Cezaevlerini ıslah mekanlarına çevirmek için önce zihinlerimizde ıslahat yapmamız şart…

36

Cezaevleri neden var?

Bazılarınıza garip gelebilir, ancak her düzeyde insanımızın şu günlerde üzerinde kafa yorması gereken soru bu olmalı.

Olmalı, çünkü cezaevlerimiz dolup taşıyor ve ülkenin bir yerlerinde onlarca yeni cezaevi inşaatı ile var olan cezaevlerini yeni mahkumları alacak biçimde genişletme çabaları sürdürülüyor. [Toplam 114 yeni cezaevi inşaatı sürüyor, 23 tanesi de ihaleye çıkmış.]

Bazı cezaevlerindeki koğuşlarda yatak adedinden fazla mahkumun tutulduğu söyleniyor.

Türkiye’nin pek çok başka sorunuyla birlikte bir de cezaevi sorunu var sizin anlayacağınız.

O halde, yazının girişindeki “Cezaevleri neden var?” sorusu, üzerinde durmayı hak ediyor.

Cezaevleri var çünkü, suç işleyenler var. Yasalar, sadece bizde değil pek çok başka ülkede de, suç işleyenleri suçlarının çeşidine göre kısalı uzunlu hapis cezalarına çarptırıyor. 

Benim ülkemizdeki cezaevlerinin durumlarıyla ilgili genel değerlendirmeler dışında söyleyecek fazla bir görüşüm yok.

Reklam

[Çok uzun yıllar önce, ABD’de eğitim görürken, sonradan bir Ermeni militan tarafından şehit edilmiş Boston’daki fahri konsolosumuz Orhan Gündüz, benden kendisine iletilmiş bir ricayı yerine getirmemi istemişti. Bana ilettiği rica, bir cezaevinde yatmakta olan Amerikalı bir mahkumu ziyaret edip kendisine moral vermemdi. Morale ihtiyacı vardı mahkumun, çünkü kansere yakalanmıştı ve günleri sayılıydı. Ziyarete gittim. Tahminimden farklı olarak siyahi değil, beyazdı. Vücudunun görünen her yeri dövmeliydi. Yanına gitmeden önce ve sonrasında sohbet ettiğim cezaevi yöneticileri uyuşturucudan yatmakta olan adamın içeride tanıştığı kişiler eliyle Müslüman olduğunu ve sonrasında eski halinden bütünüyle farklı hale geldiğini anlattılar. Kendisi de bana o kişilere şükran borçlu olduğunu ifade etti.]

Diyarbakır Cezaevi PKK’yı doğurmuştu

Neredeyse 40 yıl önce yaşadığım bu olayı şimdi hatırlamamın bir sebebi var: Cezaevleri aynı zamanda mahkumlar için birer eğitim merkezi. Orhan Bey’in ricası üzerine gittiğim Amerikan cezaevinde tanışıp konuştuğum yeni din kardeşimiz orada aldığı olumlu eğitimin bir ürünüydü. Müslüman olunca takdir edilen bir mahkuma dönüşmüştü. 

Bir de bizden 1980 sonrasının Diyarbakır Cezaevi örneği var. 

12 Eylül askeri darbesini yapanlar, orayı Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizi hizaya getirme amaçlı kullanmaya kalkışmışlardı. O cezaevi sonradan PKK adını alacak terör örgütünün temellerinin atıldığı mekan oldu. Genç insanlar etnik kimlikleri sebebiyle ayrımcılığa tabi tutulduklarını, sırf o yüzden en ağır işkencelere maruz bırakıldıklarını yaşayınca, yine orada tanıştıkları kader arkadaşlarının yönlendirmesiyle kolayca terör tarafına geçiverdiler.

Evet, ıslah etmeyi amaçlayan cezaevleri bazen yeni suçlar ve suçlular üretim merkezlerine de dönüşebiliyorlar.

İnsanları toplumdan kopardığınız ve onları ancak günde 1-2 saat güneş görecekleri koğuşlarda veya hücrelerde tuttuğunuz zaman cezalandırmış oluyorsunuz; insanın en değerli özelliği olan özgürlüğünü elinden alarak…

Bunu yapmaktaki bilinen amaç, suç işleyenleri suç işlemekten vazgeçirmek. Islah etmek.

Reklam

Oysa cezaevleri mükerrer suçlularla dolu.

Hapis cezası, bizdeki cezaevlerinde, suç işlemiş insanları, hiç değilse önemli bir bölümünü, bir daha suç işlemez hale getirmeye yaramıyor.

Cezaevi nüfusunu azaltmak için…

Yukarıdaki cümledeki “Bizdeki cezaevlerinde” kayıt cümleciği, Amerikalı ünlü muhalif belgeselci Michael Moore’un birkaç yıl önce çektiği ‘Where to Invade Next?’ adıyla vizyona soktuğu filmin cezaevleriyle ilgili bölümü yüzünden…

Norveç’teki bir cezaevine giden Moore en ağır suçları işlemiş insanların oradaki hayat şartlarını perdeye yansıtıyor. Cezaevinde kaldıkları süre içerisinde onlara sağlanan şartların yeniden hayata döndüklerinde aynı suçları bir kez daha işletmeyecek bir zihniyet devrimine yol açtığını öğreniyoruz.

Bir tatil kampı gibi Norveç’teki cezaevi…

Az suçlu olunca demek ki böyle olabiliyor.

Peki, acaba bizdeki cezaevlerini bu denli doldurmaya mecbur muyuz? Acaba daha az tutuklu ve hükümlüye sahip bir ülke olamaz mıyız?

Suçlusu fazla bir ülke olarak dünyaya iyi bir görüntü de vermiyoruz.

Diyarbakır’daki cezaevinde 1980 sonrasında yaşanmış türden ideolojik bilenmelerin günümüzde de olması bu kadar kalabalık mekanlarda pekala mümkün.

Daha az cezaevi sakinine sahip olabilmek için ‘suç’ ve ‘suçlu’ kavramlarını gözden geçirmek ve yasaları buna göre yeniden tanzim etmek şart. 

[ABD’de, cezaevleri uyuşturucu yüzünden yatanlarla dolu olduğu için -ve tabii başka gerekçelerle de- eyaletler teker teker bu alanda serbestliği öngören düzenlemeler yapmaktalar.]

Bizde de ‘yargı reformu’ aslında aynı sebeple yapılıyor: Cezaevlerin nüfusunu azaltabilmek için…

Hedef eldeki son ‘yargı reformu’ ile gerçekleşebiliyor mu?

Aslında bu alanda yapılması en makul olan şey, belli fiilleri ‘suç’ olmaktan çıkarmaktır; nitekim yeni düzenlemeler bunu gerçekleştirmeye çalışıyor ve son zamanlarda görülen tahliyeler de bu düzenlemelerin sonucu.

Yeterli mi? Değil. 

En önemli düzenleme konusunun fikir özgürlüğü alanını genişletmek olduğunu da görmemiz gerekiyor. Yazı ile veya sözlü olarak ifade edilen görüşlerden dolayı kimsenin cezaevine düşmeyeceği bir ülke olmak zor değil. 

[İç savaş sonrası eyaletleri birleştirerek ABD’yi kuranlar tam da bunu sağlamayı amaçlamışlar ve 1791 yılında anayasaya eklenen bir maddeyle, basın, gösteri, din ve ibadet özgürlüklerini kısıtlayıcı yasa çıkarmak yasaklanmıştır. O maddeyi yüzyıllardır içselleştirdikleri içindir ki, Amerikalı muhataplar, bizdeki bazı uygulamaları anlayamıyor ve işin garibi biz de anayasalarının o maddesini bilmediğimiz veya önemsemediğimiz için onların eleştirilerini anlamakta zorlanıyoruz.]

Adamların 1700’lü yıllardaki cesaretine sahip olamamamız gerçekten anlaşılmaz.

O cesarete sahip olabilseydik, “Cezaevleri neden var?” sorusunu sormam işte o zaman abes kaçardı

ΩΩΩΩ

36 YORUMLAR

  1. Mevcut bilgilere göre Türkiye’de cezaevlerinin kapasitesi 70 bin kişiden %144 artışla, 2015 yılında 171 bine çıkmış. Şimdilerde ise bu rakamın 300 bine dayandığı söyleniyor. Bunların çok önemli bir kısmının 15 Temmuzla ilgili olduğu konusunda şüphe var mı? Görünüşe göre suçsuz yere mağdur kesim de fazla. O halde bunlara ceza evlerinde veya dışarıda kaliteli bir takım programdan sonra normal hayat hakkı tanınması insanlık icabıdır. Pensilvanya sakini verilmiyor madem, engeller kaldırılarak azmanya ve alamanya gibi ülkelere gitmelerinin yolu açılmalıdır. Bu uzun vadede insan hakları açısı dahil bir çok açıdan mevcut durumdan çok daha iyi bir seçenektir.

    *******
    ……
    İşe yaramazsa kafa,
    Kaldır gitsin tozlu rafa!
    İnsan bunun neresinde?
    Çektirirse kat kat cefa!…

    İnsan düzen bozmamalı,
    Kara yazgı yazmamalı,
    İnsan bunun neresinde?
    Böylesine azmamalı!..

    Adlar neyse o gün saydık,
    Unutunca belâdaydık,
    İnsan bunun neresinde?
    Keşke zalim olmasaydık!
    …..
    *******

  2. Dün değinilen Alim/İlim konusu (https://fehmikoru.com/yazarlar-serbest-sevindim-khklilar-tartismasinda-arinci-elestirenlerden-cok-farkli-dusunuyorum/ Alim kime denir? 5 Kasım 2019 at 09:45, turgut ertav) dikkatimi çekti ancak bir yorumda bulunamadım. İnternete bakınca buradaki yazılanların belki de %90ı kaynağından alıntı olduğunu görmek mümkün. Yazar da alçak gönüllü olarak bunu sonunda kabul ediyor zaten. Ülkemizde DiN alimi var mı(ydı) yok mu(ydu)? Kurtuluş savaşından sonra Cumhuriyet geçişte durumlar nasıldı, varsa etkileri neydi? O zamandan bu zamana laikleştirilmiş genç nesiller üzerindeki etkileri nedir? Bunlar, yönetici pozisyonundakiler dahil günümüzde topluma ne kadar hitab edebiliyor? Genel olarak, toplumda sorunlar azalmayıp arttığına göre alim/ilim kesiminin pratikte fazla bir etki değeri var mı? Nufuslar arttıkça, artan rekabetten dolayı toplumlar kontrolsüz nefslerin hırslarıyla materyalist anlamda bütün dünya çok değişti. Ülkemiz de bundan nasibini aldı. Toplum değişti.

    Deniyor ki “Deist”lik tavan yaptı. Bu tür veya farklı davranışlara paralel olarak bunların değişim nedenlerini anlayabilen ve kayıpları önleyen “alim” denilen zat-ı muhteremlerin ne sayısında, ne de katilesinde bir artış olmadığı içindir ki ülkede DiNin etkisi azalmakta (ve bu durumun toplumun kalitesini de azaltmış) olduğunu düşünmek mümkündür. “Deist”lik tavan yaptıysa bunun suçu basit bir yaklaşımla siyasi rekabete endeksli olarak karşı tarafa yamanıyor. CeHaPe ile peyda olan laiklik uygulamasının etkileriyle DiNi şuuru zaten pamuk ipliğine bağlı olan muallaktaki kesimde “deist”lik, “dindar”lığın alaturka yüzüne kıyasla kulağa hoş gelen avrupai moda bir akım gibi sanki. Acaba “Deist”lerin sayısındaki artış laik de olsa bir nebze DiNe aidiyeti olan kesimde mi meydana geliyor, yoksa Anadolu’da “mazbut” kategorideki muhafazakarlar arasında mı oluyor? Anketler varsa istatistiki olarak ne kadar ayrıntıya kaçılıyor. Bu dağılım partilerin oylarına nasıl yansıyor? Toplumsal bu konularda Universitelerde tez çalışmaları yapılsa yeridir.

    Tanımlanan kalıplardaki ilim/alim bolluğunda toplumdaki sorunlar azalmayıp artıyorsa bu kesimde bazı temel noktalar/özellikler yok demektir. Başarı için hakkıyla çalışmak esas ise, İslam toplumunun başarılı olabilmeye yeterince motive edilmemiş demektir. Bu eksiklikler “kurtuluş” için atalarımızın DiN’inin eksikliği değil toplumda öne çıkarılan DiN alimlerinin eksikliği olsa gerek. Gidişattan birinci derecede mükellef olan sorumluluk sahipleri, TC Diyanet ve ilahiyatçıların önemli bir kısmı vazifelerini yapmıyorlar/yapamıyorlar ve aldıkları maaşları da haketmiyorlar demektir.

    • Endişelenmeyin. Deistlik daha ziyade okumuş gençler arasında artıyor, mutaassıp halkımızda değil. Fakat Erdoğan her ile Üniversite ve birçok ilçeye MYO kurduğu için bunların sayısı da az değil hani. (Başörtülü kızlar ve İmam Hatipli gençler de bu trende giderek uyuyor). Pek güvendiğiniz Anadolu’da ‘mazbut’ kategorideki muhafazakarlar arasında ise deistlik sorunu yok, onlarda ‘müşrik müslümanlık’ tavan yapmış durumda. Ahlaksızlığın artışından endişe etmeyip de deistlik ve ateistliğe kafayı takmanın bir faydası yok. Kuran’da ateistlerin eleştirisi birkaç yerde geçer. Fakat müşriklerin eleştirisi neredeyse Kitab’ın yarısını kaplar. Kuran’da amansızca eleştirilen ve uyarılan müşriklerin sadece Hz.Muhammed zamanındaki müşrikler olduğunu mu sanıyorsunuz? Etrafınıza bir bakın, hakim olan zihniyet olarak neyi görüyorsunuz?

  3. Yazmışsınız düşünce özgürlüğü diye fehmi abi,gerçekten düşünmesi ve tartışılması gereken bir konu…Ama,yalnız burası Türkiye.Bir zamanlar,sen kendin bir gazetede yazacak köşen vardı,konuşacak bir tv kanalın vardı.Ama bugün onlar yok.O zaman oralarda konuşur yazardın.Amma bugün ne konuşabiliyorsun,ne de yazacak gazete buluyorsun.Bu int sitesine de dikkat et abi kapatmasınlar.En son Bülent Arınç konuştu aldığı cevapları gördük,Abdullah Gül, Davutoğlu,Babacan,konuştumu neler oluyor görüyorsundur.Ne hainlikleri kalıyor …,hepsini öğreniyorlar.Bu ülkede özgürlükler ne zaman gelecek bilinmez ama bildiğimiz birşey var.Hani derler ya keser döner sap döner gün gelir hesap döner derler.Ama maalesef bizde keser ve sap dönüyör amma hesap dönmüyor.Hesabı hep aynı adamlar ödüyor.Buna da sen demiştin ya kavanoz dipli dünya,bende diyorum bu dünya kavanoz dipli.İYİ AKŞAMLAR.

  4. * Bir ülkede cezaevleri aynı zamanda ıslahevi değilse o toplum suçludur. Çalışmayan bir insan ıslah olamaz, cezaevlerinde belirli bir süre sonra her mahkum çalıştırılmalıdır.
    * Terör ve sapık telkinler dışında düşünce suçu olmamalıdır. Cezaevlerinde siyasi mahkumları olan bir ülke kalkınamaz. Geçmişte Karl Marx kapitalizmin temelini sarstığı halde hapse atılmamıştır, fakat o ülkeler sürekli olarak gelişmiştir.
    Kadir Mısıroğlu’nun “M.Kemal’e zerre muhabbeti olan cenazeme gelmesin” veya “Yunan kazansaydı daha iyiydi” demesi düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamına girer. Fakat ülkenin Cumhurbaşkanı’nın bu kişiyi övmesi (ve ziyaret etmesi) suç teşkil eder.
    * Cezaevlerini ıslah mekanlarına çevirmek için önce zihinlerimizde ıslahat yapmamız şart (F.K.). Zihinlerimizi ıslah edebilmek için de her türlü yobaz inançtan kurtulmak şarttır. Yobaz inanç nedir ? Bir kişi sizin inandığınız bir şeye inanmıyor diye o kişiye karşı düşmanca duygular besliyorsanız, yobaz bir inanca sahipsiniz demektir.

    • İyi de Sn F.K.T. “Yobaz” tarifi oldukça sorunlu değil mi?! Örneğin, bu tanımı alıp Cumhuriyetin ilk dönemine, CeHaPe’li yıllarına götürelim. O dönem milletin içinde yaşıyorsunuz, ancak inancına inanmak, saygı durmak şöyle dursun resmen düşmanca hareket ediyorsunuz. Bir misal: “Tokat’ın Kabeimescit mahallesinde ikamet eden Safiye Öztanır dört çocuğa din dersi verirken suç üstü yakalanmış ve adliyeye verilmiştir”. Anadolu’nun değişik yörelerinde olan benzer olaylar ve benzer resmi kayıtlar az buz değil. Hatta ağır para cezaları da var…

      Bir süre sonra daha da ileri gidip bu inancın kaynağı olan Kitabı yasaklatıyorsunuz, ve hatta evlere baskınla toplatıyorsunuz. Devleti o zamanlar ele geçiren “yobaz”lar böyle işlerle uğraşacaklarına milleti o dönemde çok acil ihtiyaç olan bilim-teknik’e motive etselerdi fena mı olurdu? DiN’in kaynağı olan Kitap’ta Bilim-Teknik’e gelişmeye aykırı herhangi bir nokta olsa amenna. Bilakis teşvik var. Yok sayılmamış olsaydı “en hakiki mürşit” bayraktarlığına luzum var mıydı hiç? Elverişli araç olarak kullanmak mümkünken bunları yok saymak, nedeni önyargı/cehalet veya ne olursa olsun stratejik bir hata değil mi?

      • Din dersi dedikleri hurafe ağırlıklı bir eğitim, Kuran’ı bir yana koyup atalarının dinini anlatıyorlar. Kuran yasaklanmamıştır, Türkçe meali okunup anlansın diye böyle bir yola gidilmiştir. Türkçe Kuran okunmasını isteyenlerin Kuran’a karşı oldukları söylenebilir mi?Uygulamadaki kimi hatalar işin aslındaki akılcılığı ve iyiniyeti gölgelememeli.

        • Sn F.K.T. din dersi deyip hurafe ile eşitlemeniz bir önyargı eseri, ve sadece bir sav. O dönemde Kuran’ın yasaklanmış olduğuna dair bir emir zaten çıkarılamazdı. Ancak, yapılan uygulamanın pratikte bundan pek farkı var mı(ydı)? Arasanız konuyla ilgili bir çok belge de yok değil, konuyu uzatmak istemem. Yalnız şunu kabul edin iyi niyet öyle abuk sabuk işlerle gösterilmez. Bu konu vaktiyle bizzat anne annemden direkt duymuş olduğum bir konu ve hiçbir şekilde isyankar bir dille anlatmamıştı (birçokları gibi o da sineye çekmişti). Kuranı orijinalinden okuyamamak içinde bir ukde kalmıştır.

          Bende oluşan kanaat şu ki Kuran okuma arzusunun önemli bir kısmı orijinalini okumakla duyulan manevi haz. Orijinali hangi lisan olmuş olursa olsun bu böyle. Eski nesil çokçası bu yapıdaydı sanıyorum. Bazılarımız için anlamını öğrenecek amacıyla okumak daha önemli olmasına rağmen, orijinalini okumaktan kaynaklanan duyguyu içsel kılan da Allah’tır şeklinde bir düşünce geçersiz mi? Daha da gerilere gidersek bu durum Kuran’ın korunarak günümüze gelmesine vesile olmuş olamaz mı?

          • Kitab’ın korunacağını Kuran’da Allah söylemiştir. Bu hususta kendimize paye çıkarmayalım. Diğer yandan devrim dediğin adı üstünde kırıp dökerek yapılır. Sen misin Türkçe Kuran okumayan, ben de elindeki Arapça Kuran’ı alır seni Türkçesini okumaya zorlarım… Atatürk iyiki de böyle yapmış. Bugün Türkiye İslam dünyasının en gelişmiş ülkesi ise bunu Atatürk’ün devrimlerine borçluyuz. Kurucu babamız tatlı sert bir adammış. Hem severmiş hem de gerektiğinde dövermiş. Ben olaya böyle bakıyorum.

          • Sn F.K.T. Kuran’ın korunacağı konusundaki ayet dinler tarihinde ayrıcalığı olan, Kuran’a has önemli bir konudur ve malumumdur. Kuran’ın tahrifata uğramadan korunmuş olması konusunda hafızlığın etkin bir rolü olduğu İslam tarihinde de geçen bir konu(dur), bu nokta bilimsel düşünceye dayanan bir çıkarım değil mi? Paye çıkarmak ne demek, bunu temelsiz, keyfi bir şey mi sandınız? Orjinalini okumaktan manevi haz duyanlara eli sopalı mı davranılmalı(ydı)?

            Türkçe okuma işine o kadar önem veren Atatürk, latin alfabesini öğretirken resim çektiren kişi acaba Kuran’ın Türkçe okunmasına bizzat örnek olabildi mi? Asıl niyet gerçekten içeriğini anlamaksa acaba kendisi bu konuda bir gayret göstermiş miydi? Keşke okuyup anlasaydı. Bilim-teknik’e dayalı gelişmenin önünde Kuran’da hiçbir engel olmadığı konusunda görülmesi gerekenleri görebilseydi. Ve bu noktalardan çıkışla usul usul milletin yapısındaki asırlardır olagelen maneviyatı bilim-teknikle aynı parallelliğe getirme becerisini gösterebilseydi. Gelişmişlik düzeyinde işte o zaman (durup durup övündüğünüz konu olan, sadece İslam dünyasına değil), başka dünyalara da açık ara, örnek bir ülke olmuş olabirdik. Ben de olaya böyle bakıyorum. Ancak bütün bunları görebilmek iyi bir niyet olduğu kadar, Allah’a ve Kitab’a güven, ve de bir kapasite meselesidir!!

  5. Aşaģıdaki linkite 2001de afkanistana kaçak yollardan girererken Taliban askerleri tarafından yakalanip hapise atılan Ingiltereli bayan gazeteciyi talibanin imam bunu dine davet etmiş.
    Ayrıcada,Talibanın ordaki diğer tutuklu hiristiyanlarada Hıristiyan din adamlarini görevlendirdiğini bu gazeteciden dinledim.
    Zaten bu onların ayınlarına katılmayi red ettiği için bunu Islama davet etmişler, buda burdan çıktıktan sonra araştırıp öğle karar vereceğim diye söz vermiş ve çıktiktan sonra araştırıp mūslūman olmuş. hapishanedeki talabancı görevlilerin, adaletli ve saygılı tutumlaride bunda olumlu etki yapmiş.

    https://en.m.wikipedia.org/wiki/Yvonne_Ridley

  6. “İYİ UYKULAR TÜRKIYE”
    Bu yazi kopi bana ait deği
    ×××××
    Birleşik Arap Emirlikleri’nde İngilizce yayımlanan The National’ın Irak istihbaratından iki yetkiliye dayandırdığı haberine göre, Bağdadi’nin Cuma adlı erkek kardeşi en son Nisan ayında İstanbul’da görüldü. Haberde Irak istihbaratının ABD istihbaratıyla ile işbirliği halinde Bağdadi’nin üç erkek kardeşinden biri olan Cuma’yı takip ettiği ancak her defasında Suriye’nin İdlib kentinde izini kaybettikleri iddia edildi.

    Cuma’nın İstanbul’daki görüşmelerinde Irak’taki IŞİD komutanlarına Bağdadi’nin mesajlarını ilettiği ileri sürülen haberde eski bir Türk güvenlik görevlisinin “Makarna pişirdiğinizde bunu süzgeçten geçirirsiniz. Türkiye sınırları maalesef uzun süredir bu durumda” sözlerine yer verildi.
    ×××××××

  7. Dün, fehmi bey, ahmet altan, nazlı ılıcak ve mehmet altan hakkındaki gelişmelerle ilgili yazdığında farketmemiştim. Bugün yıldıray oğurun yazısının altındaki yorumları okuyup, bazı okur yorumlarının altına da yorum yazdığımda birşeyi farkettim:
    – Kuşkusuz ki, türkiyedeki adalet, adaletten başka herşeye benziyor.
    – Kuşkusuz ki, yeni yargı reformu, türkiyenin ihtiyacı olan adaleti karşılamaktan çok uzak.
    – Kuşkusuz ki, yargı reformu ile getirilen bazı iyilikler, her an birileri tarafından tersyüz edilebilir ve heran, hemen herkesin hayatı kararabilir.
    – Ancak, Türkiyede adalet kurumunun daha iyi olması için, iyi birşeyler yapmaya çalışan adalet bakanı sayın abdülhamit gülün, hakettiği değeri görmediğini düşünüyorum.
    – İktidar partisinin bir bakanı olduğu için, muhalefet tarafından yaptıklarının ve/veya yapmaya çalıştıklarının değeri bilinmezken, türkiyede adalet mekanizmasını iyileştirme çabası nedeniyle de, iktidar yandaşları tarafından sevilmiyor.
    – Bence, kişileri, konumlarına göre, bulundukları tarafa göre değerlendirme tuzağından çıkmamız gerekiyor.
    – Adalet bakanı sayın abdülhamit gülü, yapmaya çalıştığı ve yapabildiği düzeltmeler nedeniyle tebrik ederim.
    – Çabalarının devamını dilerim.

  8. İktidar ortağı akp ve mhp yöneticilerine birşey demiyorum. Buraya akpyi destekleyenler utanırlar mı bilemiyorum. 4 kardeş birlikte intihar etmişler. intihar eden kardeşlerin ekonomik sıkıntıları varmış. elektrikleri de borcundan dolayı kesilmiş.
    – Ülkeyi hep beraber mahvettiniz. Utanır mısınız bilemiyorum ama pek utanacak yüz yok sizde.
    – İşin kötüsü de, daha bu iyi günlerimiz.

  9. NEDİM ŞENER VE MUSTAFA DESTİCİ, MHP, NACİ BEY
    Fehmi Bey tescilli AKP ve Erdoğan düşmanı nedim şener şimdi AKP’ye yön veriyor, dizayn ediyor, kalemşorluk yapıyor. Bülent Arınç’ın “caniler ve hainler dışında onbinlerce masum var” sözüne güya göndermede bulunuyor. Oysa kendisi şehir şehir gezip AKP’ye nefret kusuyordu. Bir biçimde hapisten yırtınca AKP militanı oluverdi. ya Mustafa Destici’nin destisi niye kırıldı? Arınç sadece masum ve günahsız insanları savunmasına rağmen destici rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun kemiklerini sızlatıyor. MHP zaten intihar etti. Altaylarda uluyan Enginyurt ve 75 yaşındaki Nazlı Ilıcak’ın cezaevinden çıkmasına öfkelenen genel başkanına ne demeli? Hainler, darbeciler, FETÖ elebaşları cezalansın da masum insanlardan ne istiyorsunuz? Bu solculuk değil, milliyetçilik değil, muhafazakarlık değil, Türklük töresinde de yeri yok.
    Bu adamlar neyi savunuyor? Akıl sağlığımızı korumaya çalışıyoruz. İnsanlar ucuz ve ahlaksız insanların çekememezliği ile, şahsi hesaplar ile ispiyon edilmiş, hayatı çalınmış; çocuğu kanser olmuş, karısı kanser olmuş, kocası kanser olmuş. Bu insanlar adaletsizlikle zindanlarda çürüsün demek ne demek? Delil yok, tanık yok, talimat yok. Ne var? Kanaat var. Naci Bostancı’nın devletinin (!) aklında şüphe var. E, Naci bey sen zaman gazetesinin sürekli yazarı değil miydin? Akşam sabah onlarla oturup kalkmıyor muydun? Vicdanını ne yaptın? Ahiret diye bir inancı hala taşıyor musun? Benden vergi al, askere yolla, şehit olayım. Ama Naci Bey’in aklında şüphe var diye çalışamayayım.
    Allah diyorum ve noktalıyorum. Sözün de anlamı yok ya.
    Hepsine birden yazıklar olsun.

  10. AKP ülkeyi cezaevi haline getirmiş. yapılacak 150 cezaevinin lafı mı olur. Başka ne bekliyordunuz ki.
    – Bu ülkeye kıran girmiş. bugün gittiğim yerde, çevrede kapanan işyerlerini gördükçe durumun vehametini birkez daha anladım.
    – İşin kötüsü de, şu felaket halimiz bile iyi günlerimiz. AKP ve mhp bu ülkeden gitmeden, bu ülkede iyi birşeyler olması mümkün değil. ekonomik kriz derinleşecek.
    – Bunların ülkeye verdiği zarar artacak. ülkenin düze çıkma süreci daha da uzayacak.
    – Bu durumun da iki nedeni var. w
    – 1- Bu adamlardaki kapasite bu. Sadece imamlık yapabilecek (o bile tartışmalı) düzeydeki adamlar bu ülkede sözsahibi haline geldi. Yani, iyiniyetle ülkede iyi birşeyler yapmak isteseler bile bunu yapacak bilgi, zeka, beynini kullanma kapasitesi olmayan kişiler bunlar.
    – 2- En iyi ihtimalle, mahalle kabadayısı düzeyindeki ahlaka sahip insanlar bu ülkede yönetici pozisyonunda.
    -3- En sıradan bir köylü bile, bunlara göre daha bir kültür sanatla ilişkili. yani ruhları arabistan çölleri gibi olan insanlar bu ülkede yönetici konumdalar.
    – 4- bu adamlar boğazlarına kadar pisliğe battılar. Bu nedenle de bunlar iyi şeyler yapamazlar.

  11. Demek abd’de ifade ozgurlugu oldugu icin cezaevleri de yokmus; iskandinav ulkelerinde ise mapuslar disardan daha konforluymus; ne guzel… Daha gecenlerde okumustum; nurdan ablanin ayilip bayildigi japonyada bile emekli yaslilar arasinda hirsizlik yaparak hapse girenlerin sayisi hizla artiyormus; sebebi de yalnizlik ve ilgisizlikmis; bu sekilde cezaevlerinin steril sosyallesme ortamindan istifade ediyorlarmis… Eh, ozgurluk dedigin zaten insanin icinde olmali; kusun kanadinda degil yani… Bizdeki cezaevleriyse ise yaramiyormus; cunku dolup dolup bosaliyormus ama sonra yine doluyormus..! Hes yaparsin suc, avm acarsin suc, havaalani kopru yaparsin gene suc; hapishane yaparsin da suc olmaz mi..? Sonucta buralarda yatan teroristlere barinma ve egitim imkani da saglanmis oluyor bu sekilde; bi nevi yardim ve yataklik yani… Iyisi mi kapat gitsin hepsini..! Ya da soyle yapsak; nitelikli ve orgutlu(teror/darbe) suclarinda cezalari daha da agirlastirsak ve infazindan asla taviz vermesek nasil olur? Kadinlara, cocuklara, hayvanlara, engellilere ve yabancilara yonelik suclarda ise cezalari iyice agirlatirsak ve idam cezasina islerlik kazandirsak faydali olmaz mi? En azindan koguslarda biraz daha yer acilmis olur ki kimileri yarim kalan hatimlerini bitirirken, kimileri de artik hangi peygamber nobetciyse o gun; onun arkasinda saf tutup rahatca namazlarini kilarlar..! Itirazi olan..?

  12. Başta belirteyim,aşağıdaki yazım,en alttaki Alper bey’in yorumuyla çelişmiyor.Alper bey bir resmin önemli bir parçasını göstermiş;kendisine katılıyorum.Benim yazdıklarım ise resmin başka bir parçasını anlatmaya çalışıyor.Şüphesiz bu resmin başka parçaları da var.Yine yazdıklarım “düşünce suçlusu” denilenlere yönelik değil,çünkü böyle bir kavramın dahi olmaması gerektiğine inanıyorum. Bahis açtığım konu klasik suçları işleyenler yönüyledir.

    Sefiller romanında Jan Valjean, kızkardeşlerinin çocukları için çaldığı bir somun ekmekten dolayı kürek cezasına çarptırılır, birkaç kez kaçma girişimi sonrasında cezası on dokuz yıla çıkar.Serbest kaldığında inançlarını yitirmiş olarak topluma karşı öfke ve kin duyar hale gelmiştir.Sefil bir halde gittiği kasabanın piskoposundan iyi muamele görür. Ancak O gördüğü iyiliğe Piskoposun gümüş yemek takımlarını çalmakla karşılık verir. Yakalandığında polis, yüzleştirmek için Piskoposun karşısına getirdiğinde Piskopos yemek takımlarını kendisinin hediye ettiğini söyleyerek O’nu cezadan kurtarır. Jan Valjean,Piskopostan özür dileyip artık hayata dürüst ve erdem sahibi bir insan olarak yeniden başlayacağına söz verir,öyle de olur.Jan Valjan,kirli geçmişinden dolayı peşine takılıp senelerce kendisini, cezalandırılması için kovalayan polis müfettişinin hayatını bir münasebetle kurtarması sonrasında , suçluların mutlaka cezasını görmesi görüşüyle katı bir yasa takipçisi olan müfettişin adalete bakış açısının değişmesine de sebep olur.

    Suç ve Ceza’nın kahramanı Raskolnikov ise kendisinden başka şahidi olmayan işlediği cinayetin vicdani baskısına dayanamayarak,suçunu itiraf ederek karşılık olarak aldığı cezasını huzur içinde çekeceği dindar bir hayata yönelir.

    İnsana,herşeyden önce insan olduğu bakış açısıyla yaklaşılması lazım.Mayasında sevgi olan,önce Yaratıcısını sonra O’nun yaratıklarını sevmek üzere yaratılan insanın,yaratılış gayesine yani sevgiye yönlendirmek gayeli bir yaklaşımla muhatap olması gerektiği düşüncesindeyim.Bu manada da insanları suça iten sebepleri öncelikle toplum içerisinde yok edecek,sevgi temelli,samimi olarak insana değer katma hedefinde olan sosyal kanalların toplum içinde oluşturulması gerekiyor.

    Devletin toplum düzenini sağlamada tepeden inmeci,baskıcı bir bakış açısına değil,sosyal organizasyonların düzenini gözetleyicilikten,yol göstericilikten öte müdahalesinin olmaması lazım. İnsanların devlet için değil,devletin insanlar ve onların huzuru için var olduğu anlayışının -devlette her kademede görevli olanlar dahil – herkeste hakim olması lazım.

    Bununla birlikte toplum içinde azami ölçüde rehabilite edilse de ,çeşitli sebeplerle ne yapılırsa yapılsın tam olarak ortadan kaldırılamayan ve zuhur etmemesi de imkansız ,toplum huzurunu bozan suçların
    işlenmesi halinde de , suçuna karşılık cezasını alanın sadece cezasını çekeceği değil ,öncelikli olarak Onları ıslah etmeye yönelik eğitimin olabildiğince yoğun bir şekilde verildiği ıslahhanelerin oluşturulması lazım.

    Günümüzün cezaevlerinin ıslah edici bir boyutu yok.Yazarımızın da bahsettiği üzere cezaevleri suçta profesyonelleşmenin sağlandığı toplanma merkezi konumunda faaliyet gösteriyorlar.Aldığı cezayı çeken çoğu hükümlü aynı suçtan tekrar cezaevine giriyor.

    Sadece ceza vermiş olmak ta topluma bir katkı sağlamıyor.Suçlunun vicdan mekanizmasını harekete geçirecek ve Onu suç işleyerek bir daha topluma zarar vermeyecek konuma getirmek gerekiyor. Sosyal bozuklukların olabildiğince çoğaldığı zamanımız sosyal şartlarında bu düzelmelerin birdenbire olması mümkün değil.Ancak devletin bu aşamada,hasbelkader bir suç işleyen çocuğunu sahiplenip Onu rehabilite etmek üzere elinden ne geliyorsa yapan anne-baba yaklaşımına bürünerek üzerine düşen,sosyal düzenin ve huzurun sağlanmasına katkı yapması gerekiyor.Buna yönelik ilk olarak ta basit ama (devlet çalışanları dahil herkesi ) bir anlayış değişimine götürecek yaklaşıma sevkedecek mahiyeti bulunan, Cezaevlerinin isimlerinin ,cezaevi gibi , cezalandırılmışlığı dolayısıyla suçluluk psikolojisini çağrıştırmakla suçta devamlılığa götüren bir isimle değil de ,daha farklı bir isimle değiştirilmesiyle başlanabilir.Yineleyeyim;herşeyden önce de devletin sadece toplumunun huzurunu ve güvenini sağlayan bir organizasyondan başka birşey olmadığının ,insanların devlet için değil,devletin insanları için var olduğunun herkesçe idrak edilmesi lazım.

  13. Yeni Fabrikalar yapılmıyor, Eski fabrikalar kapaniyor, ya da yaniyor, onlarin yerine devasa buyuklukte Hapishaneler yapiliyor. Allah(cc) sonumuzu hayir etsin…

  14. Teşekkürler Fehmi abi.. Binbir teşekkür.. İşte araştırmacı gözlemci.. Tecrübeli insaflı gazeteci… İyi ki varsın Fehmi abi..Rabbim sayınızı artırsin.. Selamlar hurmetler…

  15. Bundan epey zaman önce,ceza evinde görevlendirilen bir din görevlisi, sohbetimizin bir yerinde, konuyla ilgili şu kanaate sahip olduğunu açıkladı: “Cezaevleri birer para makinası; adeta para basıyorlar ve devlet, cezaevi kurumu vasıtasıyla “kantincilik” yapıyor” dedi..bir de açık-yarı açık cezaevlerinde imalat birimleri oluşturulan, okul ve diğer kamu kurumlarının ihtiyacı olan malzemeler üretileni de var.. tabi bu meselenin başka bir yüzü.

    Sn Koru’nun değindiği ABD ceza evindeki mahkumun ıslah olup Müslüman olması yollu ıslah önerisine, Yahya Özal ile hamza akyol nasıl bir yaklaşım sergileyecekler göreceğiz; lakin bu da meselenin diğer bir yanı…

    Mesele -ülkemizdeki haliyle- “cezaevleri neden var?” sorusuna verilebilecek doğru yanıtlar ile anlamını bulacaktır ve istenirse! suç işleme oranının asgariye indirilebileceği çözümler üretilebilecektir.

    Koru’nun değindiği köklü çözüm önerisi bir yasa ile “…basın, gösteri, din ve ibadet özgürlüklerini kısıtlayıcı yasa çıkarmayı yasaklamak” şeklinde anayasal bir düzenlemeye gitmek ve bunun şartının da buna “cesaret” edebilmek olduğu…

    Doğru, lakin mesele, o cesareti gösterebilmek ve bedelini ödemeyi göze almak; bu cesareti gösterebilecek aktörlerin, devlet yöneticileri mi veya halk mı olmasında düğümlenip kalmakta…

    Her ikisidir derseniz olmaz; çünkü sorun zaten devlet ile halkı arasında yaşanmaktadır.

    “Öyleyse Devlet “Halkçı” -Halkçılık ilkesine atfen- bir yapıya bürünmelidir; “her şey halkım için” diyebilmelidir” diyenlerinizi duyar gibiyim; diğer taraftan, bir diğeri de şunu fısıldıyor gibi: “Devletçilik” -her şey devlet için- ilkemiz de var?…”
    Hadi çıkın bakalım işin içinden!

    Bu defa “Avrupaya bakalım, ABD’de ki düzenlemeleri inceleyelim; yok efendim Çin ve G. Kore ile Rusya veya S. Arabistan’da ki (!!!) düzenlemelere de göz atalım” gibi “ithal” öneriler de sunulabilir diyenler de olacaktır..buna karşı “ama kardeşim zaten bizim medeni kanunumuz, ceza hukukumuz v.b. ithal değil mi” diyenler de…
    Hadi ayıklayalım pirincin taşını.

    Yıllar önceden dilimize dolanan bir reklamın klişesi şu idi: “ağzı olan konuşuyor”…

    Bir diğeri de “eğitim şart kardeşim”.

    Bir de “fasit daire (kısır döngü)” deyimimiz var.

    Büyüklerimiz de şöyle der: “Zaman her şeyin ilacıdır”.

    Benden bu kadar…

    • BİR BAŞKAYDIK ESKİDEN

      Ağzından bal damlayan ne güzel insanlardık
      Sevgilinin saçına zülüf derdik eskiden
      Gözümüzle konuşur, gönlümüzle anlardık
      Özü sözü tutana elif derdik eskiden

      Biri ortak arasa yanmak için derdine
      Bakmazdık ne gündüzün ne gecenin dördüne
      Yalan bahanelerin sığınmadan ardına
      Yetişip yokuşları düz ederdik eskiden

      Bilirdik komşu muhtaç komşusunun külüne
      Damat oğulla birdi; kızlar denkti geline
      Kaynaşır, anlaşırdık, düşmezdik el diline
      Neşede ve tasada beraberdik eskiden

      İki üç gün sürmezdi; sevdamız ömür boyu
      Sevmişsek fark etmezdi parası, pulu, soyu
      Âşığın mâşukuna olmazsa olmaz huyu
      Kıskanır, buram buram naz tüterdik eskiden

      Evlât baba izinden başka bir yol seçmezdi
      Helâl rızık kazanır, haram yiyip içmezdi
      Hizmette kusur etmek hayâllerden geçmezdi
      Annenin ayağına gül sererdik eskiden

      Bir elin verdiğini ötekisi bilmezdi
      Fakirler ağlıyorken tuzu kuru gülmezdi
      Sen – ben ayrımı yoktu; topyekûn herkes, bizdi
      Arkadaş hatırını çok güderdik eskiden

      Adabımuaşeret kuralı gereğince
      Oturmazdı küçükler büyüklerinden önce
      Makbuldü selâm vermek ahbabını görünce
      Muhabbet bağlarında aşk dererdik eskiden

      Kaba saba değildik; ince ruh meziyetti
      Yanı kırık, nahoş lâf, duyana eziyetti
      Ezkaza yanlış yapsak özür sunmak diyetti
      Nezâket lisanından taç örerdik eskiden

      Küssek bile sırt dönmez, yüz yüze görüşürdük
      Mendili kurutmadan, ilk fırsat, barışırdık
      Başköşeye oturtur, ikramda yarışırdık
      Kırk kişi bir ekmeği bölüp yerdik eskiden

      Hiç kimsenin hukuku edilmezdi göz ardı
      Dostun dosta güveni can bedeli kadardı
      Sözden dönmek ayıptı; ahdin önemi vardı
      Gününü beklemeden borç öderdik eskiden

      Kaşla göz arasında nasıl değişti zaman?
      Fitne fesat kol gezer; tahta kurulmuş güman
      İnsanlar kötülükte şeytandan daha yaman
      Bilseydik kabrimize tez girerdik eskiden

      (Alıntı: Mücella Pakdemir)

  16. YENİ ASYA GAZETESi hapishanelere Risale-i Nur Küllatı gönderiyor.
    İlginçtir engellerle karşılaşıyor.
    Yasaklar konuluyor.
    Bunu aşmak içinde yoğun gayret gösteriyorlar.
    1930ların zihniyeti bitmemiş.
    Halbuki RNur okuyarak kendini islah etme imkanı var
    Halbuki onlarca insan okumuş, islah olmuş.
    Hayırlı insan olmuş
    Kitaba özelliklede ve özel olarak YAsyanın gönderdiği RNura engel olmak nasıl bir anlayıştır
    Hngi asırdan kalma bir ansayıştır anlamak mümkün değil.
    https://www.yeniasya.com.tr/kazim-gulecyuz/cezaevlerindeki-kur-an-yasaginda-yine-ayni-hikaye_505668
    Cezaevlerindeki Kur’an yasağında yine aynı hikâye
    Geçen senenin yazında “Bakanlık Kur’an yasağını savundu” başlığıyla verdiğimiz manşet haberimizin özeti kısaca şu idi:
    “AYM, malûm suçlama ile tutuklu bir hâkimin cezaevinde sadece bir adet Kur’an-ı Kerim bulunması sebebiyle yaptığı ‘hak ihlâli’ başvurusunu kabul etti. Tutuklu hâkim, kendisine dışarıdan getirilen Kur’an’ı sürekli yanında bulundurabilecek. AYM’nin konuyla ilgili görüş istediği Adalet Bakanlığı, ‘fetö’ tutuklularının Kur’an ayetlerini şifre olarak kullanmak suretiyle haberleştiklerini ileri sürdü ve Kur’an-ı Kerim dahil hiçbir kitabın getirilmesine bu gerekçeyle izin vermediklerini bildirdi (4.7.18).”

    İki hafta sonra iktidar medyasında, AYM kararına konu olmuş bu belgeli yayınımızı da kattıkları bir dolu iftiraya hedef yapıldık.

    Ama öncekiler gibi bunları da aynen iade edip suratlarına çarparak geri püskürttük.

    Ve bu Kur’an-ı Kerim yasağının, hikâyesini 23 Ekim’de anlattığımız “Yeni Asya yasağı” ile eşzamanlı olarak ve aynı yöntemle uygulamaya konulduğu bilgisine de yeni ulaştık…..

    • zekeriya bey merhaba! yazınızdan anladığım kadarıyla dünyada 2 tür insan var. Risalei nur okuyanlar ve okumayanlar.
      – Yine anladığım kadarıyla, risalei nur okumayanlar kötü insanlar, okuyanlar iyi insanlar.
      – Sonuç olarak anladığım kadarıyla, Türkler de dahil, hiçbir müslüman toplumu risalei nur okumamış- .
      – Yine sonuç olarak, anladığım kadarıyla, bu risalei nuru almanlar, ingilizler, fransızlar, amerikalılar, isveçliler, norveçliler, finlandiyalılar, italyanlar vs. bol bol okumuşlar.
      – Onlara da risalei nuru siz mi gönderdiniz yoksa onlar el altından, kaçak olarak mı bulup okudular.
      – Bir de, gülencilerin de risalei nur okuduğunu zannediyordum. Demekki onlar risalei nurun içine tekrsas tommiks koyup risalei nur okuyormuş gibi yapıp aslında teksas tommiks okumuşlar. Onun için, iyi adam olamamışlar.
      – Risalei nur veya başka bir kitabın yasaklanması tabii ki kabul edilemez.
      – Fakat risalei nur okuyanların iyi insan olacağını iddia etmek biraz naif kaçmış. Onun için böyle karikatürize bir yorum yazdım. Sahabeler birbirini kesmiş doğramış. yani ahlak öyle kitap okumakla otomatik olarak olsaydı, onlar hem kuran okumuşlar, hem kuranın ayetlerinin indiği nüzul sebeplerini ya yaşamışlar ya da bizzat duymuşlar, hem de peygamberin uygulamalarını görmüşler, onunla birlikte yaşamışlar vs. Ama sonuçta, birbirini kesmişler.
      – Bu nedenle, çocukca yorumlardan vazgeçmek gerekir diye düşündüğüm için böyle bir yorum yazdım.
      – Sivri dilim için özür dilerim ama artık biraz büyümemiz gerekiyor.

    • Zekariyye, bey! Esas soy adı Kürdi!
      olan Rahmetlı Beddül zaman,Saidi Nursinin Kurani’ni Kerimin, Tevsiri olan Risaleyi Nurlari Hapishanelere sokmayanlar, zamanın mücedidinin Kürdi ismini neden kullanmadığını bildiklerinden dolayı yasaklamış olamazlarmi?
      Rahmetli, Bu günleri 1930 larda fark ettiği için irkçılıkla mucadelenin sadece Cahaletlikten kurtarmak olduğundan dolayı ömür boyu mucadele etmiş.(not: Sinan Eskici Oğlu cahaletle ilgili cahiliye dõnemini Cuma günleri yaziyor)

      Bakınız! Adamlar PKK, yi ırkçılikta kullanmak için gizli lobilere üye olup miliyonlar yatiriyorlar’ki ömür boyu milleti sömürsünler.
      Son! Ankete Erdoğanın oylarının artmaside gösteriyoki hayatını karartıkları insanların ŞEHIT olmaları karni doymayan siyasetçilere, RANT OLARAK DÕNÜYOR….!!!!
      PKK birilerinin can simidi.
      Onuda korumak onların biynunu borcu.

      Çine Uygurları sattiklarının meyvelerini Seçimerede,yediler ya! Sağ Olsun İSTANBUL HALKI 1 MILIYAR DULARI MIDELERINE OTURTTURDU.
      Sağlıcakla kalin

  17. İslam düzeninde cezaevleri yok;
    Bazı suçlar için sadece ev hapsi var.
    *
    İslam düzeninde hakim-savcı düzeni yok;
    HAKEMLİK SİSTEMİ var, tarafların seçtiği hakemler.
    *
    İslam düzeninden uzaklaştıkça cezaevleri ve adalet sarayları inşa ettik…
    Ama ne suçluların sayısını azaltabildik ne de gerçek adaleti gerçekleştirebildik!
    *
    Çare ve çözüm belli;
    Süleyman Karagülle her gün kısa yorumlar…
    Ve her hafta uzun makaleler olarak çare ve çözümleri yazıyor…
    Daha fazlasını merak edenlere http://www.akevler.org sitesini tavsiye ederiz…
    *
    Ve’s-SELAM/BARIŞ mea’d-DUA…

  18. Yazıda ceza evlerinin mükerrer suçlularla dolu olduğu ifade ediliyor.Bu durum ceza evi şartlarının caydırıcı olmadığını gösteriyor.Hatta bazı suçluların,örneğin hırsızların kışı ceza evinde geçirmeyi sağlayacak bir suç işleyerek gönüllü olarak ceza evine girdiği bile söylenir
    halk arasında.

    Bence ceza evi şartlarının çok da rahat olmaması amaca daha uygun düşer.

    Batı ülkelerinde cezaevi şartlarının rahat olmadığı,bazı Türk mahkumlarının cezalarını Türkiye’de çekmek istediklerini de duyuyoruz.ABD’nin Guantanamo cezaevindeki mahkumlara nasıl muamele ettiğini bilinen bir husus.

    Öte yandan fikir suçundan dolayı hiç kimse hapse atılmamalı.Velakin terör örgütü propagandası yapan, teröre destek olan yazılar da fikirden sayılmamalı.Başka bir ifade ile terörü destekleme özgürlüğü olmamalı.Terörü destekleme özgürlüğü, son tahlilde insanları öldürme özgürlüğüne varır dayanır.

    • Bekir abicim siz böyle söylerseniz vatandaş da sorar;
      Neden o zaman Akit gazetesi ” cesedine bile katlanamiyorlar” başlıklı haberler yaparak el bagdadi’nin ceset seviciliğini yapıyor?

      Neden o zaman çağlayan adliyesinin hemen yanı başindan yayinlanan ADIMLAR dergisi ” inandığı gibi yaşadı, yaşadığı gibi de öldü” başlıklı yazısıyla IŞİD terör örgütü seviciliği yapıyor?

      Ve terörle mücadele kahramanları! Neden görmüyor bunları? diye sorar.

      Ya dış güçler biz gördük derlerse?

  19. Yargı yok denecek kadar az var ülkemizde. Yargı tek bir kişinin sözünü dinler. Hapishaneleri boşaltmak için önce yargı tam olarak bağımsız olması gerekir. Türkiye’de çiğnenmemis kanun kalmadı maalesef. İki ki MHP var ak partiye fren olabilmektedir.

  20. Fehmi bey! Hazır ABD ile bizi mukayese etmişken, serbest ve gizli lobiler hakkında bir yazı yazabilirseniz, daha doğrusu o yazıyi Taha Kıvanç’a havele ederseniz, Taha Kivanç, özelikle biz ve 3. Dünya ülkelerinin hapishaneleri neden suçlularla değilde suçsuzlarla dolup taşdığını anlatır.

    3 gündür gizli lobilerin nasıl terör örgütleri kurup diktatörleri ihtidara getirdiklrrini okuyorum ve okudukçada, bunların, bizde bayağı aktif oldukların yaşayarak görmuşūz ve halen dahada göriyoruz vede okuduklarımın hiç birisi bana yabancı gelmedi.

    Sağı, solu, gömdüler! PKK yi doğurdular, PKK nın modası geçmeye başlayınca, İŞİDİ doğurdular. Ekonomyimi, batırdılar, hadi savaşa! Oy kayıbınamı uğradılar, dostları bitir! Diş düşman yarat.

    Lobiler Neler, neler, yapiyorlar.
    Demekki Karagülle hocanın bahs ettiği sermaye,gizli lobilermiş.

    Sahi bu durumda! Siyasetmi Sermayeyi besliyor? Sermayemi Siyaseti besliyor?

  21. “Benim ülkemizdeki cezaevlerinin durumlarıyla ilgili genel değerlendirmeler dışında söyleyecek fazla bir görüşüm yok” evet ,zaten yazinin konusu da ceza evleri degil ,peki ya neymis “En önemli düzenleme konusunun fikir özgürlüğü alanını genişletmek olduğunu da görmemiz gerekiyor.” yani kisaca yazar/cizer kesime hasrolmayan mutlak yabanci diplomat tarzi dokunulmazlik hayali..mesela a.altan veya n.ilicak hatta icerdeki hdp baskani veya avrupada ki c.dundar.. bence mahsuru yok ama merak ettigim kankasinin kimi gastecilere actigi davalardan(iddia oyle) neden bahsetmez acaba..tencere dibim kara senin ki benden kara hesabi biraz:)

    • Asım! sana ne diyeceğimi bilemiyorum. Düşüncen yok ki düşünce özgürlüğüne önem veresin. Köle adamın düşüncesi mi olurmuş.

  22. Devlet olmamızın bize sağladığı en önemli iki kazanım adalet ve hürriyettir. Adalet duygusu zedelendiğinde bence devlet kavramının da içi boşalır, şöyle ki devletimiz artık kendini halktan ayırmış ve bencilleşmiştir; kendine karşı işlenen suçlara karşı zerre tahammülü yokken halktan kişilere karşı işlenen adi suçları ciddiye almamakta, suçlulara en az ceza verilmesi için çaba safetmekte dahası cezası verilmiş olanları da infaz yasası adı altında kendince affetmektedir. Hal böyle olunca cezasız kalan suçlar, suç işleme potansiyeli olan insanların iştahını kabartmakta ve birer suç makinalarına dönüşmektedirler. Son zamanlarda konuşulan yargı reformunda da amaçlanan bu söylediklerimin bir tık ötesidir. İnfaz aşamasında cezalar yarı yarıya azaltılacak, hali hazırda yatanların da cezaları indirilip salıverilecekler ki namuslu insanların canına okumaya kaldıkları yerden devam etsinler ama devletimiz kendine karşı işlenen suçları kapsam dışı tutuyor.
    Hürriyet’e gelince adaletin olmadığı yerde Hürriyet’i konuşmak abesle iştigaldir.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız