CHP’nin ağzı dini söyleme uyum sağladıkça AK Parti zorlanmaya başladı

45

Bu hafta camiler ve din görevlileri haftasıymış, bilmiyordum. Haftayı açış konuşmasını Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yaptı ve orada günün anlam ve önemine uygun sözler sarf etti. Konuşmasından şu sözleri defterime not etmiştim:

“Müminin görevi varlıkta şımarmamak, yoklukta sabretmektir. Gerçek mümin acıyı bal eyleyendir.”

Acıyı bal eylemek… Bu, bize ve günümüze çok uygun bir benzetme. 

Ertesi gün DEVA Partisi’ne gidip Ali Babacan’la görüşen CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, görüşmenin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında kendisine yöneltilen ‘acıyı bal eyleme’ ile ilgili soruya şu cevabı vermiş: 

“Mümin alçak gönüllüdür, mümin kul hakkı yemez, mümin bu ülkede yatağa aç giren çocuklar varsa sarayda oturmaz. Söylem farklı yaşam tarzı farklıysa, orada riya vardır, iki yüzlülük vardır.”

Belli ki ‘camiler haftası’ CHP’lileri de dini konular üzerinde düşünmeye sevk etmiş.

Ne yalan söyleyeyim, takışma hoşuma gitti.

2006’da Deniz Baykal şaşırtmıştı

Reklam

Hafızam beni 2006 yılına, her yıl Aralık ayının son haftasında Konya’da yapılan Şeb-i Arus törenine götürdü.

Başbakan Tayyip Erdoğan ile ABD’ye gidiyorduk; önce Konya’ya uğrayacak ve orada Erdoğan ile protokoldeki önemli zevatın Mevlana eksenli konuşmalarını dinleyecektik. Sonra da ver elini Washington…

Tayyip Bey, kendisinden bekleneceği üzere, dini motiflerle yüklü dört dörtlük bir konuşma yaptı. Keyif aldım. Fakat kendisinden beklenmediği için işittiğimde daha fazla keyiflendiğim konuşmayı CHP’nin o zamanki genel başkanı Deniz Baykal yapmıştı.

Şu cümleler Baykal’ın o gün yaptığı konuşmadan:

“Hiç şüphe yok ki, Anadolu’daki birliğimiz ile, birliğimizin manevi ve ahlaki mimarlarının başında Hz. Mevlana vardır. O ve Hacı Bektaş-i Veli, Yunus Emre, Edebali ve diğerleri, 13. yüzyılda bir Anadolu aydınlanması, Anadolu rönesansı gerçekleştirmişlerdir. Avrupa Ortaçağ karanlığı altında ezilirken, din ve mezhep kavgaları yüzbinlerce insanın canını alırken, engizisyon mahkemeleri din adına insanlığa zulüm ederken, haçlılar ve Moğollar Anadolu’ya saldırırken, Anadolu’da yepyeni bir barış ve sevgi ortamı yeşermiştir.”

Konuşmasını şu cümlelerle bitirmişti CHP lideri:

“Kendi gençlerimize, çocuklarımıza Mevlana’yı, Mevlana’nın öğretilerini, kültürümüzün temel dayanakları olarak anlatmayı başarmalıyız. Bütün dünyaya kendimizi Mevlana’nın objektifinden, penceresinden takdim etmenin yolunu mutlaka bulmalıyız.”

CHP’lilerden, hele lider düzeyinde olanlarından, işitmeye hiç alışkın olmadığımız tespitler bunlar.

Reklam

‘Milli Şef’ unvanlı İsmet İnönü’nün, seçim kampanyası sırasında CHP adına Konya’ya yolu düştüğünde, kentin CHP yöneticisinin kulağına fısıldadığı “Efendim, konuşmanız sırasında biraz manevi mesajlar da verseniz” tavsiyesi üzerine kürsüye çıktığı, ancak o tavsiyeye uyan tek kelime sarf etmediği bilinir. 

Aynı il yöneticisi, “Efendim, hani mesaj verecektiniz?” diye sorduğunda, “Verdim ya, kürsüden inerken ‘Allah’a ısmarladık’ dediğimi duymadınız mı?” demişti İsmet Paşa.

Paşa’nın haleflerinden Baykal’ın o akşamki Şeb-i Arus konuşması üzerine yazdığım yazının ilk paragrafını da aktarayım:

“CHP lideri Deniz Baykal’ı Şeb-i Arus töreni sonrasında hararetle tebrik ettim; yaptığı konuşma tam yüreğimden vurdu çünkü. Hislerimi Amerika yolunda Başbakan Tayyip Erdoğan’a heyecanla aktardığımda, dinlediği konuşmayı onun da beğendiğini fark ettim. Beğenilmeyecek gibi bir konuşma değildi CHP liderinin yaptığı…”

Evet, ABD yolunda “Konuşmayı nasıl buldunuz?” soruma, Tayyip Bey, “Çok olumlu buldum” cevabını vermişti.

Onun onayı önemliydi.

Roller değişmiş gibi

Yıllar sonra roller değişmişe benziyor. AK Parti liderinin dini ağırlıklı konuşması CHP liderine soruluyor ve Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın sözlerini dini açıdan değerlendiriyor…

AK Partili yıllar herkese bir şeyler öğretti. CHP’lilerin, hiç değilse bir bölümünün, ağızlarının düzelmesinde AK Parti’nin ilk on yılında yapılan tartışmaların büyük etkisi olduğunu düşünüyorum.

Geçenlerde bir dost muhitinde bir vakitler CHP’de önemli görevler üstlenmiş, koalisyon hükümetlerinde bakanlık da yapmış bir tanıdığımla karşılaştım. Yakınlıklarını bildiğim için Deniz Bey’in sağlık durumunu sordum. Sıkça kendisini ziyarete gidiyormuş. “Beyni, zekası yerli yerinde” cevabını verdi.

Allah şifa versin.

İlk döneminde muhaliflerini geleneksel yaklaşımları üzerinde düşünmeye ve söylemlerini gözden geçirmeye zorlayan AK Parti, son sekiz-on yıl içerisinde de muhaliflerinin bildikleriyle gördüklerini mukayese edip yeni öğrendikleriyle ters düşen yönleri vurgulamalarına yol açmış görünüyor.

CHP’liler AK Parti’yi en güvendikleri yönlerden eleştirmeye başladılar baksanıza…

Hiç küçümsenmeyecek bir kazanım bu.

Tabii, AK Parti’yi ve AK Partili bilinenleri daha dikkatli olmaya mecbur edecek bir gelişme aynı zamanda.

Devlet yönetiminde görev alanları da.

Bir yeni olayın etkileri hala devam ediyor. Sağlık bakanlığında bakanlara yakın görevlerde bulunmuş, en son önemli bir kamu sağlık kurumunda ikinci adam konumuna getirilmiş bir doktor, nereden icap ettiyse, konumuna yakışmayan mesajlarıyla gündeme geldi.

Kendisi hemen görevden alındı.

Savunan da çıkmadı.

Türkiye değişiyor. Bu arada, AK Parti değişti, CHP de değişiyor.

Farklı bir döneme doğru yol alıyoruz.

[Ortak basın toplantısında DEVA lideri Ali Babacan “Er ya da geç vaktinden önce bir seçim söz konusu olacak” demiş, CHP lideri Kılıçdaroğlu da, “Bir süre sonra Türkiye seçim gündemini konuşmak zorunda; gittikçe ağırlaşan bir fatura var ve böyle bir durumda erken seçime gidilmesi olası” diyerek ona destek çıkmış. Erken seçime hazırlanıyor muhalefet.]

ΩΩΩΩ

45 YORUMLAR

  1. Halk, M. Kemal’in mirası olan bir asırlık CHP’yi tasfiye eder mi? Böyle bir olasılık var mı? Bence, bu, bir olasılıktan ziyade, iki seçim dönemi içinde yaşayacağımız, yaşanması kaçınılmaz görünen bir durum. Bunu, birilerini kızdırmak, ortalığı alevlendirmek için söylemiyorum.

    Dileyen, ortaöğretim ve lise kitaplarından öğrenilmiş, duygusal tatmin derecesi yüksek, ama aklı başında toplumsal-siyasal süreç kavrayışları ve çözümlemeleri açısından işlevsiz “gerici” ve “gericilik” tanımlamalarında ısrarcı olabilir. Oysa, ideolojik saplantılardan arındırılmış basit bir tanımı yapılabilir “gericilik” ve “gerici” terimlerinin. Ben basit bir tanım önereceğim.

    Önerdiğim basit tanım şu: Toplumsal gelişmenin önünde ayak bağı olan, yüzü geleceğe değil geçmişe bakan şey “gerici”, o gerici şeyin kendisini (muhtevasını) kavrayamayıp o şeyin yaşayıp yaşatılmasında ısrarcı olanlar ise “gericiler”dir.

    Böyle bir tanımlama özü itibarıyla doğru ya da kabul edilebilr makullükte ise, o “gerici şey” ve “gerici kişi” her şey ve herkes olabilir. Örneğin, ideolojik anlatı ve iddialarıyla, o iddialara yasalanarak ortaya koymuş olduğu öykü (performans) itibarıyla, bütün bir tarihsel deneyimden sonra, bugün hala çevrenizdeki insanlara ve topluma sosyalist devrim öneriyorsanız, açıkça, “gerici” sıfatını hak edersiniz.

    CHP ve onun ima ettiği zihin dünyası, açıkça gerici ve o zihin dünyasını paylaşanlar da gerici konumundalar. Aşağıda ifade etmeye çalışacağım nedenlerle, bu hiç de şaşırtıcı değil, aksine, beklenilebilir bir durum.

    Adına “toplum” dediğimiz şey, farklı aidiyetlere (etnik, dilsel, dinsel, ideolojik, kültürel) sahip olabilen sosyolojik-kültürel aktörleri içinde barındırıyor. Dinamik, zaman içinde dönüşen, kendi arzu ya da iradesinin ürünü olmayan süreçlere değişip dönüşerek tepki gösterip değişimlere uyum gösterebilen aktörler, yeni fikirler, yeni öyküler yaratarak, tarihsel yolculuklarını sürdürüyorlar.

    Osmanlı ve Osmanlı tarihinden, “Padişah tahtına oturabilmek için kardeş kardeşi boğazlıyordu. Allahım ne barbarlık!”ın birkaç tık fazlasını anlayanların analayamadıkları şey şu:

    Osmanlı’da da türlü çeşitli sosyolojik aktörler vardı ve yüzyıllara yayılan uzun tarihsel süreçlerdeki devingenlikle geçmişten o güne geliyor, serüvenlerini sürdürüyorlardı. Düşünce ve siyasal düşünce alanında da dışavurumunu buluyordu bütün bunlar: Henüz M. Kemal’in tarlada karga kovaladığı çocukluk döneminde, milliyetçilik de vardı, Türkçülük de vardı (üstelik de tillahı), İslamcılık da vardı, amele (bunlara “işçi” diyecektik sonraki dönemlerde) teşkilatları (sendikalar) ve amele hareketleri de vardı, vb.

    Burada benim açımdan kritik öneme haiz olan bir şey daha vardı: Bütün o “olan” şeylerin geçmişten o güne uzanan uzun tarihleri, gelenekleri, kendi içinde tutarlı bir fikri yapıları.

    M. Kemal ve eli silah tutanlar, üniforma çıkarıp ceket giydiler (evet, şapka da giydiler) ve kendilerini adı “Cumhuriyet” olan yeni rejimin bürokratik ve egemen sınıfı olarak örgütlediler.

    Buna, bir parti yakışıdırdı. CHP ile ona parti de yakıştırdılar. Kendi ideolojik ihtiyaçlarına uygun olarak, çizim becerleri oranında, altı tane ok cizdiler, her birine bir isim verdiler.

    O günlerden bugünlere, o günlerden çok daha önce tarihsel yolculuğunu sürdüren sosyolojik aktörler (ki yüzyıllarla ölçülür o yolculukların zamanı), şimdi kendilerine hayli kem gözle bakılsa da, kendi mecralarında kendi devingenlikleri içinde aktılar, evrildiler, değişip dönüştüler.

    Yeni bürokratik sınıfı diğer sosyolojik aktörlerden ayıran bir şey vardı: Kendilerinin “devrim” dedikleri şeylerin sıradan insanların dünyasında pek bir karşılığı yoktu. Sıradan insanlar (ki bunlar ezici çoğunluktu) o yeni şeylere dört elle sarılmıyorlardı. Karşı bir direnç de göstermiyorlardı.

    Devrimler, devrimciler, bunların ‘yeni şeyler’i, o devrimcilere ve o devrimcilerin yeni şeylerine homur homur olup karşı çıkanlar, hep birlikte hayli küçük bir azınlığı oluşturuyorlardı. (Sokaktaki insanlar bu yorum sayfalarında bizim yaptığımız gibi mi söz ediyorlar siyasetten?) Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerdeki hükümet konaklarında, bunlara yakın lokantalarda, tekke ve degahlarda vs. konuşulup tartışılıyordu o şeyler. (Tekkeler çok geçmeden kapatıldılar, kapatılmış tekkeler olarak yola devam ettiler -tıpkı bugün kanunen yasak, vakıf vb. araçlarla fiilen yola devam eden cemaatler gibi)

    “Çok iyi şeylerdir, herkese tavsiye ederiz -ve ediyoruz da zaten” diye hem tavsife edilip hem de dayatılan ‘yeni şeyler’in pek bileni, umursayanı yoksa, insanlar bunları ne benimsiyor ne de reddediyor, tarla sürüp bayramlarda bayramlaşarak çok öteden beri sürdüregildikleri gündelik yaşantılarını devam ettiriyorlarsa ne yaparsınız?

    Varlığını ve geleneğini çok uzun zamandır sürdürüyor olan sosyolojik aktörlerin yolunu tıkayıp bunların önünü kesmeye çalışırsınız. Çünkü, kökü ve geleneği olanlar onlar.

    Böyle yapıldı zaten.

    ‘Yeni şeyler’ ve ‘yeni şeyler’in altı oklu partisi, hep ve hiç değişmeden kalan anlatılarla organik ve çok uzun tarihsel geçmişe sahip diğer sosyolojik aktörlerin önünü kesmek için harcadı elde ne varsa.

    O didiniş, tutarlı, sağlam bir ideoloji değil, bugün en kusursuz örneklerini yaşadığımız bir faydacılık (pragmatizm), her kaba girebilirlik, ve bolca hamaset üretti.

    Ortaya da çıka çıka, hemen her gün al takke ver kulak olan sıkı muhalif sayın Mim ile sıkı yandaş Ahmet Bey’in “Yorumunuzdaki düşüncelerin pek çoğuna katılıyorum. Ama, bütün bunları Erdoğansız yapabiliiriz” şeklindeki “Erdoğan-şerhli” barışıp kucaklaşma ritüelleri çıktı (Yok, milli ve dokunaklı barışıp kucaklaşmanızı kıskanmadım arkadaşlar!)

    Bütün kadim sosyolojik aktörler değişti, dönüştü.

    Ne bileyim, örneğin dindar muhafazakarların modern zamanlardaki Milli Nizam Partisi (ki bir yıl yaşayabilmiş, kapatılmıştır) kapatılıp kapatılıp yeniden yeni ismlerle yoluna devam etti. Bir aşamada AK Parti’yi doğurdu. AK Parti’den Gelecek ve Deva doğdu.

    Değişmeden kalan CHP ve onun ima ettiği sosyoloji.

    Bir asırdır şeriat tehlikesi, bir asırdır bölücü tehdit, bir asırdır kahraman ordu (sanki pek bir yekpare, sanki pek bir apolitik!), bir asırdır “Bu söylediklerin bu ve şu nedenlerle kabul edilemez” ayarı vermeler, aklıselim ve gerçekçiliğe davetler.

    Entelektüel performans: neredeyse sıfır
    Siyaset yapış tarzında bir yenilenme: ‘valla bildiğiniz gibi’
    Çözüm önerileri ve projeler: ‘Demirel miting kürsüsüne elinde Kuran’la çıktı! İşte gördünüz ey halkımız!’ ya da ‘Baktım Recep, söyle Recep’.

    Aklı başında CHP seçmenleri var. Bu partinin zihin dünyasını paylaştıklarından değil bu partiye oy vermeleri. Gandi Kemal de biliyor bunu. Zaten bunu bildiği için “Tıpış tıpış gidecek, oyunuzu vereceksiniz!” dedi.

    Bu “Kırk satır mı kırk katır mı” ya da “Yağmur mu iyi, yoksa dolu yağsın mı istersin” sopasıyla CHP’ye oy verdirilen insanlar, Deva’ya oy verecekler.

    Üç yıl gibi bir süre içinde, Tekirdağ’dan ya da Kastamonu’dan genç evli oğlunu kızını ziyarete İstanbul’a gelmiş emekli öğretmen amca, boş vaktini değerlendirmek için kibarca yolda durdurup adres sorduğu insanlardan şöyle yanıtlar alacak:

    “CHP il binasını arıyorum oğlum. Burada bir yerde, Bim marketin arkasındaki sokakta, eski sarı binanın ikinci katı dediler. Dolaş dolaş bulamadım.”

    “Vallahi bilmiyorum be amcacığım. Bir ara Atatürkçü Düşünce Derneği ile aynı daireye taşındıklarını duydum. Sabahları onlar, öğleden sonraları da o dediğin partinin adamları kullanıyormuş. Ama ben yeğenimin yalancısıyım.”

    • bernar bey! dünden beri takipteyim.
      – çok ufak düşünüyorsunuz. hala kafanız ahmet, mehmete çalışıyor.
      – bırakın chp’yi. chp dağılabilir tabii ki. deva partisi de dağılabilir.
      – Ülkemiz şu an öyle bir dönemden geçiyor ki, 1 gün önce kahraman olan birisi, bir gün sonra vatan haini olabiliyor. Çünkü, çok sıkıntılı bir dönemden geçiyoruz.
      – bu düşüncemi bir süre önce, başka vesileyle yazdım. bu sadece chp için böyle değil, herkes için, her grup için bu böyle.
      – onun için, chp dağılabilir mi gibi saçma sapan konularda analiz yapmayın. herkes dağılabilir.
      – Muharrem ince, önceki seçimde cumhurbaşkanı adayıydı. şimdi ise, sözcü gazetesi bile haber yapmakta zorlanıyor. kimse ciddiye almıyor.
      – ülkenin içinde bulunduğu durum, yapılan hataların toleresinin düşük olduğu bir dönem. Aynı şekilde, yapılan doğru şeylerin de (doğru-yanlış ifadeleri dönemin özelliklerine uygun olarak algılayın) toplumda alıcısının fazla olacağı bir dönem.
      – geçmişte yıldıray oğuru hiç duymamıştım. şu an için ise, ülkede, iktidarı en fazla zorlayan gazeteciler arasında.
      – tekrar ediyorum. bırakın A, B partisini. ülkenin sorunu parti sorunu değil.
      – bir de hatırlatma. chp’ye oy veren çok değerli insanlar var. sizin kendi kafanızda kurduğunuz chp’li figüründen de sizden de çok çok akıllı insanlar var. ve bu insanların sayısı, deva partisine veya gidecek, gelecek partilerinin taraftarlarının içindeki sayıdan epey fazla.
      – Yani, eğer chp dağılacaksa, bu, chp içindeki değerli insanların da chpyi terketmesi ile olacak.
      – Yani, eğer ülkede iyi birşeyler olacaksa, bu zamana kadar chp’ye oy vermiş insanların bunda katkıları önemli yer tutacak.

    • Bernar bey. En iyisi siz yine eski gözdeniz Saadet Partisine dönün. Zira DEVA Partisi’nin genel başkanından il başkanlarına tüm yönetim kademesi Mustafa Kemal Atatürk’e sevgi ve saygı duyan laik Müslüman ve liberallerden oluşuyor. Yani sizin deyişinizle bunlar da vesayetçi düzenin insanları, belki biraz ehlileşmiş olanları. Üstelik rasyonel akla çok fazla önem veriyorlar, bu da size göre iyi bir alamet değil.

  2. Mustafa Kemal’in Hilafeti kaldırması

    … Bu arada toplanan Müdâfaa-i Hukuk grubunda saltanat sisteminin ömrünü doldurduğunu söyleyen Mustafa Kemal, meclisin 1 Kasım günkü toplantısında uzun bir konuşmayla halifeliğin nasıl ortaya çıktığını ve tarihî seyrini açıklayarak halifelikle saltanatın birbirinden ayrılabileceğini savundu. Mesele verilen önergelerle birlikte ortak komisyona havale edildi. Orada bu iki gücün birbirinden ayrılamayacağı görüşü dile getirilince söz alan Mustafa Kemal, Türk milletinin ayaklanarak egemenliğini kendi eline aldığını, bu durum karşısında sorunun bir gerçeği tesbit etmekten ibaret olduğunu vurgulayıp önergenin kabulünü istedi; aksi halde gerçeğin kendi yöntemine göre belirleneceğini, ancak belki birtakım kafaların kesileceğini de ekledi (Söylev, II, 505). Bu gözdağı karşısında Ankara milletvekili Mustafa Efendi, “Biz meseleyi başka bakımdan ele almıştık, açıklamalarınızdan aydınlandık” diyerek meseleyi Erzurum Kongresi’nden beri savunulan millî hâkimiyet açısından değerlendireceklerini belirtti. Böylece ortak komisyon iki maddelik bir karar tasarısı hazırladı. Bunda, Osmanlı saltanatının İstanbul’un işgal edildiği 16 Mart 1920 tarihinde sona erdiği hükmü yer aldı. (TDV İslam Ansiklopedisi)

    CHP=Atatürk değildir olamaz da zaten. Hele R.T.Erdoğan, Devlet Bahçeli v.b. hiç değildir. Sözde derin devlet ise zurnanın son deliğidir. Tarihin tecellisi bazı kişilere bu yetkileri verir ve sadece onlar böyle yetkileri kullanabilir.

    Bu tarihi bilgiyi ve sonundaki yorumumu Anayasa Mahkemesini tehdit eden D.Bahçeli ve S.Soylu’ya ithaf ediyorum. Haddinizi bilin diyerekten.

  3. Sn.bernar geçen yüzyılın başlarına takılıp kalmışlar bitek burdaki badem bıyıklı, boynu poşili, başı kalpaklı çakma hevaller değil tabii; kendin de en iyimser tahminle geçen yüzyılın son yarısına saplanıp kalmış görünüyorsun!
    Aynı ezberler ve donelerle aynı bayatlamış hedeflere varılamayacağı milyonlarlarca kez kanıtlanmışken hala aynı sözleri geveleyip duruyorsun işte…
    Türk toplumunun ilerici gücü cumhurittifakında saflaşmıştır, lokomotifi mhp ve sayın bahçelidir.
    Kürt sokağından size ekmek çıkmaz, deva mıdır nedir akp nin yolda çıkarıp attığı kabak lastiklerden de bi cacık olmaz, inanmazsan bu yazının başında duran fotoğrafa iyi bak; sonra da burda fatih bey ve diğerlerine atıp tuttuklarına bak emi!
    İnsanda biraz olsun tutarlılık ve düşüncelerinde samimiyet olmalıdır.

  4. Ekonomimiz uçuyor,kriz teğet geçti,ekonomimizi sorgulayanlar haindir,dövize değil TL ye yarırım yapın vs gibi söylemlerinden sonra gelinen son nokta:Zenginler haline şükretsin,fakirler sabretsin!Müslümana sabır yakışır!Acıyı bal eyledik!vs vs .AKP iktidarına tebrikler;Türk ekonomisini baya iyi yoldaymış da, haberimiz yokmuş!!!

  5. Cübbeli Ahmet Hocadan bir inci. “Koronavirüsten ölen şehit sayılır mı? Bulaşıcı hastalıklardan ölenler şehittir. Ancak Müslümansa şehittir.”

  6. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından, camilerin ve din görevlilerinin değerini ve önemini anlatmak için, 1986 yılından itibaren 1-7 Ekim tarihleri arasını içeren Ekim ayının ilk haftası “Camiler Haftası” olarak kutlanmakta iken 2003 yılında “Camiler Haftası’na “Din Görevlileri” de ilave edilerek bu hafta, “Camiler ve Din Görevlileri Haftası” olarak kutlanmaya başlanmış. (1986 yılında Kenan Evren Cumhurbaşkanı, Turgut Özal Başbakan)

    Erzurum Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde “Din Görevlilerine Göre Camiler ve Din Görevlileri Haftası” adlı bir makale yayınlanmış (Nisan 2018). Makalede çeşitli bilgiler verildikten sonra katılımcı din görevlilerinin hafta hakkındaki olumsuz görüşleri şöyle özetlenmiş.

    “İçi boş ve gösteriş olarak düşünüyorum. Çok basit buluyorum. Monotonluk ve yapaylık hissediyorum. Etkinlikler yetersiz. Reklam amaçlı görüyorum. Zoraki katılım oluyor. Konuşulanlar toplantıda kalıyor. Riyakarlık olarak görüyorum. Yöneticiler yeterince ilgili değiller”.

    Not : Böyle bir hafta olduğunu ben de ilk defa duydum. Gereksiz ve faydalı bir işlevi olmaz diye düşünüyorum.

    • Evrim teorisinin laiklikle bir ilgisi yok! Başka bir deyişle Darwin laikliğe katkı sunsun diye böyle bir görüş ortaya atmamış. Çok uzun yıllar boyunca yaptığı deneysel araştırmalar ile böyle bir sonuca varmış. Laikliğe laf sokuşturucam derken komik duruma düşmeyin. 🙂

      • Doğru, evrim teorisinin laiklikle ilgisi yok. Ama, laikçi kafanın laikliği evrim teorisi ile ‘iltisaklı’ addetmesi vakıa-i adiyedendir. 🙂

        • Laikçi kafa (modern dinciler) ile geleneksel dinci kafa arasında klas bakımından pek fark yok zaten. Hepsi bu toprakların-kültürün insanları. M.K.Atatürk laikçi değildi, laikti, yani rasyonel akla önem veriyordu. Siz ne derseniz deyin M.K.Atatürk modern Türkiye’nin mimarıdır.

  7. Çinisever bir düşünürümüz şöyle demiş. “Türk yargısı altın çağını yaşıyor; otoriteye saygılı olunsun! Güneydeki sevdiğimiz ülkeninki otorite de bizimkisi bostan korkuluğu mu?”

    Bostan korkuluğu değil, Bahçe(li) korkuluğu. 🙂

  8. “Acıyı bal eyleme” , Echart TOLLE buna “acı bedeni ” oluşturma diyor.
    Bana göre biraz daha anlaşılır hâli mazoşist bir ruh hali.Ancak kişi açıdan zevk duyabilir. bunu başkalarına da öneriyorsa, yani başkalarının da acıdan zevk duymasını istiyorsa bunun psikolojideki tarifini bilmiyorum.
    Başkalarının acıyı, ” acı ” olarak hissetmesini istemek tabii ki sadizm.Ancak burada farklı bir durum sözkonusu. Acıdan zevk alınması tavsiyesi var.
    Devamlı acılarla yaşama, acılarla hemhal olma.
    Bütün Dünya nın yaşadığı en büyük problem olan “insanın kendini zihniyle özdeşleştirmesi”nin sonucu.
    Bu problemin yanında Covid-19 solda sıfır kalır.
    Kendimizi zihnimizle özdeşleştirsek, yani zihnimizin peşine takılır isek bizi devamlı olarak geçmişe ve geleceğe görür.Geçmişin acılarını hissettirerek yaşatır. Geleceğin kaygılarını da hissettirerek yaşatır.
    İçinde bulunduğumuz anda kullanmamız gereken enerjimizi, geçmişteki ve gelecekteki vuku bulmamış muhayyel olaylara harcatır.
    Zihnimiz hiç durmaz.Dakikada 700 kelimelik işlem yapmaya devam eder.Zihnimiz bizim elimiz, ayağımız gibi bir aracımızdır. Kendini zihni ile özdeşleştirenler yani peşinne takılan ” zavallılar”ın psikolojik çöküş yaşamasının imkan ve ihtimali yoktur.
    4-5 yaşlarındaki bir çocuğu sokağa salı ve peşine takılın.Bir günde haşatınız çıkar.
    Pekiyi çözüm ne?
    Uzmanların önerisi “kamera durumu”.
    Yani kendimizi, kendimizi de gözetleyen kamera durumuna getirmek. Yani biz kendimizi de gözetleyen denetleyen kamerayız. Bu durumda, içinde bulunduğumuz anı yaşayabiliriz.Zihnimize ihtiyaç halinde görev vereceğiz.İhtiyacımızı karşılayıp gelecek.
    Bana göre, zihnimiz bizim en çok kullandığımız araç olduğu için “özdeşleşme” bu nedenle gerçekleşiyor.
    Hesap- kitap için gerekli, hayal için gerekli, konuşmak için gerekli, tüm duy organlarının iletileri için gerekli Daha doğrusu saymakla bitmez. Bir bebeğin annesi gibi, bir bakanın özel kalem müdürü gibi.
    Bu özdeşleşme, insanın ve tarihin en büyük problem ve yanılgısıdır.
    Ben diyorum ki, “zihninin peşine takılacağına şeytanın peşine takıl” Zira şeytan yorulur.Zihnin yorulma da bilmez.

    • bu yorumunuzu;

      “sizi de yapmakta olduğunuz amellerinizi de ALLAH yaratmıştır”

      ” sizi de o yonttuklarınızı da ALLAH yaratmıştır”

      bu iki ayet mealleriyle birlikte düşününce mana katlanıyor. özellikle ‘o yonttuklarınızı’ ibaresi elde yapılan putlar olarak tercüme edilmiş ama tefsirlerde zihnin de yonttuğunu dolayısıyla zihnin yonttuğu putlar olduğunu söyleyen yorumları düşününce…

      bu manaya gelen ayetler çok tekrarlanmış.

  9. Bir ekonomist, kısacık, eğitim seviyemizden bağımsız olarak hepimizin kolayca anlayacağı, son derece eğlenceli bir yazı yazabilir mi? Mümkün mü bu?

    Aşağıdaki yazıyı okuyuncaya kadar, soruyu soran düşsel anketör gencin bu düşsel sorusuna, “Fikrim yok. . .” diye karşılık verirdim.

    Çok kısa, çok basit ve anlaşılır, harikulade nüktedan. Üstelik, çok güncel bir soruya da yanıt veriyor.

    https://t24.com.tr/haber/mahfi-egilmez-yazdi-faizi-arttirdigimiz-halde-dolar-tl-kuru-niye-dusmuyor,908200

      • IMF’yi defettik de kendi yağımızla mı kavruluyoruz? Yap-işlet-devret yönteminin veya uluslararası tefecilerden alınan borçların faizleri imf’nin 3-4 katına geliyor.

  10. ZULÜM VE KUL HAKLARI:

    Allah’ın emrine saygı, O’nun varlığına ve birliğine iman edip hükümlerine uygun şekilde yaşamakla gerçekleşir. Kul hakları ise genellikle insanların canları, bedenleri, ırz ve namusları, mânevî şahsiyetleri, makam ve mevkileri, dinî inanç ve yaşayışları gibi konulardaki kişilik haklarıyla mallarına ve aile fertlerine ilişkin haklarından oluşmakta ve bunlara yönelik olarak yapılan kötülükler, verilen zararlar kul haklarına tecavüz sayılmakta, bu tecavüz de “mazlime” ve bunun çoğulu olan “mezâlim” kelimeleriyle ifade edilmektedir. Belli bir kişiye verilen zararlar yanında zimmet, irtikâp, karaborsacılık, fitne, idarî baskı ve zulüm gibi ammenin maddî ve mânevî haklarına ve menfaatlerine, huzur, güvenlik ve refahına zarar verme sonucunu doğuran her türlü faaliyet de çeşitli âyet ve hadislerle diğer İslâmî kaynaklarda kul hakkına tecavüz sayılıp yasaklanmıştır.
    Kur’ân-ı Kerîm’de hukūkullah tabiri geçmemekle birlikte birçok âyette hak (meselâ bk. el-İsrâ 17/26; er-Rûm 30/38; ez-Zâriyât 51/19), adalet (el-Bakara 2/282; en-Nisâ 4/58; el-En‘âm 6/152), kıst (en-Nisâ 4/127, 135; el-Mâide 5/8, 42; Hûd 11/85) ve zulüm (el-Bakara 2/279; en-Nisâ 4/10, 30; el-Hac 22/39) gibi kavramlar kul haklarıyla ilgili olarak da kullanılmıştır. Ayrıca birçok âyette insanların haklarına saygı gösterilmesi istenmiş, bu haklara saldırı mahiyetindeki tutum ve davranışlar yasaklanmıştır.
    Kaynak;İslam Ansiklopedisi.
    Kul hakkı beş türlüdür:
    1- Mali [Parasal]
    2- Nefsi [hayati yönden]
    3- Irzi [Haysiyetle ilgili]
    4- Mahremi [Namusla ilgili]
    5- Dini.

  11. ”Ahir zamanda dünya menfaati için dini alet eden, gösteriş yapan, sözleri baldan tatlı kimseler çıkar. Bunlar kuzu postuna bürünmüş birer kurttur.”(Tirmizi). Bu güruh,iktidara gelmek ve iktidarda kalmak için, 19 yıldır liderlerinin her emrini Allah ın emirlerinden üstün tutular.Halbu ki,bu güruhun liderini tanıtan için şu hadis varit olmuştur:”Sizin için Deccal’den daha çok, sapık önderlerden korkuyorum.” (İ.Ahmed). Foyaları ortalıkta saçılan bu iktidarın peşinden koşanlar herhalde hesap vermekten korkuyorlar.Bazıları da sarayın sofrasından olacakları için….AKP değişmedi sayın yazar Koru.İktidardan düşme korkuları dağları sardı.Saygılar.

  12. Sn. Davutoğlu da ‘acıyı bal eyleme’ konusunda şöyle demiş “Dini referansları kullanırken tutarlı şekilde her alanda kullanmak lazım. En yakınlarını şirketler üzerinden zengin edip, ülkenin fakirleşen kitlelerine dönüp ‘sabredin’ demek dini istismardır. Sayın Cumhurbaşkanı kendisinin, çevresinin ve son dönemde zenginleşenlerin zenginlik kaynağını açıklamadıkça, bu ülkenin dar gelirli insanlarına dönüp sabırlı olun deme hakkına sahip değildir. Cumhurbaşkanı bu yoksulluğunun hesabını verme makamındadır. Bu açıklamanın tek mantıklı tarafı, halkın fakirleştiğini kabul ediyor ve sabır tavsiye ediyor olmasıdır. Çevresindekiler uçuşa geçmiş olabilir ama halk ızdırap çekiyor.”

    “Türkiye değişiyor. Bu arada, AK Parti değişti, CHP de değişiyor.” cümlenizi okuduktan sonra Sn. Koru, Davutoğlu’nun yukarıdaki pasajından “Dini referansları kullanırken…” cümlesine aklım kaydı: “Siyasetçi” yaklaşımı işte…”Kullanmak”… “Kullan at” gibi.

    Bu yolu politikacılara veren, din ve dine dair olanı hayatının merkezine koyan ya da geleneksel bir algı/olgu ile onu sembol haline getiren ve kendini sağ-muhafazakar diye niteleyen kitleler oluyor. Ne acıdır ki, her seferinde hayal kırıklığı yaşayan -dinsel olan üzerinden menfaat aşıranlar hariç- bu zümre, hala yapılan yığınla yanlışa karşılık ne uyanabilmiştir ne de bir tepki ortaya koyabiliyor.

    Daha akıllıca ne yapsın Kılıçtaroğlu; rakibinin silahıyla silahlanıp, karşı ateşe duruyor. Şimdi dini içerikli iki kelime etti diye, onun (siyasi) zihniyetinin değiştiği mi var sayılsın? Merhum Demirel’in, 70’lerde ki siyasi mitinglerinde -hasseten Doğu-Güneydoğu bölgelerinde- elinde, en yükseğe kaldırabildiği kadar vaziyette Kur’an ile kürsüye çıktığına -çocukluk yıllarımda- şahit olmuşluğum vardır. Bunu, Kur’an ile amel/idare edeceği için mi yaptı, ya da Kur’an-ı kullanmış olmak için mi?

    İnönü, Konya’da ki mitinginde belli ki, içi el vermediği için “manevi” mesajlar vermemiş; doğru olanını yapmış… Nifaka girmemiş!

    İçinden gelerek söylediği halde sağ-muhafazakar politikacılar, nefsin tazyiki ile midir, iktidarda kalma hırsıyla mıdır ya da; devletin ceberrut yüzünü fark ettiğinde midir, nedir; tersyüz oluyor, manevi değerleri sadece “kullanmayı” yeğ görüyorlar!

    Eski bir Büyükelçi, AB’ye, Erdoğan sonrası bir Türkiye’ye hazırlık yapın minvalinde makale yazmış; içeride de muhalefetin sesi daha gür çıkmaya başladı: Davutoğlu bu ara hükümeti değil, açıkça Erdoğan’ı hedef alıyor. Babacan kitlelere ulaşmada zayıf kalsa da etkili mesajlar veriyor; Kılıçtaroğlu daha bi özgüven içinde hissediyor kendini.

    Farklı bir döneme yol aldığımızın en belirgin kanıtı ise Akşener’in parti içi meselelere odaklanmasıdır: Partide kazan kaldıranlar var, ayrışma belirtileri kendini gösteriyor. Dağılmaya yüz tutacak İYİ Partiden, Cumhur İttifakına bir kaç puanlık oy geçişi hesaplarıdır olan galiba.

    “Tuhaf/ilginç zamanlarda yaşayasın” Çin atasözü/bedduası, şimdilerde Türkiye’nin siyasi ahvalini açıklar nitelikte.

  13. Ne din kalmış, ne îman, din harâp, îman türâb olmuş!

    Mehmet Akif Ersoy

    GEMİ BATIYOR

    Yolcularının büyük çoğunluğu gafillerden oluşan bir gemi ağır ağır ilerlerken beklenmedik bir şey olur ve geminin altı delinir. Yolculardan aklıselim bir kişi geminin su aldığını ve batmakta olduğunu haber verir, yolcuları önlem almaya davet eder. Fakat kimse adama aldırmaz, kimse ayaklarının altındaki tehlikeyi ciddiye almaz. Adam avazı çıktığı kadar bağırır ve geminin su alan kısmını işaret eder, tehlikenin farkına varılması için çaba gösterir ancak kimse oralı değildir. Kısa süre sonra sular yükselmeye ve boğazlara kadar ulaşmaya başlar. Gafil insanlar işte o zaman tehlikenin farkına varır ve imdat diye bağırmaya başlarlar. Fakat vakit çok geçtir ve çırpınışlar fayda getirmez.

    Bilindiği üzere dindar kesim bu toplumun temel yapı taşlarıydı ve bir kötülük gördüklerinde bunu ortadan kaldırabilmek için bir araya gelir, harekete geçerlerdi. O zamanlar dindarların önceliği ve hedefleri doğru eksenli bir hayattı, vahyin gölgesinden kopmadan yaşayabilmekti. Bugün dindar kesim sekülerleşti dolayısıyla bu insanların talepleri de öncelikleri de değişti. Artık dindarlar para, mülk ve kariyer uğruna her türlü tavizi meşru görüyor, komşu açlıktan karnına taş bağlarken onlar konforlu ortamlarda fahiş paralar harcıyorlar. Pusulayı kaybettiler ve bir belirsizliğe doğru yol almaktalar.

    Ahlakı değerleri kuşanacak ve hakkın tebliğini yapacak olan dindarlar seküler rüzgâra kapılınca, her şey alt üst oldu. Mahremiyet kavramı zedelendi özel diyebileceğimiz hiçbir şey kalmadı. Sosyal medyada ve ekranlarda sergilenen görüntüler insanlarımızın utanma duygusunu yok etti. Zina sıradanlaştı, magazin programları vasıtasıyla gıybet ve dedikodu yaygın hale geldi.

    Geçtiğimiz günlerde AKP’ye yakın olan ATV’de bir programa katılan kadının ifadeleri geminin artık battığını ve rehavete kapılan insanların çözümsüz kaldıklarını özetliyor aslında. Sular yükseliyor, gemi batıyor ve bir nesil heba oluyor düşünebiliyor musunuz?

    Hatırlayacağınız üzere programa katılan kadın komşusuyla kaçıp birlikte yaşamaya başlamış ve eşinin bir kadın programına başvurması sonucunda, kucağındaki bebeği ile birlikte bulunmuştu. Bebekle ilgili yapılan DNA testinin sonucunda ise çocuğun babasının kadının kaçtığı komşusu olduğu ortaya çıkmış ve kadın testin sonucunu öğrenince sevinçten çığlık atıp şükürler olsun çocuğumun babası Cengiz çıktı diye havaya zıplamıştı. Peki, aklımızın, vicdanımızın ve fıtratımızın kabul edemeyeceği bu vahim olayı nereye koyacağız şimdi?

    Düşünün elinizde aslını tamamıyla kaybetmiş bir kumaş parçası var ve siz neresinden tutarsanız tutun yırtılıyor, elinizde kalıyor. Peki, bu durumda ne yapacaksınız? Problemi ortaya koyarken çözüme nereden başlayacaksınız? Zinakâr kadına Allah’ın bahsettiği kutsal konumunu hatırlatıp, bu kirli hayatını çocuklarımıza bulaştırmaması için hangi önlemlerin alınabileceğini mi tartışacaksınız?

    Evimizin anahtarını teslim edebileceğimiz komşunun zilletini, ihanetini, kötü niyetini topluma bulaştırmaması için önlem mi alacaksınız? Eşinin ihanetini sıradan bir olay gibi geçiştiren ve onu hâlâ sevdiğini söyleyen mazoşist kocanın acil rehabilite edilmesi gerektiğini mi ifade edeceksiniz? Anne-babanın bu kokuşmuş hayatlarının cezasını tek başına yüklenecek olan o masum yavruyu koruma altına mı alacaksınız? Olaya nereden ve hangi boyuttan bakarsanız bakın içinden çıkamıyorsunuz. Gemi batmış, artık gemiyi kurtarma şansınız yok.

    Toplumun birincil sorununun ahlaki ve manevi çöküş olduğunu kabul etmek zorundayız. Bu değerlerin yeniden hayat bulması, siyasi, iktisadi, kültürel sorunlarımız için de çözüm olacaktır. Ve bu sadece ülkemiz için değil bütün dünya için kurtuluş olacaktır.

    Fatma Tuncer
    Milli Gazete

  14. Allah AKP den razı olsun ! Dini referansla iktidara geldiler ve bize doya doya dinimizi yaşatarak tam 18 seneden beri iktidarlarını devam ettiriyorlar ! Nitekim onların sayesinde ve 2018 araştırmasına göre dünyada İslami endekslere göre yaşayan ülkeler arasında 95 nci sırada yer alıyoruz yani oldukça güçlü bir yerdeyiz ! ve bundan da hepimiz gurur duyuyoruz ! E.. CHP de ne yapsın sittin seneden beri iktidar yüzü göremiyor , zahir AKP den kopya çekmek zorunda kalmış ! Hayırlısı olsun ! Bu gün benden bu kadar , fazla derine dalmaya gerek yok ! Herkese selam ve saygılar.

    • Ali bey dini referanslarla geldiler derken türkiyedeki yönetimi irandaki molla rejimiyle bir tutmuyorsunuzdur heralde; sonuçta seçim sandıklarına oy pusulası attık mushaf incil değil!

    • Yalan rakamlarla ; ellerine yüzlerine bulaştırdıkları coronadan insanlar sokaklarda ölmeye başladıklarında, işsizlik tavan yapıp kamu çalışan ve emeklinin maaşları odenemediginde, döviz fırlayıp en acil ihtiyaçlar ithal edilemediginde dualarının kabul edildiğini/edilmediğini anlayacaksın

      • Peki Yahya bey bu öngörüleriniz gerçekleşmezse.. koronadan insanlar sokakta ölmezse, maaşlar ödenmeye devam ederse, kıtlık olmazsa…… Yani başımıza gelmesini istediğiniz felaketler -Tayyip Erdoğan iktidardan düşsün diye istediğiniz- gerçekleşmezse utanıp başınızı öne eğecekmisiniz. İşte şahsen karşı çıktığım isyan ettiğim anlayış bu. Resmen birileri böyle olsun istiyor. Sorsan 10 yıldır yarın batacak gemimiz. Yarın çökecek ekonomi.yarın bilmem ne. 10 yılı aşkın zamandır birileri olmasından endişe etmek yerine olması için dua ediyor. Böyle mantıkla ne muhalefet olur ne de de çözüm bulabilir bu tarz düşüncede olanlar. Hele bir de Kılıçdaroğlu kafasındaysa üstelik. Adam memleketine yabancı, insanına yabancı, gündemine yabancı, arada doğru cümleler kuruyor saati dolmadan batırıyor kendini. Sayın Koru da haliyle muhalif illaki Kemal beyi güzellemesi gerekiyor da.. Eldeki malzeme çin malı, hemen yırtılıyor kopuyor.. Bazen birlerinin K.K. ya metin verip okuttuğunu düşünüyorum ama siyaset mühendisliği yapmak isteyen biri böylesi hatalar yapmayacağından bu düşünceden uzaklaşıyorum. Sayın yazar, muhaliflerin sabırsızlığından mütevellit hep aynı hatalara düştüğü gözlenmiştir. İnsan kime ne kadar muhalefet olursa olsun sırf muhalif olduğu için dünya görüşüne düşman biriyle yol yürümeye kalkmaz. Emin olun hedefe vardığınızda o yol yürümek istediklerini o güzelledikleriniz sizi silip atacak. (Şahsi değil) Zaten çok zor buluyorsunuz K.K. nın güzellenecek bir yanını Ali beye yoğunlaşın. 2028 de ülkemiz için çok iyi bir yönetici adayı olacaktır kendisi.

        • Yanılmayı en çok isteyen benim. Keşke öngörülerim gerçekleşmese; coronadan çok kayıp vermeden kurtulsak, ekonomimiz dibe vurmadan emekli maaşlarımızı alabilsek, aç gözlü yandaş müteaahhitlere geçilmeyen yol, uçulmayan havaalanı bedellerini zorlanmadan dolar bazında ödeyebilsek, yalama olmuş af yasaları ile vergi vermemeyi adet haline getirmekten vazgeçsek, adalet herkes için işlese, Dünya bize bir yerleri ile gülmekten vazgeçse, komşularımızla didişmesek, haklı davalarımızda yanımızda olacak uluslararası dostlarımız olsa…

  15. 9 bin tl musluk, ejder meyveli smootie, 50 bin dolarlık çanta tam müslümanca bir yaşam.
    – müminin nasıl olması gerektiğini öğrenince neden dindar olamadığımı anladım.

    • pardon. yazlıkları, uçaklar, lüks araçlar, saraylar! benim mümin olmam mümkün değil.
      – bu ülkede sadece akpliler ile mhpliler mümin olabilir.

      • Hamza Akyol kardeşim , affınıza sığınarak naçizane kısa bir ilave yapmak istiyorum : Evet ; dedikleriniz çok doğru , ben de aynen size katılıyorum . Ancak kesinlikle islamiyet bu değildir ; islamiyet bütün kötülükleri reddeden ve fakat bütün iyilikleri içeren bir dindir .Selam ve saygılar sunarım .

        • ali bey! islamiyetin bu olduğunu söylemiyorum zaten.
          – Sadece, kendilerine müslüman diyen insanlara, “dediğiniz müslümanlık bu yaptıklarınız mı?” diye soruyorum.
          – Yoksa ben de biliyorum islamiyetin bu olmadığını.

        • Ali bey merhaba! yorumunuza cevap yazmıştım ancak herhalde bir hata oldu yayınlanmadı. ben islamiyetin öyle olduğunu düşünmüyorum.
          – sadece ele verir talkını kendi yutar salkımı atasözünü hatırladım.

          • Affedersiniz , tersinden bakınca biraz öyle anlaşılmış olabilir , haklısınız ! Ancak ben kesinlikle , saydığınız olumsuzluklara karşı bir tarif olarak onu ifade ettim .İlginize teşekkürler ,selam ve saygılar

  16. Sayın Koru’nun yazısında benim dikkate değer bulup üzerine kafa yorulmasını önerdiğim ifadelerinden birisi şu oldu:

    “İlk döneminde muhaliflerini geleneksel yaklaşımları üzerinde düşünmeye ve söylemlerini gözden geçirmeye zorlayan AK Parti. . . .”

    Önceki gündü sanırım. Dindarların ve Kürtlerin Türkiye’yi demokratikleştiren sosyolojik aktörler olduklarını söyledim. Fatih Bey’den itiraz gecikmedi. Ham hayaldi söylemiş olduğum şey, ayakları yere basmıyordu.

    Oysa, benim açıkça işaret ettiğim, sayın Koru’nun ima ediyor göründüğü gerçek, çok, ama çok açık bir biçimde önümüzde duruyor. Önümüzde açıkça görülür olanı görememek için tek ihtiyacınız olan şey, Kemalizmin “Laiklik ve modernlik ilerici, laikleştirilip modernizmle uyumlu kılınmamış dindarlık gericidir” şekilnde özetlenebilecek 1923 model anlatıya takılıp kalmış olmaktır.

    Fehmi Bey’in referansta bulunduğu AK Parti’nin ilk on yılı, AK Parti’nin vesayete karşı sivil siyasetin temsilcisi olduğu, geniş halk yığınlarının demokratik ve insani taleplerinin taşıyıcısı olduğu yıllardır. Bu yanıyla, kör parmağım gözüne, ilerici, dönüştürücü, demokratik bir kitle partisidir:

    Düşünce suçlarını, vesayetçi Kemalist rejimin Terörle Mücadele Kanunu denilen gerici yasal çerçevsinden çıkarıp hükümsüz kılan partidir AK Parti.

    İşkenceye sıfır tolerans şiarını yükselten, bu şiarı övgüye hak eder bir biçimde hayata geçirerek işkenceyi bu topraklardan söküp atan parti olmuştur AK Parti.

    12 Eylül askeri rejiminin baskıcı, devlet tahakkümünün yapılandırılması anlamına gelen anayasasını kuşa çeviren, Avrupa Birliği kriterlerine uyum yasalarını birer birer hayata geçiren partidir.

    Bzideki ‘solcumsular’ı, Bülent Ecevit’in, meclisteki “Bu hanıma haddini bildirin!” cıyaklamalarından alıp, Kılıçdaroğlu’nu bugünkü söylemine getiren partidir AK Parti.

    Kürtlerin insani ve demokratik taleplerini işiten, bunların meşruiyetini ilan eden partidir.

    Eğer ülkemiz, HDP’ye karşı girişilmiş son operasyona açıkça ve alenen itiraz ederek bunu demokrasi açısından kara bir leke olarak tanımlayan Deva ve Gelecek Partileri’ne sahipse, CHP dahi bu basınç altında olayı susup geçiştiremiyorsa, İyi Parti ‘İyi ve doğru oldu’ demiyor ve susmayı yeğliyorsa, bu, anılan dönemin AK Partisi sayesindedir.

    Diyarbakır gibi Kürt milliyetçi uyanışının kalesi konumundaki bir şehirde, PKK terör örgütünün sokaklara çıkılması ve ‘meşru müdafaa’ (!) vaziyeti alınması çağrısına Kürtler dönüp bakmamışlarsa, bu, AK Parti’nin bu konudaki sağduyulu, demokratik, Türkiye’ye (hepimize) kazandıran sivil ve demokratik siyaseti sayesinde olmuştur. Bugün artık Apo değil, S. Demirtaş ise konuşan, içeriden yazdığı mektupları elden ele dolaşan, onun güncel siyasete ilişkin değerlendirmeleri merak ediliyorsa, bunun altında yine bugün bir aile şirketi partisinden ve vesayetin hizmetinde bir memurdan ibaret olan değil, demokratik kitle partisi olarak, AK Partili 10 yıl vardır.

    TV ekranlarındaki tartışma programlarında hayatlarımızda ilk defa olarak entelektüel kaliteye tanık olabildi isek, bu ülkede Mümtazer Türköne, Fehmi Koru, Ahmet Altan, Ali Bayramoğlu, Tarık Çelenk gibi seçkin, ufuk açıcı, yol gösterici aydınların sözlerini, değerlendirmelerini, düşüncelerini işitebildi isek, bunu sağlamış olan da AK Parti’dir.

    Bugün, 9 Ekim 2020 gününü idrak ettiğimiz bugün, ortada apaçık duran tablo, hepimiz açısından ibret verici bir tablodur:

    Vesayetçi ittifak, tıkandı. Erdoğan aksıyor. bunlar açısından yararlılığını, işlevini yitiriyor. Cumhur İttifakı partileri oy kaybediyor. Aralık sonunda çıkarken en az 5 puan daha yitirmiş olacak ve erken seçime gidecek ülke. Ve: MILLET İTTİFAKI’NIN İKİ BİLEŞENİ PARTİ olduğu yerde sayıyor. Oylarını artıramıyorlar. Bir krizden diğerine yuvarlanarak göndeme gelebiliyorlar: CHP’de Muharrem İnce, İyi Parti’de Koray Aydın ve ona karşı ayaklanan 11 milletvekili.

    İktidarda olanlar da, muhalefet olanlar da, gençliğimizden beri bildiğimiz, kendileriyle yaşlandığımız geleneksel düzenin partileri. Laiklik, milliyetçilik, devletçilik, Cumhuriyetimizin Kurucusu, Büyük Önder, Eşsiz Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk, aqlayının mayası, ortak paydası (ortak olmayan paydayı arayın, bulamazsınız. Sadece kerameti kendinden menkul ‘solcu’ siyasi tiplerle ‘sağcı’ liderler. Zaten böyle olduğu için MHP ve CHP Ekmek için Ekmeleddin ittifakı kurdu. Zaten böyle olduğu için CHP+İyi Parti’li Millet İttifakı var.)

    Vesayetin geleneksel partileri, iktidarı ile muhalefeti ile, krizde. Uzamaları için ortada yüz bin neden varken, işsizlik, geçim skınıtısı, adaletsizlik, keyfiyet, soygun ve talan düzeni almış başını giderken, bunlar uzamıyorlar. Donmuş ya da fosilleşmiş yapılar olarak, durdukları yerde duruyorlar.

    Hepimiz en geç 2, bilemediniz 2,5 yıl içinde, Deva Partisi’nin tek başına iktidarına tanık olacağız. Türkiye, vesayetçi düzenin iktidar partilerine sırtını dönmeye başlamışken, yüzünü bunların çakma muhalefet versiyonlarına da yüz vermiyor.

    Türkiye partisini, AK Parti’li on yılı arıyor.

    Bütün mesele, partisinin kurulmuş olduğundan haberdar kılınması, partisinin sesini işitmesi. Ne duymak istediğini, neyi aradığını biliyor Türkü ve Kürdü ile.

    Deva’nın sesini işittiğinde tanıyacak o sesi, umutla ve dudaklarının kenarında göze gelen bir tebessümle yüzünü çevirecek partisine. Onu hızla ve kararlılıkla bir kitle partisine dönüştürüp iktidara taşıyacak.

    Çünkü, Deva Partisi vesayete karşı sivil siyaseti temsil ediyor.

    Çünkü, dindarlar, Kürtler ve demokratlar, tezgahla kesintiye uğratılmış demokratik, adil, aydınlık Türkiye’yi birlikte inşa etmekte kararlılar.

    Çünkü Deva Partisi insan hayatına saygı, insanca bir yaşam, kabul edilir yaşam standartları, toplumsal barış ve ülkesel birliğimiz, devlet yönetiminde liyakat ve ciddiyetin temsilcisi, ve Türkiye işte bunların arayışında.

    2021 yılının ilk yarısı erken seçim yılı.

    2023 yılı ise Deva Partisi’nin tek başına iktidar yılı.

    Karar Gazetesi boşuna mı var?

    F. Koru, hobi olsun torba dolsun diye mi yazıyor?

    Ali Babacan ve kadrosu, “Yüzde üç olsun bizim olsun. . .” diye mi onca riski göze aldılar?

    Üfürükçübaşı ve boş gezenin boş kalfasımıyım -yoksa ham hayallere kapılmış gitmiş, aklı bir karış havada, dindarlara ve Kürtlere gülünesi misyonlar atfeden bir cahil müsfettesi miyim?

    Az kaldı.

    En çok iki buçuk yıl içinde takke düşecek kel görünecek.

    Doğuda Kürtler, Batı’da Türkler ve Kürtler, sandıkları patlatacaklar.

    Vesayet düzeni partilerinin ve PKK’nın işi zor -ama hakikaten zor.

    • DEVA ile ilgili tespitlerinize aynen katılıyorum ve bence de seçim 2021 baharında yapılacak ve de milletimiz vesayetin zincirlerini son kez ve geriye döndürülemez şekilde kıracaktır

      • Tereddütsüz paylaşıyorum öngörünüzü. Kimi zaman üzücü, kimi zaman eğlendirici olan şey şu ki, hem iktidar hem de muhalafet bloku partilerinden yorumcular, duygusal olarak onların olmasını istediğimiz için böyle öngörülerde bulunduğumuzu düşünüyorlar.

        Oysa, Türkiye siyasal tarihini biraz takip etmiş olanlar, biraz toplum-siyaset çözümlemesi yapabilenler, halis Kemalist ya da Reisçi de olsalar, yine bizim bu öngörülerimizi dile getirirler:

        “Deva gelip süpürecek beyler. Bizim CHP’nin de İyi Parti’nin de işi yaş. Dükkanı kapasak mı acaba?”

        Kafa şöyle işliyor yaygın olarak:

        “Şu dıngılların haline bakın hele! En iyimser araştırma şirketi bulgularında bile Deva yüzde 3, pek çoğunda yüzde 2’de. Bunlar ciddi ciddi Deva’nın tek başına iktidarından söz ediyorlar.”

        İster istemez aklıma, kısık ateş üzerinde su leğeni ve kurba geliyor 🙂

    • bernar bey merhaba!
      – saadet partisini çabuk harcadınız.
      – daha önceden saadet bizi kurtarıyordu galiba. şimdi devamız mı var?
      – Sadette ne eksikti ki hemen sattınız. saadette birşeyler eksikti niye vargücünüzle savundunuz?
      – Şimdi deva tastamam mı?
      – CHP’de bağnaz kadrolar var ama devanın kadrolarının maşallahı var. hepsi de demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, düşünce ve eylem özgürlüğü mücadelesi vere vere helak oldular, kendilerini bu mücadelede ispatladılar da en sonunda deva partisinde bir kadro kapmaya hak kazandılar.
      – Kusura bakmayın! gerçekten de iyi tahliller yaptığınızı düşünüyorsunuz.

      • Sayın Serdar Turhan’ı ve sizi buralarda görmek beni hep sevindirdi, Hamza Bey. İkramınıza, misafirliklerde zaman zaman işittiğimiz yoldan kısaca karşılık vereyim: “Çok teşekkür ederim, ben almayayım.” 🙂

        • bernar bey! beni çok üzdünüz.
          – Halbuki, sizin kendinize kurtarıcı, iyi kalplı ve güçlü baba figürü arayan, bu psikoloji ile olmasını istediklerini gerçekmiş gibi yorumlar yapan biri olarak tanıtacak, mutlu olacaktım.
          – beni çok mutsuz yaptınız.
          – Ama yine de, kendi gelişiminiz için, yukarda yazdıklarım üzerine biraz düşünün derim.
          – Türkiyeye bir katkısı olmaz. tıpkı deva partisinin ya da saadet partisinin ya da x partisinin ve hatta chpnin iktidar olmasının türkiyeye bir faydasının olmayacağı gibi.
          – Ama en azından, daha bir büyümüş, gelişmiş, olgunlaşmış olursunuz.
          – Bu arada, Demirtaş’ın bir sözü var:
          – Kendisine iyi kalplı ve güçlü süpermenler arayanlar için pek uygun değil. muhtemelen onu da almazsınız ama yine de yazayım.
          “ittifaklar olmadan belki iktidarı alırsınız ancak demokrasiyi kuramazsınız” mealinde bir sözdü.
          – Benden size tavsiye, saadet partililer ve deva partisi kadar, küçümsediğiniz laikçilere de “merhaba!” deyin. Aynı ülkede yaşıyoruz ve ülkemizdeki sorunları ne deva, ne derman, ne gelecek, ne gidecek partisi ne de laikçiler tek başına çözemez.
          – hepimiz birbirimize muhtacız.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız