur-an’ın da ısrarla tekrarladığı düşünmek,bilmek,sorgulamak,öğrenmek,samimiyet gibi kavramları hayatımızın temeline oturtmazsak bu dünyada ve ahirette bireysel ve toplumsal musibet, felaket, helaket gibi ağır sonuçların ortaya çıktığını, çıkacağını bilmeliyiz.

  29. İYİ GÜNLER
    Fehmi bey olayın birazda isyancılık yönünden değil de hainlik yönünden de ele alınması gerekir diye düşünüyorum. Ülkeyi korumak için alınmış silahları kendi vatandaşına doğrultan nesnelere karşı nasıl tedbir alabilirsin. Bu konuya cevap aramalısın

  30. Fehmi Bey kardeşim;

    Bu yazıya sadece Allah Razı olsun denir. Kalemine, yüreğine ve aklına sağlık. Mümin “ya hayır söyler, ya sükut eder”. Bu gün siz hayır söylediniz. Tabii ki anlayabilenlere… Efendimiz; “İnsanlara akılları seviyesince konuşun buyuruyor.”. İnsanlar da efendimizin tebliğ ettiği İlahi mesajları akılları nisbetinde idrak edebiliyorlar galiba; Ama burada “Bilmiyorsanız bilenlere (ilimde rüsuh sahiplerine) sorun” emrini gözardı etmemeleri gerekir bence…

  31. Fehmi bey, mevzubahis konunun iyi anlaşılması paradigmanın iyi tahlil edilmesiyle ilgili diye düşünüyorum. Paradigma adına “Hizmet” demiş. Bu kelimenin Lugat ve ıstılah manalarında bir konsensüs oluşursa peşi sıra bu oluşumla bağlantılı olanların hukuki durumu tartışılabilir. Genel olarak “Hizmet” kelimesinden anlaşılan kar amacı gütmeyen veya kar amacı güden Vakıf kelimesi gibi anlaşılıyor. İslami veya İslami olmayan hukuk normlarında Vakıf diye bir kelime vardır. İslam medeniyeti de malum bir vakıf medeniyetidir. Bildiğimiz kadarıyla vakfetmek Allah adına bir malı-genellikle gayri menkulü- süresiz, şahitler huzurunda bir senetle bağlamaktır. Vakıflar ın sahipleri aslında cenab-ı Allahtır.

    • Mecelle kaidelerinde Vakfedenin koyduğu şart; şari’in koyduğu şart gibidir.
      Görünür yüze Vakıf işleri, arkasına da ticari işleri koymak alaturka bir iştir. Dini işler dini kaidelere, dünyevi işler kanunlara göre hatta ve hatta dini işler bile bir yerde devlet kanunlarına uyması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Otoriteye uymanın veya uymamanın sonuçları genellikle iyi bilinir.
      Profesyonel ticari işler şeffaf olursa(ticari sırlar tabiki hariç) kamuoyu tarafından gelir-gider kolay anlaşılır. Ayni zamanda yetkililer de kolay denetleyebilir.
      İslam hukukuna ait terimler ( sadaka, zekat, kurban v.s) islam fikhı kaidelerince belirlenip o konuda mütehassıs, kamuoyu tarafından hüsnü kabul görmüş alimler tarafından yönetilmesi zorunludur. Belirli bir fırka hüküm koyarsa İslami bir hükümden çok beşeri bir tasarruf demek doğru olur keza bu hükme İslami bir hüküm demek kolay değildir. Zekatını tasarruf yetkilileri ve tasarruf yerleri İslami hükümlerle belirlenirse islam alimlerin kahir ekseriyeti buna itiraz edemez.
      Devlete ait kanunlarla belirlenen her türlü iş ve işlemlerin takibi de yine devletin yetkili organları tarafından yapılacaktır.
      Fakat dini olgularla devlete ait kanunlar birbirine girmiş şekilde cereyan ediyorsa burada çatışma çıkması kaçınılmazdır. Burada kararı kacinilmaz bir şekilde yine mecburen dunyevi otorite verecektir. Burda dini otorite dünyevi otoriteye boyun eğmek zorundadır. Hem dini hem dünyevi ayrı ayrı otorite olmaz. Bu otorite konusu islam düşüncesinde önceki yüzyıllarda çözülmüştür. Sadece burada dünyevi otorite ile olduğu kadar anlaşılmaya çalışılmalıdır. Aksi taktirde çift başlılık olur. Bu da kabul edilemez.
      Tekrar islam hukuk meselesine dönersek, İslam hukuku paradigmasına göre hareket etmemiz gerekir. Bir kısım islam hukuku bir kısım farklı bir hukuk anlayışı ile İslam hukukunun görüşü ne kadar ortaya konabilir ? Hukuk görüşü denilince zaten bir öznellik söz konusudur ama bu öznellik ne kadar geniş bir benimseyici kitleye sahip olursa özellikle işin ehilleri tarafından o kadar kuvvetliliği artmış olur…
      …..
      Aslında bu kısım iki parça yazını atağında idi ama bir türlü hepsini bir arda buraya yazamadım. Kusura bakmayın…

  32. Tek kelimeyle harka bir tespit, Kim ne derse desin! Ayrica nasil bir fetva bulursa bulsun bu yapilanlar! Birakin Islam dinini bence budist dini dahil kabul etmez. Benim din konusnda fazla bir bilgim yok, ama dunya yi takip eden bir insan olarak diyorum ki bu yapilanlar tek kelimeyle zulumdur. Ben bir baba tavsiyesi neticesinde hacilara, hocalara, cemaatlere, tarikatlara uzakim, ama bugun yapilanlar bam baska bir sey. Allah ima milyonlarca kere sukur olsunki hic bir televizyon kanalini izlemiyorum, yeni AKP lilerin yorumlarini okumuyorum, Fetocularin magduriyet yalanlarina kanmiyorum. Bana gun dogdu deyip Milliyetci, AKP ci, Feto dusmani, demokrat kesilen ve ortalikta dolasan O, firsatcilarada itibar etmiyorum. Sonuc olarak sunu demek istiyorum Evrensel hukuku baz alinmadan yapilan her sey zulumdur! Neticeside cok buyuk acilar birikir ve birakiyor. ALLAH cc, bizi haklinin ve hakin yaninda bulunmayi nasip etsin..

    • neye göre evrensel hukuk milleti parçalara bölmek isteyenlere göremi meşru hükümeti darbe ile devirmek isteyen gizli abd uşaklarına göremi halka jurşun bomba atacak kadar hain ve satılmış fetöcülere göremi hangi hukuk silahsız halkı kurşunlayanların cezasını neye göre vereceksin islam hukukuna göreyse kısasa kısas olmalıdır

    • “1949-1952 yılları arasında altı cilt halinde neşredilen eserin 1955 yılında 1. cildinin ikinci baskısı yapılmış, daha sonra da Bilmen Yayınevi tarafından yeniden
      yayımlanmıştır (I-VIII, istanbul1967-70,1985).”*

      *Bknz. TDV İslâm Ansiklopedisi “HUKûK-ı İSLÂMİYYE ve ISTILÂHÂT-ı FIKHİYYE KÂMUSU” Maddesi

  33. Tutuklamalar, Mala-Mülke el koymalar FETÖ/PDY nin lojistiğini kesmek için yapılmaktadır. Yapılanların meşruluğunu hukuki zeminde aramak yerine savaş tekniği açısından değerlendirilmesinde fayda vardır. Üstelik savaşı başlatan da iktidar değil FETÖ/PDY nin kendisidir. Ayrıca bir çılgınlık daha yapmayacaklarını kim garanti edebilir?

    • söylediklerinizi kısmen haklı bulsamda katılmıyorum. PKK nın palazlanmasının sebebide zamanında devletin o bölgede yaptığı yanlışlardı. eğer bugün haksız yere insanların paralarına el koyarsanız, tutuklarsanız onları gelecekte devlet düşmanı haline getirirsiniz. FETÖ/PDY o kadar kalleşki ülkenin tüm istihbarat örgütleri emrinde olan başbakan, cumhurbaşkanı kandırıldık diyebiliyor. hiç bilgisi olmayan insanların kandırılması doğal değilmi?

YORUM YAP