Cumhuriyet birleştirici bir kavram.. ‘Cumhuriyet düşmanlığı’ ile hiçbir işimiz olmaz…

28

Bugün 29 Ekim, Cumhuriyet Bayramı. Cumhuriyet’in 97. yıldönümünü kutluyoruz bugün. Üç yıl sonra da 100 yaşına girecek Cumhuriyet.

Hükümetin kendisini tanıttığı kimliğe bakarak ve korona salgını yüzünden sınırlanan kutlama programlarından hareketle, toplumun önemli bir bölümünün ‘cumhuriyet’ kavramı ve Türkiye’nin bir Cumhuriyet olmasıyla sorunu olduğunu düşünenler var.

Böyle düşünenlere malzeme teşkil edecek tarzda görüşler açıklayan aklı evveller de yok değil.

Elinde kara boya, ‘Cumhuriyet düşmanı’ yaftasını sağa-sola sıvayanlar da çıkabiliyor.

Tarihimizin içinden süzülerek gelen bir kavram

Cumhuriyet ile sorunu olduğu düşünülen kesimi ve neleri kabul edip neleri reddettiklerini bilecek biriyim. O kesimin içindeyim. Hassasiyetleri genel hatlarıyla benim de hassasiyetim. 

“Halkın kendisini seçilmiş temsilcileri eliyle yönetmesi” diye özetlenebilecek cumhuriyet kavramı ile hiçbir zaman hiçbir sorunum olmadı. Bizi yönetenlerin yönetme yetkisini belli bir ailenin ferdi oluşundan aldığı bir ülkede yaşıyor olsaydım, kalemimi ve sesimi bu duruma itiraz için kullanacağımı biliyorum.

En tepe yöneticinin aile bağı sebebiyle mevkisini elde ettiği Osmanlı döneminde yaşamış, benim kendileriyle ruh ve fikir akrabalığı kurabildiğim insanların çok büyük bölümünün de, o günlerin zor şartlarında bile cumhuriyet özlemi duyduklarına inanıyorum.

Reklam

Padişahın yetkilerini ‘Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ adını taşıyan ayrıntılı bir temel metinle ve üyeleri halkın seçmesiyle oluşan bir meclisle kısıtlama anlamına gelen meşrutiyet düşüncesini zorla da olsa kabul ettirmek için gayret edenler bana hiç de uzak gelmiyor.

Ülkenin istiklali tehlikeye düştüğü için birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyulduğu muhataralı dönemden çıkış için cumhuriyet kavramı ile tanışmamız en doğal ve yerinde bir adımdı. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları doğru bir tercihte bulundular.

Seçimin erkek-kadın, okumuş-okumamış, kentli-köylü ayrımı yapılmaksızın herkes eliyle gerçekleştirilmesinin cumhuriyet kavramının içini dolduracak bir sonraki adım olan demokrasiye geçişi sağlaması kaçınılmazdı.

Nitekim öyle de oldu.

Kendisini dışlanmış hissedenler de onlara oy veren halktan hepimizi yönetme yetkisini alabildiler. 

Cumhuriyet sayesinde…

Günümüzde yaşayan insanlarımız arasında her konuda farklı düşünenler, değişik özlemlere sahip olanlar bulunabilir. Tek bir parti değil de çok sayıda parti bulunmasının sebebi de toplumdaki görüş farklılıklarıdır.

Bu çok doğal.

Reklam

Farklılık tarihe bakıp Osmanlı’ya hayranlık duymaya kadar varabilir. 

Ancak, Osmanlı hayranlığı duyanların bile -hiç değilse ezici çoğunluğunun- hanedan anlayışını benimseyeceğini, belli bir aileden olmanın ülkeyi yönetmenin gerek şartı haline getirilmesinden yana tavır alacağını sanmıyorum.

Var olan veya var gibi görünenler arasında ülkeyi 600 yıl yönetmiş Osmanoğulları’ndan birileri bile yoktur iddiasındayım.

Cumhuriyet kavramı ve o kavrama uygun yönetim biçimiyle toplum olarak sorunumuz yok.

Eleştiriler Cumhuriyet’i güçlendirdi

Fazla uzak olmayan bir geçmişte, o dönemde yaşananlara bakıp tekelci bir anlayışın ülkenin has evlatlarının ülke yönetiminde bulunması önüne engeller koyduğu gerçeğinden hareketle o anlayışa ağır eleştiriler yapanlar vardı.    

O türden eleştirileri bugün ifade etmenin herhangi bir sebebi, gerekçesi bulunmuyor.

Cumhuriyet eleştirilerden yararlanarak demokrasiyle nikah kıydı, yaygın benimsenmesi o sayededir. 

Her alanda kolayca ayrışabilen bir toplumuz; ancak herkesin, toplumun büyük çoğunluğunun üzerinde birleşebildiği temel kavramlar arasında bugün ilk sırada cumhuriyet geliyor.

Kamuoyu yoklamaları da bunu gösteriyor.

Üzerinde hiç tereddüt etmeden uzlaşabildiğimiz pek az kavramdan biridir cumhuriyet.

Bu gerçeği görmezden gelip aslında var olmayan ‘Cumhuriyet düşmanlığı’ yaratarak onun üstünde tepinmenin yararı yok, zararı ise büyük.

‘Cumhuriyet düşmanı’ olmayı bir kesimin özelliği gibi sunmanın kime ne yararı dokunabilir?

Korona günlerinde ‘Cumhuriyet bayramı’ kutlaması yapılamaz mı? Yapılabilir elbette. Korona mücadelesinde riayet edilmesi gereken tedbirler göz önünde tutularak ilan edildiği gün olan 29 Ekim günü, bugün, bir bayram havası içerisinde Cumhuriyet kutlanabilir.

“Cumhuriyeti kutlayacağım” derken kimse kendisinin ve sevdiklerinin sağlığını tehlikeye düşürmek istemez zaten.

Bugün önemli bir gün. Ülkemiz 97 yıl önce halkına güvenenlerin yönetim biçimi olan Cumhuriyet’i benimsedi, halkımız da bunu fark ederek her geçen yıl artan bir biçimde ona sahip çıktı. Çıkmaya da devam ediyor.

En yüksek sesle “Yaşasın Cumhuriyet” diye bağırmakta hiçbir mahzur yok…

Bütün okurlarımın ‘Cumhuriyet Bayramı’nı kutluyorum.

ΩΩΩΩ  

28 YORUMLAR

  1. “Sade vatandaş” adı altında sokak ropörtajları yapan genç, Antalya’nın çarşı içinde, trafiğe kapalı kalabalık geniş sokağında oradan geçenlere soruyor: “29 Ekim’de ne olmuştu, hatırlıyor musunuz?”

    Sorunun muhattabı birinci kişi: 36-37 yaşlarında, şık spor giyimli genç bir adam. Duruyor, düşünüyor, düşünüyor: “29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, ama detayını bilmiyorum.”

    Üç kişilik bir kadın gurubu, biri orta yaşlarda, diğeri genç, diğeri yaşlıca: Muhabire bakıp, sessizce yürüyüp gidiyorlar.

    55 yaşlarında bir adım, yanında oğlu var: “29 Ekim’de ne oldu mu? N’olacak. Cumhuriyet ilan edildi.”

    16-17 yaşlarında iki kız çocuğu: Soruya yanıt vermeden geçip gidiyorlar.

    16 yaşında erkek çocuğu: “29 Ekim’de ne olduğunu hatırlıyor musun?” “Yok Abi ya. . .” “Yarın 29 Ekim. Bir şeyi kutluyorlar, ne kutluyorlar?” “Bir şeyi kutluyorlar da ne olduğunu bilmiyorum.” “Bi düşün bakalım ne olabilir?” “Ne biliim, Atatürk’ün. . .” deyip susuyor. Muhabir: “Ölümümü, doğumu mu? Ne var 29 Ekim’de? Ne geliyo aklına?” “Ya ölüm, ya doğum. . .” “Okuyo muyuz?” “Okuyoz Abi.” “Ne okuyoz?” “Lise.”

    Baştan sona izledim.

    20-24 insandan en az yarısı, durup soruya karşılık vermedi, yürüdü gitti.

    Finali, emekli memur ya da emekli öğretmen olabileceklerini düşündüğüm yaşlı bir çiftin 10 yaşlarındaki torunu olan kız çocuğu yaptı:

    Soru: “Söyle bakalım 29 Ekim’de ne var?”
    Cevap: “29 Ekim’de Cumhuriyet Bayramı var.”
    Soru: “Peki kaçınıcı yılını kutluycaz?”
    Cevap: “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı.”

  2. Sayın Koru, Cumhuriyet’in birleştirici bir kavram olduğunu söylüyor yazısının başlığında. Ben öyle olduğunu düşünmüyorum. En azından pek çoğu CHP’ye oy veren laikçi sosyolojinin zihin ve duygu dünyasında, Cumhuriyet, bu sosyolojinin kendisini ‘olumlu’ anlamda ayrıştırmanın tipik araçlarından biri olageldi.

    Bunun ibretlilk bir örneğini dün Izmit Belediyesi’nin CHP’li Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet sundu: 1000 kişilik bir gurubun tüm üyelerine, göğsünde kocaman bir M. Kemal figürü olan siyah tişörtler ve siyah pantolonlar giydirmiş, Kocaeli’nin en geniş caddelerinden birine, askeri geçit töreni kıvamında yan yana, arka arkaya dizmiş bunları, zeybek oynatıyor. Herkesin karalara büründüğü o uzun kortejde, hanımefendi kırmızı ceket giymiş, sıranın en önünde.

    Dehşet verici.

    Hemen, “Bunun nesi dehşet verici?” diyerek homur homur olup “Bence çok abartıyorsun, al bir keyif çayı iç, birilerine olan allerjin yatışsın” diye kimse ortaya atılmasın.

    Dehşet verici. Çünkü:

    (1) Bu gösteri, çalışmalarında ve etkinliklerinde tüm Kocaleli’leri dikkate almak zorunda olan CHP’li belediyenin “laikçilerin laikçilere propagandası”, Cumhuriyet kutlaması falan değil.

    (2) Bu gösteri çağdışı. Ortalama bir zihin, tek giysi/kostüm giydirilip yan yana, ard arda dizilmiş, hepsine aynı anda aynı kareografik hareketlerin yaptırıldığı bu tür törenlerin otoriter rejimlere özgü olduğunu bilir ve kavrar. Eski Sovyet Rusya, Çin, Kuzey Kore, Nazi Almanyası bunların hemen akla gelen tipik örnekleri (bir başka ülke örneğini de siz akla getirin!). Bireyin birey olarak değersizleştiği, kalabalık içinde yitip ancak kalabalık içinde anlam ve değer kazandığı bir zihniyetin sembolik tezahürüdür bu.

    (3) Bu gösteri, laikçilerin, CHP’li belediye başkanının yüzde bilmem kaç oy kazanmışlığı sayesinde, kendilerinden olmayanlara karşı “Biz varız, buradayız. Tişörtlerimizi giyer, sizlere burada olduğumuzu gözünüze soka soka gösteririz -daha önce Cumhuriyet mitinglerinde yaptığımız ve orduyu göreve davet ettiğimiz gibi!” kıvamında bir meydan okuması. Kapsayıcı değil, ayrıştırıcı ve dışlayıcı. Giyilmiş o tişörtler, CHP’ye mesafeli ya da çok uzak kent vatandaşlarında sadece antipati yaratır.

    (4) Cumhuriyet’in kutlanması dendiğinde aklına bu tür bir gösteri düzenlemek gelen zihniyetin, bir asırda bir arpa yol kat edememiş olduğunun açık bir göstergesidir.

    Belediye dizsin sosyal mesafeye uygun masaları sandalyeleri, örneğin, yerel ve mütevazi ölçekte, dünya sinemasından kısa film örnekleri izletsin. Gençler için satranç turnuvası düzenlesin. O gençleri haftalarca yürüyüş kolunda nasıl zeybek oynanır diye eğiteceğine, her birine Moğolca, Peruca, Mozambikçe vs. bir halk türküsü öğretsin. Çocuklar çıksınlar sahneye, o türküleri ya da şarkıları söylesinler birer birer. Büyük bir dünyanın birer üyesi, bir dünya vatandaşı oldukları algısının sembolik bir iması olsun. Angola’dan, Filistin’den, dünyanın dört bir yanından el becerisi seramik, kil vazolar, küçük ve basit el çalgıları getirtsinler, bunları sergilesinler. Her bir çalgının ne olduğunu, nereden geldiğini, gençler, merak edip oraya gelen insanlara kısa bir tanıtımını yapsınlar. Böyle şeylere AK Parti seçmeni vatandaş da göz atar, HDP’li vatandaş da. Bunlar, benim hemen şimdi bu sözcükleri yazarken aklıma gelen şeyler. Pandeminin sınırları da akılda tutularak, herkesi kapsayan böylesi en az yarım düzine etkinlik fikri yaratılabilir.

    Okumuş olanınız varsa belki hatırlar: İki üç ay önce, CHP’li İzmir Belediyesi’nin satın alıp törenle denize saldığı arabalı vapura “Uğur Mumcu” adını vermiş olmasını da yerden yere vurmuştum. Tüm İzmirli’ler için anlamlı olabilecek 100 çeşit isim bulunabilecek iken, iaikçilerin sembol isimlerinin başta geleninin ismini verdiler -yine!

    Aynı dışlayıcı, aynı kimlik takıntılı çağdışı zihniyetin bir diğer dışa vurumu idi o da.

    Üstlerinde siyah Atatürk tişörlteri olan 1000 kişiyi dizmişler arka arkaya, Zeybek oynatıp yürütüyorlar.

    Sorsan, “Ne yanlış var bunda? Atatürk halkımızın ezici çoğunluğunun ortak değeridir. Kaldırımlarda yürüyen AK Partili de, Saadetli de, HDP’li de durur, heyecanla izler ve alkışar böyle gösterileri” derler.

    Böyle olduğu için zaten 70 yıldır yüzde 20 ortalamaya mahkumlar.

    Kendi kimliklerinin sembolik dili üzerinden giriştikleri bü tür ergen gösterilerin ortada ortak değer bırakmadığını göremiyorlar.

    Bir başka belediye de, kendi etkinliğinde salona peçete kadar Atatürk resmi asıp sahenin arkasını onun 80 katı büyüklüğünde Necip Fazıl Kısakürek resmiyle donattığında homur homur oluyorlar!

    Cumhuriyet’i ilkel bir simgesel dil savaşına dönüştürürseniz, pekala ortak da olabilecek bir dğeri gözden düşürür, antipatik hale getirirsiniz.

    Çok mu zor bunu anlama bunun fakına varmak?

    Çok, ama çok zor olmalı.

    Çünkü, bir asır sonra kafa aynı kafa -ve “Garp cephesinde değişen bir şey yok”!

  3. Cumhuriyet kavramı tek başına yeterli bir anlam ifade etmiyor. Örneğin ABD, Fransa ve İtalya demokratik cumhuriyetlerdir. İran İslam Cumhuriyeti ise teokratik bir rejimdir. Kuzey Kore sol-faşist cumhuriyete örnek gösterilebilirken, sağ-faşist cumhuriyetlere ise birçok örnek verilebilir. İngiltere, Hollanda, İsveç gibi ülkeler ise meşruti krallık oldukları halde gerçekte dünyadaki en demokratik cumhuriyetler arasındadırlar. Yani devlet başkanının seçilmiş veya monark oluşu ülkesine göre bir ayrıntı olabiliyor. Diğer yandan parlamenter, başkanlık veya yarı başkanlık sistemleri de belirleyici bir etken değil, dünyada bu üç sistemin de başarılı veya başarısız örnekleri var.

    Buna göre demokratik cumhuriyet aşağıdaki özellikler ile tanımlanır.
    – Çok partili siyasi yaşam
    – Dürüst ve şeffaf seçimler
    – Yasama, yürütme ve yargının ayrılığı
    – Düşünce, ifade ve girişim özgürlüğü

    Az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde ilk şart genellikle sağlansa da diğer şartlar yeterince sağlanmaz. Bu ülkelerde yaşanan demokrasi sorunları kendi içlerinde genellikle ahlaki bir sorun olarak tartışılır ve rakip taraf eleştirilir. Fakat eleştiriyi yapan muhalefet kesimleri iktidar olunca onlar da benzer bir yol izler. Böylece zaman içinde şikayet edenler ve şikayet edilenler rolleri değiştirirler. Yaşanan demokrasi sorunlarının ‘akılcılık’ ile olan ilişkisi tartışılmaz.

    Sistem teorisi açısından bakılırsa, tam bir demokratik sistemin kendi kuralları ile oluşması mümkün değildir. Zira matematikçi Gödel’in (1931) ispatladığı ‘Eksiklik Teoremi’ ne göre bir sistem tam ise tutarsızdır, tutarlı ise eksiktir. Bu kuralı sosyal-siyasi bir sisteme adapte ettiğimizde şu sonuç çıkar:

    Demokratik sistem kendi kendini tam olarak inşa edemez. Çözümün eksikleri siyaset dışından tamamlanmalıdır. Bunun da yolu bilim-teknoloji ve kültür-sanat alanlarında sağlanacak ilerlemelerin siyaseti şekillendirmesi ile olur. Sürekli siyaset üzerine tartışarak amaca ulaşılamaz.

    • İçinde bir “devlet eleştirisi”ne bir ima olarak dahi yer vermeyen, demokrasiyi sizin yaptığınız gibi bir “çok partili siyasal yaşam”, “dürüst ve şeffaf seçimler” meselesi gibi görüp yerel düzeyde katılımcılık, çoğulculuk ve çok-kültürlülük üzerinde yükselen demokrat zihniyet meselelerini es geçen bu tür metinlerin ufuk açıcı olduklarına inanmıyorum.

      Sözüm ona demokrasiye geçildikten sonra neredeyse her 10 yılda bir askeri darbe çeken orduyu nereye koyacağız?

      OYAK gibi asalak, devlet beslemeli bir yapıyı nereye koyacağız?

      Kurulduğu günden bu yana en az 64 siyasi parti kapatan Anayasa Mahkemesi’ni nereye koyacağız?

      1980’den 2020’ye kadar geçen 40 yıl da dahil, daha sivil bir anayasa yapamamış ülke olma halimizi nereye koyacağız?

      Darbe yapmak için ‘koşulların olgunlaşması’nı bekleyen genel kurmay başkanlarını nereye koyacağız?

      Nizamiye kapılarından, üniversite kampüslerinin giriş kapılarından içeriye hangi tür kadınların girip hangi tür kadınların giremeyeceğine karar veren ‘devlet aklı’nı nereye koyacağız?

      Askerlik işlerinden çok daha fazla, aklını ve zamanını cuntacılık işlerine harcamış Madanoğlu, T. Aydemir gibi isimlerde simgesini bulan ordu içindeki cuntacı çeteleşme hallerini, bu çetelerin akıl hocalığına soyunmuş D. Avcıoğlu gibi tiplerin ‘solcu’ addedilmesi işlerini nereye koyacağız?

      Dini alanı sivil topluma terk etmek yerine, kurulduğu günden bu yana dini alanı tahakküm altına alıp dini devletin kutsanmasının etkin bir aracı olup ülkenin milyar liralarını hamuduyla yutan Diyanet İşleri Başkanlığı’nı nereye koyacağız?

      Ancak son yıllarda, o da AK Parti ve Erdoğan’ın 19 yıla evrilen sürekli iktidarları ve bu partiye yönelik kitlesel destek sayesinde ve bunun yarattığı basınçla bir asrılık ‘laiklik’, ‘Atatürkçülük’, ‘Cumhuriyet’in bekçisi Türk Ordusu’ anlatısından görece uzaklaşma sinyalleri veren CHP sosyolojisi ile demokratlık, sosyal demokrasi, solculuk arasında bir bağ olup olmadığını bile sorgulayamamışlık hallerimizi nereye koyacağız?

      Mealen, “Tek tek bireyler hata yapar. Devlet de nihayet bireylerden oluşur, ve pekala yanlışlar yapabilir. Devletin her yaptığını doğru kabul etmek ne kadar yanlış ise, devletin işlerine karşı çıkmak da o kadar yanlıştır” dediniz son yorumunuzda.

      Bu, yukarıda bir çırpıda, hiç düşünmeden sıraladığım onca gerçekliğe ışık tutmuyor.

      Ne denmesini bekliyorsunuz?

      “Haa, demek askeri darbeler devleti oluşturan bireylerin yanlış bir değerlendirmesi imiş.”

      “Haa, demek OYAK, üzerine çok kafa yorulmadan, iyi niyetle ama yanlış olarak peydahlanmış bir kurum imiş.”

      Böyle mi düşünüp böyle mi açıklayacağız siyasal bilim dediğimiz alana giren deneyimleri?

      • Müslüman halka olanca din hürriyeti verilse, Kürtçe eğitim hakkı tanınsa meselelerin halledileceğini mi sanıyorsunuz? Bugünkünden çok daha büyük sorunlar doğacaktır. Erdoğan’ın tek başına iktidar olduğu 2012-2020 dönemi din hürriyeti hakkında size bir şey göstermedi mi? Kürtçe eğitim olmadığı için bu konuda yaşanmış bir örnek gösteremem, fakat Kürt milliyetçilerinin (A. Öcalan dahil) yazdığı kitaplara bakmanızı tavsiye ederim. Biz böylelerine ‘faşo’ diyoruz.

        • Evet, samimiyetle, bu söyledikleriniz yapıldığında bütün temel sorunlarımızın baş döndürücü bir hızda halledileceğini düşünüyorum. Türkiye’nin gerçejk bir devrim yaşayarak bugünle karşılaştırılamayacak kadar ileri bir ekonomi, ileri bir demokrasi olmaya doğru koşar adım gideceğine çok güçlü bir biçimde inanıyorum. Bunun canlı ve açık örneğini yaşadım, herkes yaşadı (2002-2010/2012)

          Diğer sorunuza gelince:

          2002-2012 arası dönem, hemen her açıdan, Türkiye’nin açık ara en iyi, en demokratik, en özgür dönemidir. Zaten böyle olduğu için, siz de ben de AK Parti’ye oy verdik (siz en azından bir kere oy verdiniz).

          Türkiye’ye bu olanağı verenler, en başta, olanca din hürriyetini söke söke alan Müslüman halk oldu. Kişisel olarak, böyle bir Türkiye’ye beni tanık kılmış oldukları için, kendilerine ancak şükran duyabilirim.

          2012-2020 arası dönem de ‘Müslüman halk’ın eseridir. İslam’ın en temel öğretilerine sırt çevirmişler, bir hamset ustasının peşine takılarak, Türkiye’nin yoksullaşmasına, hukukun yerlerde sürünmesine geçit vermişlerdir. Sert biçimde eleştirilmelidirler. İslamın güzel ahlak, hak yemezlik, adalet, hakkaniyet, istişare gibi temel değerlerine sırt dönüşleri hızlı ve şaşkınlık uyandırıcı olmuştur.

          İyi ama bu hoşgörüsüzlük niye, Fatih Bey?

          85 yıl, ‘diğerlerine'(!) katlandık. Darbelerden darbe, işkencelerden askılı askısız olanını beğenmeye zorlandık. Kendi yanlışlarından hiçbir şey öğrenmeme erdemsizliğini, kibrini gördük vs.

          Bırakalım ‘Müslüman halk’ da kendi deneyimlerinden dersler çıkarma hakkına sahip olsun.

          Kaldı ki, ‘Müslüman halk’ın fırsatçı, faydacı, hamsetçi siyasi dile teslim oluşunda, siyasal İslamcı kadroların/aydınların, sağ entelektüellerin de hatırı sayılır sorumluluğu var. Bütün bir süreçte Cihangir İslam, Ali Bulaç, F. Koru, Akif Emre, D. Cündioğlu, Abdullah Gül gibi bilge aydınlar ve erdemli siyasetçiler olan biteni gözleyip zamanında iktidarla aralarına hemen görülür bir mesafe koymuşlarken, pek çoğu, aydın sorumluluğunu yerine getirmede açık biçimde sınıfta kaldılar.

          A. Öcalan, hiç kuşku yok ki, su katılmamış bir faşist, karakter düşkünü sıradan bir tiptir. Hastalık derecesinde megaloman olduğunu da bunlara eklemek gerekir. PKK şeflerinin her birisi de birer faşisttir, bunlar kandan beslenirler. Bu da tartışmaya yer vermeyecek kadar açık benim açımdan.

          Ama, meseleleri ucuzlatmaktan da sakınmak gerekir. PKK terör örgütü, derin devletin sunduğu olanaklardan da sonuna kadar yararlanarak, Kürtlerin uyanış içindeki milli duygularını, onların incinmişliğini, yaralanmışlığını, aşağılanmışlığını istismar ederek kendisini sürekil yeniden üreten bir çetedir.

          A. Öcalan’ın kitaplarına bakmamı önermeyin bana. Ben çok ender olarak okumadan, bilmeden konuşur yazarım mesele siyaset bilimi olduğunda. Önerinizi kendinize yapın, çünkü bırakın kitaplarını, kitaplardan bir bölüm okumuş olduğunuz bile kuşkulu.

          Öcalan, kafeslenip içeri tıkılmadan önce de, bağımsız bir Kürt devleti talebini dillendirmedi. Kitaplarında da, PKK kongrelerinde de böyle bir formülasyon yoktur.

          Kaldı ki, Öcalan’ın bir ideolojisi, hedefi de yoktur zaten. Biricik kaygısı, PKK’yı ve PKK şefi olarak kendisini yeniden üretebildiği koşulların sür git devamıdır.

          Ayrılıkçılığı ve bağımsız bir kürt devleti talebini bir ideolojik anlatı olarak dillendiren Kürt partisi, Kürt şair ve siyasetçisi Kemal Burkay’ın Hak ve Özgürlükler Partisi’dir.

          Kürt milliyetçiliğinin yükselişi, ayrılıkçılık değildir. Bu ikisi arasında hiçbir zorunlu ilişki yoktur.

          Kimse bana İspanya’daki ayrılıkçı hareketi, İtalya’daki ayrılıkçı hareketi örnek olarak göstermesin. Bizimle uzaktan yakından ilgisi yok o ayrılıkçı hareketlerin. Gerek İspanya, gerekse Kuzey İtalya ayrılıkçı hareketleri milliyetçilik, dil, kültür meselesi değil, zengin kuzeyin yarattığı zenginliği güney ile paylaşmama hesabıdır. Aynı şey, büyük oranda, Belçika için de söylenebilir.

          Kürtlerin ezici çoğunluğunun öyle ayrılıp devlet kurmak gibi ne bir arzusu, ne de niyeti var. Kürt burjuvazisi hiçbir zaman istemedi bunu. Sanayi yok, petrol yok. Barzani ile Talabani onyıllardır birbirleriyle kanlı bıçaklı Irak Kürdistanı’nda, üstelik petrol de orada. Bu ikisinin kendilerine petrol değil kolonya dahi koklatmayacağını, Türkiye sınırının ötesinde sıkışıp kalmış, Ermenistan gibi sefilleri oyanayan, dünyadan kopuk bir araziye sıkışıp kalacaklarını sizden benden daha iyi biliyorlar Kürt burjuvalar. Dertleri Türkiye içinde kalarak zenginleşmek. Sıradan Kürtlerin derdi de insan muamelesi görüp insanca yaşamak.

          Erdoğan, AK Parti’yi kendi tekelindeki bir şirket partisine çevirdi. Radikal İslami hamasetle, sembolik jestlerle gemiyi yüzdürmeye çalışıyor.

          Peki yüzdürebiliyor mu?

          Müslüman halk, son dört yıl içinde, bu parti ve liderinden desteği yüzde 11,5 olarak çekti. 6 ay gibi bir süre içinde, yüzde 25’e kilitleyecek.

          Erdoğan, ‘Müslüman halk’ın şeriat talebini yerine getirmez görünmeye başladığı için mi oluyor bu Erdoğan desteğindeki erezyon?

          • 2002-2011 dönemini daha doğru analiz etmek lazım. İtiraf edeyim ki ben de birçok hatayı ve dış etkenleri geç fark ettim. 2012-2020 dönemi ise tam bir facia!

  4. İkinci Dünya Savaşı’nda ‘uygar’,’demokratik ülkeler’ birbirleriyle satranç tahtası üzerinde kapıştılar da bunu biz mi bilmiyoruz, Mirza Bey? Bütün o ‘çağdaş’ Avrupalı halklar birbirlerinin boğazına çöküp milyonlar olarak birbirlerini boğazlarken (M.S.1939-1945) krallıklarla mı yönetiliyorlardı? Alman parlamentosunda savaş kredileri leyhine oy kullanan Alman Sosyal Demokrat milletvekilleri, kara cübbeler içinde her beş adımda bir istavroz çıkaran Protestan Klisesi papazları mıydı? Almanları gütsün ve bu ülkenin başına belalar açsın diye Afgan köylerinin şeriatçı dedeleri mi aslında adı Abdullah olan adama Hitler ismi verip, buna Almanca öğretip Almanya’ya yolladı?

    “Demokrasilerin birbiri ile savaşmadıkları genel kabul gören bir anlayış. Genelde savaşları tek adamlar veya totaliter rejimler çıkarıyor.”

    Ortaokul tarih kitaplarındaki ‘bilgi’lerle olmuyor maalesef.

  5. Cumhuriyet rejimi ile sorunu olanlar çok küçük bir azınlıktır. Kahir ekseriyet Cumhuriyet rejiminden yanadır. Fakat Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu ve şekillendirdiği Cumhuriyet rejiminin yapılanması ile sorunu olanlar az değildir. Bu kesimleri ikiye ayırmak mümkündür.

    1) Kökten karşı olanlar :
    a. İslam cumhuriyeti olsun isteyen ve kısaca dinci diye nitelenen kesimler.
    b. Üniter devlete karşı olan ayrılıkçı Kürtler.
    Not: Sovyetler yıkıldıktan sonra iyice marjinalleşen sosyalist/komünist kesimi ise artık hesaba katmayabiliriz.

    2) İyileştirme isteyenler : Cumhuriyet rejiminin daha demokratik veya liberal değerler yönünde gelişmesini isteyen ve bunu devletle çatışmadan uzlaşarak yapmayı isteyenler. Özellikle geleneksel dini kültür ile devletin daha barışık olmasını isteyen laik sağ muhafazakarların sayısı oldukça fazladır.

    Fakat günlük hayatta insanlar gerçek düşüncelerini gizlemeyi tercih edebilmektedir. Bunun bir nedeni devletin baskısından çekinmek olduğu kadar zaman içinde örgütlenip taraftar toplamak ve uygun şartları kollamak siyaseti de olabilmektedir. Bunun sonucunda Devlet de bazı karinelerden yola çıkıp niyet okuyarak koruma refleksleri geliştirmektedir. Yaklaşık yüz yıllık Cumhuriyet dönemi bir yönüyle, rejimin yapılanması ve buna muhalif olanlar açısından kabaca bu şekilde özetlenebilir.

    Devlet insanlardan oluşur ve hata yapabilir, bu nedenle devlet kutsanmamalıdır. Diğer yandan devlet her zaman hatalı davranmıştır gibi bir yaklaşım da kontra kutsamadır. Artık sorunları sonuçları üzerinden tartışma kısır döngüsünden çıkıp sorunlara neden olan kaynaklara yönelme erdemini göstermeliyiz. Mesela laikliği tanımlamaktan başlayabiliriz. Laiklik ne dinsizliktir nede din ile devlet işlerinin ayrılmasıdır. Enaz kırk yıldır sosyal konulara kafa yorarım fakat daha laikliğin ne olduğu hakkında tatmin edici yerli-milli bir görüşe rastlamadım. Fikir fakirliği baskın renk durumunda olunca Cumhuriyete karşı olan yok ama nasıl bir Cumhuriyet sorusu ortada duruyor.

      • Batı Hristiyan dünyasında laiklik ihtiyacı Kilise ile Hükümdar/Hakim sınıflar arasındaki çatışmadan kaynaklanmıştı. İslam dünyasında ise Emevilerden bu yana Cami ile Hükümdar/Hakim sınıflar uzlaşma içinde olup birbirini destekler. Buna göre İslam toplumlarındaki din-siyaset ilişkileri Hristiyan toplumlardan temelde farklı geliştiği için, bu sorunu sekülerlik mi yoksa laiklik mi bize daha uygundur şeklinde ele almamak gerekir. Bu sorunun cevabını Batı tarihinde ve kültüründe tam olarak bulamayız, kendimiz cevaplamak zorundayız.

    • Siyaset bilimini de içine alan sosyal bilimlerde hiç söylenmemesi gereken bir tez ileri sürüyorsunuz:

      “Artık sorunları sonuçları üzerinden tartışma kısır döngüsünden çıkıp sorunlara neden olan kaynaklara yönelme erdemini göstermeliyiz.”

      Toplumbilim alanına giren, kendisine önem atfettiğimiz herhangi bir mesele veya deneyimi, sonuçlarını vurgulamadan ne değerlendirebilir, ne de tartışabiliriz. “Sorunlara neden olan kaynak”, sorunun “sonuçlarından” bağımsız olarak düşünülemez bile. Bir şeyin sonuçları olmalıdır ki, o şeyin ilkin bir “sorun” teşkil ettiği söylenebilsin, ve sorunun kaynağının ne veya neler olabileceği üzerine fikirler önerilebilsin.

      Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren izlenegelmiş bir “laiklik” anlayışı ve ona uygun bir “laiklik pratiği” var.

      Sayısını veremeyeceğim çoklukta insanın hayatına mal olmuş, yine sayısını bilemediğimiz çoklukta insanın hayatını karartmış bir laiklik anlayışı ve laiklik pratiği bu.

      Yol açtığı sonuçlar apaçık ortada: Geniş halk yığınlarının, “Cumhuriyet”, “M. Kemal Atatürk”, “Demokrasi” gibi kavram ve isimlerden uzak durmaları, yer yer nefrete de varan zihinsel ve duygusal bir tepki içine girmeleri.

      Dergiden, şiirden, yaşanmışıklar üzerine kurulu gerçek ya da uydurmaca sözlü kültürden, yayınevlerinden, ritüellerden siyasal partilere, koşullar el verdikçe açık, el vermedikçe kapalı guruplar ve örgütlere varıncaya kadar, kendi ideolojik, duygusal, zihinsel, siyasal evrenini inşa etmiştir bu geniş halk kitleleri.

      Bir sivil toplum alanı olup kendi haline bırakılması, yasal kısıtlamalarla, devletin baskı araçlarıyla müdahale edilmemesi gereken bir alan olan din ve dindarlık, kendi haline bırakılmamış, devletin her türlü baskı ve ideolojik aygıtı aracılığıyla devlet müdahalesine muhattap kılınmıştır. Bu müdahale de, “laiklik ilkesi” ile meşru kılınmış, meşruiyet gerekçesinin ikna kapasitesini artıracağı beklentisiyle, dindarlığın bütün bir duygu ve zihin dünyası “şeriatçılık” olarak topyekün damgalanmıştır.

      Çok-partili siyasal düzene geçilmesinden sonra Türkiye’de hemen her zaman sağ siyasal partilerin iktidara gelmiş olmasının nedeni de budur zaten. Sizin inandığınızın ve sık sık ileri sürdüğünüzün aksine, Türkiye’de, çoğunluk olan laiklik, Atatürkçülük, Cumhuriyet severlik değildir. Hiç böyle olmamıştır. Merhum A. Menderes’in ezici bir çoğunlukla seçim kazanmış olmanın coşkusu içinde, “Siz isterseniz şeriatı bile getirirsiniz!” sözü buna işaret eder. Ülkeyi 19 yıldır liderinin açık laiklik ve Atatürk karşıtı Kadir Mısıroğlu’nu saygın bir münevver kabul ettiği bir siyasi liderin yönetiyor olması, o liderin bugün bile en çok kitle desteği gören lider konumunu elinde bulundurması, bu -duygusallık nedeniyle ve başı dik tutma refleksi ile- kabullenilmesi çok güç yalın gerçeğin tezahürleridir.

      Laikçi sosyolojiyi hem toplumsal azınlık, hem de siyasal azınlık halinde tutan bu yalın gerçekllik, Türkiye’de geniş halk yığınlarının şeriat rejimi talep ettikleri anlamına gelmez. Temel itiraz, değişmeden kalan retoriği (söylemi) çağdaşlık, Atatürk, laiklik, Cumhuriyet olan ŞEY’e itirazdır. Temel talep, devlet zoruyla el konmuş bir sivil toplum alanının (din ve dindarlık) geri alınması talebidir.

      Çoğunluğu oluşturan, laikçi sosylojiyi bir azınlık olarak tutan sosyoloji, meşru talebini gerçekleştirip dini ve dindarlığı özgürleştirdiğinde, onu sivil toplum alanına geri kazandırdığında ne olurdu, ne olabilirdi?

      Olabilecek olan kepazelik olabilirdi, zaten öyle oldu.

      Yanmaz kefen, bilmem ne türü terlik pazarlayan soytarılar mı ararsınız, önündeki envayi çeşit meyve tabağından kopardığı üzüm tanelerini ağzına götürdükten sonra oturduğu alengirli koltukta iki adım ötesinde yarı çıplak dans ettirdiği kediciklere dans figürleriyle eşlik eden cemaat lideri mi? Birbirini, “Silahlanıyor bunlar. En az 1000 çeşit örgütü var bunların. Devlet isterse tek tek her birini ifşa edebilirim” diye devlete gammazlıyan cemaat liderini mi? Yoksa, yokluğu yoksulluğu ortadan kaldırmaya geldiğini söyleyen siyasal liderin bir gün yoksulluğa sebat gösterip insanların müminliğini bunun üzerinden sınayacağını, bir başka gün, “Siz ayda mı yalıyorsunuz, Allah aşkına? Nerdeymiş o ekmeğe muhtaç olan, hadi gösterin?” karizmatik lider mi?

      İşte 85 yıl boyunca, “Bastırmaz isek şeriat getirir bunlar” iddiasının ne rezil bir yalan olduğu açığa çıkıverdi sadece 10 yıl içinde.

      Bilnmez olanın cazibesi, bilinmez olanın ikna ediciliği, bilinmez olanın ‘dava’ olabilme kapasitesi,ü koca bir balon olarak patladı para ile, çıkar ile, fırsatçılık ile sınandığında. Hak, Hazreti Ömer adaleti, hukuk, tüyü bitmemiş yetimin hakkını sorma. . . Yüzlerce ve binlerce şey, birer kepazelik olarak ortaya saçıldı. Para pul işlerinde, Ecevit kadar olamadılar, çok nefret edip tefe koydukları -şimdi ön ismi aklıma gelmeyen- Sezer kadar olamadılar.

      Yeterince açık değil mi?

      Modernliğin kendi doğasında içkin güçlü mekanizmalar, siyasal İslamcılığın teorik, ahlaki, vicdani sefilliğini kendiliğinden ortaya çıkarıp kendi inandırıcılığını adeta bir dinamit gibi patlatmadı mı?

      Türkiye toplumunda -sitsnasız her zaman- yaygın bir laiklik, Cumhuriyet, Atatürk, demokrasi allerjisi olmuştur. Bu, bugün de öyledir. Ama, bu, şeriat arzusunun ve şeriat talebinin kendisi değildir. Böyle olmadığı, nihayet ve 10 yıl gibi kısacık bir sürede açığa çıktı. Bundan sonra, siyasal İslamcı siyasal partiler bu enkazın arasından zor çıkar.

      Demokrasi, bize yutturulmak istenen büyük anlatının aksine, bir antik-Yunan icadı, Avrupalı ve Amerikalı’nın ayırt edici, tanımlayıcı bircikliği değildir. Latin Amerika’dan Afrika’ya, son iki aydır bir mucize oluyormuşcasına toplumsal başkaldırısını gündelik olarak izlediğim Tayland’a, oradan Hindistan’a varıncaya kadar, hak, adalet, hukuk micadelesi veriliyor ve ‘demokrasi’ dediğimiz şey işte o mücadelenin kendisidir. Örneğin, doğrudan tanığı ve gözlemcisi olduğum Meksika’nın Chiapas dağlarında, ovalarında yaşayan milyonlarca yerli dağ köylüsünün yerel köy, kasaba, şehir meclisleri, İsveç demokrasisine bile beş basar.

      Bu geniş (ve doğru) anlamında demokrasi ve demokratik rejim, bir MÜZAKERE rejimidir. Herkes vardır, herkesin varlığı ve sözü meşrudur. Sahici olan, inandırıcı olan, meselelere doğru öneriler getirip bu konuda diğerlerini ikna edebilen bir adım öne geçer, ama müzakere devam eder.

      Bu yorum sayfaları, niyeti gerçekten üzüm yemek olanların müzakere alanı. Ne kadar farkındasınız, bilemiyorum, ama, aramızda ‘liboş’ların temsilcisi de var (ben), siyasal İslamcı olan arkadaş da, İyi Partili olan da, Gülen Cemaati’ne yakınlık duyan da, sizin gibi olan da. Evet, yer yer iğneleyici olabiliyoruz. Ama, hiç birimiz, bir diğerini gayr-ı meşru ilan edip burada yorum yazmasının bir şekilde önüne geçilmesini talep etmiyor.

      Bu, toplumsal ölçekte, pekala ve çok zaman önce tercih edilebilirdi.

      Siz hiç “Birinci Meclis” terimini işittiniz mi, Fatih Bey?

      Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin dokuz ayı bulan müzakere ve çalışmalar sonucu bir anayasa hazırladığını, bunun Meclis’te oylanarak kabul edildiğini?

      Google’a “Birinci Mecils”, “1921 Anayasası” yazın, bir bakın bakalım neymiş, ne değilmiş.

      Silahla veya zorla kendisini diğerlerine dayatma PRATİĞİ’ne yeltenmeyen, müzakere içinde kalan ve müzakereyi sürdüren her düşünce akımı, her siyasal gelenek, her siyasal talep meşrudur -şeriatçılık dahil.

  6. Bir basın haberi:
    ”İngiltere’nin önde gelen gazetelerinden Financial Times’ta David Gardner imzalı analiz gündem oldu…“Cumhurbaşkanı Erdoğan kavgaya girmeyi bırakmıyor. Gardner, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Macron arasındaki gerilimi de yorumladı. Gardner, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Macron’un Samuel Paty adlı öğretmenin Hz. Muhammed’in bir karikatürünü gösterdikten sonra başının kesilerek öldürülmesinin ardından yaptığı açıklamayı kullanarak eleştirilerini sıraladığını yazarken, “Kendisinin Müslümanlarların lideri olduğunu varsayan Erdoğan, Macron’a yanıt vermesi gerektiğini düşündü. Müslüman liderler de Türkiye Cumhurbaşkanından ne kadar nefret ederlerse etsinler, Macron’u savunamazlardı” dedi.
    Gardner bu savını, “Erdoğan, Macron’u dövmek için sağlam bir sopa seçti” sözüyle de vurguladı.’Kaynak:İnternetHaber.
    Bir yorum:Erdoğan ın daima başkasını suçlayan,karşınıda olanı tepeden bakan,kibirli,kendini temiz rakiplerini kirli sayan,kavgacı,mafya ve mahlle kabadayılığı gibi insanlık dışı özellikleri vardır.Bunları bilmeyen yoktur herhalde,yandaşlarından başka.Yandaşları da biliyor da işlerine gelmiyor.Hele,Erdoğan a müslümanların lider pozuna takmaları en çok zevk aldıkları konudur.Sanırsınız ki;Allah’tan ,Erdoğan ı kutsayan hüküm inmiş.Öyle bişey yok.
    Erdoğan ın yaptığı suçluluk pisikolijisini gizlemek,suçu başkalarının üstüne atmak ve sorumluluklarından kaçmak taktiğidir.Başkalarını suçlayanların 16 özelliği komulu aşağıdaki alıntımı inceleyin:
    ”…..O zaman sürekli yanlışlarının suçunu sürekli başkalarına yıkmak isteyen insan modellerini gelin beraber inceleyelim.

    1. Aynı hatayım birkaç kez yaparlar. Sürekli şikâyet ederler, lakin çözme konusunda aynı istikrarı göremezsiniz.

    2. “Bu aralar çok alıngansın” lafı onlar için geçersizdir, çünkü onların varsayılan modu zaten alıngandır. Yaptıkları her şeyde hep haklılardır, her şeyden başkaları sorumludur, onu sinir eden başkalarıdır, öfkelendiren, üzen, kıran, yıpratan hep başkalarıdır. Hiç kendi üzerlerine alınmazlar.

    4. İş, arkadaş ve sosyal çevrede daima sorumsuz, yıpratıcı, ruh sağlığını bozan, olgunlaşmamış, bağımlılıklara dayalı sağlıksız ilişkilerdir.

    5. Daima aynı ya da benzeri şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemek yaşam ritüeli haline gelmiştir, hayat standartları belli bir döngünün tekrarından ibarettir.

    6. Mat bir yaşantıları vardır, yani ne gerilerler ne de bir adım ileri giderler, oldukları yerde saymak onları hiç rahatsız etmez. Yaptıkları işi sürekli yarıda bırakır başarısızlığı kabul etmez başkalarını da öyle görür!
    Başarısızlık mı aman ha sakın bahsetmeyin bile

    7. Öfke, kin, gereksiz gurur ve hasetlenmek bu kişiler için adeta hobi haline gelir yaşam enerjilerini içlerinde biriktirdikleri kin duygusundan alırlar.

    8. Hep haklıdırlar bu sebepten kişileri kendilerinden çok çabuk uzaklaştırırlar.

    9.Bilmeden biliyormuş gibi İddialı konuşup, hayatın hiçbir alanında iddialı olmamak bu arkadaşların işidir, Nasreddin Hoca´yı Timur´a gönderip yolda yalnız bırakanlardır.

    10. suçlu olduğunu bilerek kendi suçunu ört bas etmek ve böylece üzerine düşebilecek sorumluluktan kaçınma adına peşinen başkalarına suçu yüklemek ve böylece hem kendi vicdanına ve hem de başka vicdanlara karşı kendi masuniyetini ilan etme girişimidir. Burada biraz hesaplılık ön plandadır. Sert ve haşin tutumu da bunu bildirir. Suçlu olan yüksek sesle başkasının suçunu ikrar eder ki kendi suçunu gözlerden uzak kılsın…

    11.Yaşadıkları her şeyin sorumlusu başkaları olsa da, güven konusunda başkaları yoktur, hiç kimseye güvenmezler. Suçluluk duygusu yakalarını bırakmaz ve onu rahatsız eder bu rahatsızlık zamanla pişmanlık duygusunu tetikler. Böylelikle yaptığı hatanın yanlışını kabul ederek tövbe kapısını aralar.

    12. Kuralları, prensipleri yoktur bu kişilerin, duruma, olaya, kişiye göre her an değişen ve yenilenen sözüm ona tavırları vardır. Güzel oynarlar.

    13. Çok çabuk sinirlenir, çok çabuk kavgaya girişirler, böyle durumlarda kendilerine laf anlatmanın imkânı yoktur. Sakın ha el sürmeyin!

    14. Kendini sürekli başkalarıyla kıyaslama derdindedir, işte, evde, okulda, yolda her yerde
    Başkalarının hayatına müdahale ettikleri için hayatlarına müdahale ettirmezler. Bir de suçlu siz olursunuz.

    15. Eleştirel bir kimsedir, ama yanlış anlamayın asla olumlu eleştiride bulunmaz eleştirmedeki amacı yıpratmaktır.

    16. Kendilerinin mükemmel olduğunu düşünürler, zaten öyle olmasa her hatanın, yanlışın suçu nasıl başkasının üzerine atılır ki? İnsanları hayatlarından çok kolay çıkarırlar, çünkü onun hayatına onun menfaati kadar girebilirsiniz.Kaynak:Başkalarını Suçlayan insanların 16 özelliği.Mine Demir Eser.erzurumgünebakış.com.Saygılar.

  7. Hiç şüphesiz insanın haysiyetine uygun ve insana yakışan en ideal yönetim şekli Cumhuriyettir.

    Ancak fakirliğin,cehaletin hakim olduğu memleketlerde,geçmiş dönem alışkanlıklarının toplumun ruhuna sindirilmiş olduğu bastırılmış veya menfaatlerine kul edilmiş toplumlarda Cumhuriyet sadece adı olan bir yönetim biçimidir.Yoksa Hitler’in,Mussoli’nin seçimle gelmiş Cumhurî yönetimleri,Saddam’ın Demokratik Irak Cumhuriyeti,Esad’ın Demokratik Suriye Cumhuriyeti,Demokratik Mısır Cumhuriyeti,Demokratik Afrika,Güney Amerika,Asya Cumhuriyetleri,Putin’in Rusya’sı,Kim Yong’un Kuzey Kore’si,vs.vs.saymakla bitmeyecek Cumhuriyetler insanların anasını ağlatmayı en iyi becerebilen rejimler olmayı başarabilmişlerdir.

    İnsanların,yaratılışlarına uygun insanlık seviyesine erdirilmesiyle ancak o insanların,yönetimlerini layıkıyla şekillendirmeleri ve yöneticilerinden hesap sorabilmeleri,onların yanlışlarını düzeltebilmeleri mümkün olur.Yoksa “Cumhuriyet” te,demokrasi hilelerinin makyajıyla güzellenmiş Cumhuriyet “Mehlika”‘sının görüntüsüne kapılan “Fareli köyün kavalcısı”nın müziğinin etkisi altında -sürü psikolojisiyle- büyülenmiş insanların,sömürülmelerinin kılıfından başka birşey olmaz.

    Bizimde içinde yaşadığımız şu yüzyıl için şair,şu tespiti çok yerinde yapmış:
    “Hükümdarlığın hükümdarlığı için halka yalvardığı,ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim;bunu bana söylemediniz!”

    Halk insanlığına uygun eğitimle gerçek insanlık ve hak/adalet bilincine erdirilmedikçe,o hak ve adalet bilinci haksızlıklara karşı insanlara cesaret kazandırmadıkça,fakirlik belasının başı ezilmedikçe,Cumhuriyet gerçek anlamını bulmayacak ve ilizyonistlerin ellerinde toplumun gözünü boyamaktan başka da bir anlam ifade etmeyecektir.

    Ancak toplumlar acıların duyarsızlaştırdığı sancılar içinde,birçoklarınca da görünmeyecek şekilde aheste aheste cebri bir sevkle sonucunu farkedemedikleri bir yönelişin seyri içindeler.Dileyen bize istediği gibi hayalperest desin;hak gelir batıl zail olur,bir rüzgâr gelir bütün karanlık bulutları dağıtıp onları rahmet yağmurlarına dönüştürür.Bizim,yaşlı dünyanın şu son demlerinde Cumhuriyeti de gerçek anlamıyla doğduracağına dair Rabbimize olan inancımız sonsuzdur.

    • Pek çok insanın yüzleşmek istemediği, dile getirmek isteyenin dokuz köyden kovulduğu bir hakikate işaret eder görünüyorsunuz, Uğur Bey.

      Kendi açımdan üç şeyi ardı ardına söylemek durumundayım:

      (1) Demokratik bilinç (sizin tercih ettiğiniz terimlerle söylersek hak ve adalet bilinci) ve özgürlüklerle, buna zemin hazırlayan ve bunun güvencesi olarak işleyen bir devlet düzeninin yokluğunda “cumhuriyet” dediğimiz şeyin çok da heyecan verici bir şey olmadığını düşünüyorum. (İdeolojik bir körlük, arkaik bir zihniyete sahip olanların, ikna edici argümanlardan yoksun oldukları için hemen işin kolayına kaçarak, “Ne yani? Osmanlıyı ihya ederek mi çözeceğiz sorunlarımızı?” diyerek hat bildirmeye yeltenceklerinin fazlasıyla farkındayım.)

      Cumhuriyetin kendisini demokrasi ve demokratik bilinç zanneden çok insan var. Söz gelimi, zor dizginlenir bir heyecanla ilk yorumunda M. Kemal’in Cumhuriyet’e ilişkin sözlerini alt alta yazan sayın T. Ertav, herhalde hayatı boyunca, bize heyecanla aktardığı şu cümle üzerine iki dakika kafa yormamıştır: “Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre hürmet ederiz.” Özgür zihin, sorgulayıcı zihin, demokrat zihin burada durur ve şu iki soruyu sorar: (1) Bu cümledeki birinci çoğul şahıs olan özne kimlerdir? (2) Bir fikir ya da fikirler silsilesine hürmet gösterileceği, ama bunun bir önkoşulu olduğu söyleniyor: samimiyet ve meşruluk. Peki kim karar verecek fikirlerin ‘samimi’ ve ‘meşru’ olduğuna?

      Sizin de işaret ettiğiniz üzere, bir çırpıda, demokrasi ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bir düzine cumhuriyet saymak mümkün.

      (2) Batı dediğimiz ülkelerdeki demokrasi bilnci abartılıyor.

      Ortalama Avrupalı ve Amerikalı demokrat değildir, demokratik bir zihniyet taşımaz. Bu ülkelerin ‘demokratik’ gibi görünmelerinin nedeni, sömürgecilik dönemi üzerine inşa etmiş oldukları zenginliklerini kendi ‘yoksul sınıfları’ ile de paylaşıyor olmalarıdır.

      Hem bireysel, hem toplumsal düzeyde, yararlandıkları maddi zenginlik olanaklarının tehdit altına girdiği kuşkusuna kapıldıklarında, bu ülkelerin vatandaşlarının demokratlıkla, hak ve adaletle, özgürlüklerle pek bir ilgisi olmadığı açığa çıkar. Avrupa’da yükselen ırkçılık, hala ‘göçmen’ dedikleri, oysa bilmem kaç kuşaktır o ülkelerde yaşayan etnik-kültürel topluluklar üzerindeki sistematik ayrımcılık bunun açık örnekleri. Amerikan işçi sınıfının büyük çoğunluğu, Trump seçmenidir, örneğin. Fabrikalarını, üretim tesislerini ABD dışına taşıyan şirketleri cezalandıracağı vaadi, tek başına, milyonlarca Amerikan işçisinin Trump destekçisi olmasına yetmiştir. Daha makro düzeyde, bu ‘demokrasi’ ülkelerinin çıkarları tehdit altına girdiğinde birbirlerini nasıl milyonlar olarak boğazladıklarına tanık olduk 2. Dünya Savaşı sırasında. Soğuk Savaş döneminde de, rekabet içinde oldukları Doğu Bloku güç kazanmasın diye, dünyanın her yerinde askeri darbeler tezgahlayan, en gaddar rejimlerle ortaklık kuran yine bu ‘demokratik’ ülkelerdir.

      (3) Batı’nın sahte, açıkça iki yüzlü ‘demokratik’ kültürüne işaret etmek ne kadar doğru ise, bunun üstesinden İslami anlatıyı veya sosyalist/komünist anlatıyı ihya ederek gelinebileceğini düşünmek o kadar yanlıştır.

      Pratik olarak yaşanan sözde ‘demokratik’ düzen, bütün Batı dünyasında açık bir kriz içinde. Demokrasi, hem küresel hem de yerel ölçekte, bir aldatmacadan ibaret kaldı.

      Bunun aşılması gerekiyor.

      Ne İslami entelektüel zihin, ne de sosyalizan/komünist zihin, bu yönde bize işe yarar araçlar sunmuyorlar.

      • Yazdıklarınız konusunda sizinle hemfikirim Bernar bey.
        Cumhuriyetimizin kuruluşu ve sonrasına ilişkin daha önce birçok kez ortaya koyduğunuz eleştirilerinizde de.Selamlar sunarım.

  8. Halkın sesi hakkın sesidir; cumhuriyet sadece halk düşmanı bir gastenin adı değil bin yıllık devletimizin yeni formudur.
    Osmanlıya sövüp sayarken de dikkatli olunsun; çünkü osmanlıda iş bilmez adama isterse padişah çocuğu olsun kimse makam mevki filan vermez; en azından taht için diğer kardeşlerini boğdurup öldürecek kadar gözükara biri olmalısınız…
    Nice yüzyıllara!

  9. Putin ne zaman Potin olur?
    Esad ne zaman Esed oldu ise o zaman.
    Yani kraldan çok kralcı olunduğu zaman.
    Yani ABD’nin Putin e tamsaha-pres uygulayacağını düşündükleri zamaman.
    Biden kazanır, birde senatoyu kazanırsa 4 Kasım 2020 tarihinde, Putin Potin ulur.
    Pek tabii ki Trump ta üzerinde zıplanılan Tranbolin ulur. Ayrıca son çıkan şirketlere elkoyma kararnamesi de, ilk kez adıyla mezkûr malum gökdelene uygulanır mı dersiniz?
    Olamaz denilen ne varsa oldu.
    Cumhuriyet demek ilke demek.
    Bu vesile ile Cumhuriyet Bayramınızı tebrik ederim.

  10. Cumhuriyet yeni bir sayfa, yeni bir dünya, yeni bir bakış yaşayış tarzı olmuş, iyi de olmuş.
    Ben memnunum. Bu saatten sonra Allah daha iyi ve güzelini nasip etsin. Daha geri gitme ihtimali var mı? Güneyimize doğumuza, ortadoğuya, asyaya bakıp şöyle bir: çok şükür Allahım diyelim.
    Yazar bile 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’ nı yeni bir başlangıç, yeni bir bakış açısı ve bir silkiniş vesilesi yapmış sanki.
    Ve benimde kalbim var, bende insanım..
    Şarkısını söyleyecek sandım. Haydi hayırlısı.
    Darısı tüm milletimizin başına.
    Şu virüs müsibetlerini böyle atacağız inşallah.
    Bazen de, sil baştan başlamak..

  11. Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan:
    ”MHP lideri Bahçeli’nin başlattığı askıda ekmek kampanyası hakkında değerlendirmelerde bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ya böyle bir şey var mı Türkiye’de ya… Yani bugün evine ekmek götüremeyen biri var mı Türkiye’de ya… İnanıyor musunuz bunlara?” dedi.Kaynak:Haberler.com.
    Bakalım Erdoğan nın sözleri doğru mu?İşte rakamalar:

    Türkiye’de 8 milyon 376 bin 368 yaşlılık, 2 milyon 888 bin 868 de diğer nedenlerden olmak üzere, 11 milyon 265 bin 236 emekli aylığı ödemesi yapılıyor.
    SGK verilerine göre 255 bin kişi 1000 liranın, 5 milyon 558 bin kişi de asgari ücretin altında emekli aylığı alıyor. 127 bin 540 kişinin emekli aylığı ise 700 TL’nin bile altında. 2 milyon 792 bin 786 emekli de “en düşük” denilen bin 570 liranın altında aylık alıyor.

    Buna göre 4 milyon 682 bini yaşlılık aylığı, 2 milyon 18 bini de diğer nedenler olarak nitelendirilen “Malullük, vazife malulü, ölen sigortalıların hak sahipleri, iş kazası ve meslek hastalığı sonucu sürekli iş göremezlik, iş kazası ve meslek hastalığı” kalemlerinden olmak üzere, milyonlarca emekli açlık sınırının altında aylık alıyor.
    3 milyon 873 bini yaşlılık aylığı alan, 1 milyon 687 bini ise diğer nedenlerle aylık alanlar olmak üzere toplam 5 milyon 558 bin 607 emekli, Ocak 2018 itibariyle bin 603 lira olan asgari ücretin altında emekli aylığı ile yaşamını sürdürmeye çalışıyor.

    Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan bin liranın altında aylık alanların sayısı ise 89 bini yaşlılık, 166 bini de diğerleri olmak üzere toplam 255 bini buluyor.
    Kaynak:BirGün Gazetesi.
    Ekmek parası kazanmak,elinin ekmeğini yemek,ekmek dünyası,ekmek aslanın ağzında,ekmek kapısı,ekmek elden su gölden vs.gibi deyimler var.
    Ekmeğin büyüğü, hamurun çoğundan olur.Ekmekle oynayanın ekmeğiyle oynanır.Ekmekten kaşık olur ama her yoğurdun hakkına değil vs gibi atasözleri vardır.Deyim ve atasözlerindeki verilen mesaj kelimeler mezac anlamlıdır.
    Söz konusu olan askıda ekmek olayındaki ”ekmek”mecazi anlamlıdır.
    Memleketin fukara üçte ikisi halk geçim derdinde.Onalrın sıkıntılarını anlamazlıktan gelip,onlarla dalga geçmek ayıptır,aymazlıktır,suç bastırmadır.Kendileri refah içnide iken,mali sıkıntı ve fukaralıkla debelleş olmalrı hükümet olarak sizin kara lekenizdir.Kendiniz saltanat sürerken,dışladığınız halkı fukara,aç,işsiz,dar gelirli olarak bırakmanız insalığın yüz karası bir icraatınızdır.Madem Türkiye nin ekonomisi iyi.Madem eve ekmek götüremeyen yok.Madem verdiğiniz ücret ve maaşlar yeterli.O halde,kendiniz yaşadığınız o saltanat hayatını bırakın,yüksek maaş ve yüksek gelirlerinizi,servetlerinizi o dışladığınız fukara ve sıkıntılı halka verin.Kendiniz,agsarı gelir altında geliri olanların değil ,asgari ücret ve maaşla geçinenlerin maaşını alın ve onunla geçinin bakalım.Bakın, işsiz kalın da ,halden anlayın demiyorum.Yüreğiniz yetiyor mu?Yetmiyorsa,dışladığınız halkla kafa bulmayı tertk edin.Aklıselimlere saygılar.

  12. Atatürk’ün Cumhuriyet ile ilgili sözleri:
    Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz Kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.
    Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir.
    Türk ulusunun yaratılışına en uygun olan yönetim Cumhuriyettir.
    Demokrasi ilkesinin en yeni ve akılcı uygulamasını sağlayan hükümet biçimi cumhuriyettir.
    Cumhuriyet, fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre hürmet ederiz.
    Cumhuriyet, yeni ve sağlam esaslariyle, Türk milletini emin ve sağlam bir istikbal yoluna koyduğu kadar, asıl fikirlerde ve ruhlarda yarattığı güvenlik itibariyle, büsbütün yeni bir hayatın müjdecisi olmuştur. Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir.
    Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müesseselerimizi müdafaa için lâzım olanı yapmağa hazırız.
    Bugünkü hükûmetimiz, devlet teşkilâtımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilâtı ve hükûmettir ki, onun ismi Cumhuriyettir. Artık hükûmet ile millet arasında mazideki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millettir ve millet hükûmettir. Artık hükûmet ve hükûmet mensupları kendilerinin milletten ayrı olmadıklarını ve milletin efendi olduğunu tamamen anlamışlardır
    Gelecek nesillerin Türkiye de Cumhuriyetin ilanı günü, ona en merhametsizce hücum edenlerin başında, cumhuriyetçiyim iddiasında bulunanların yer aldığını görerek şaşıracaklarını asla farz etmeyiniz! Bilâkis, Türkiye’nin münevver ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların hakikî zihniyetlerini tahlil ve tesbitte hiç de tereddüde düşmeyeceklerdir.
    Takip edilen gayeler hiçbir zaman şahsi olmamalıdır.Geçmiş sistemlere takılanlar ve an’anelerden sıyrılmayanlar hiçbir zaman modern bir devlet bina edemezler.
    CUMHURİYETPERVERLERİN CUMHURİYET BAYRAMINI KUTLUYORUM.SAYGILAR.

  13. öyleyse neden bir kesimi ‘cumhuriyet düşmanı’ olmakla suçluyorlar?

    iktidara gelmekten maksat iktidar nimetlerinden döke saça harcamak mı?

    yani bir takım kifayetsizlerin iş bilmez asalakların tembellikten kolunu kaldıramaz vaziyetteyken zenginlik içinde müreffeh bir hayat imkanı anlamına geliyorsa eğer iktidar, işte o zaman ‘cumhuriyet düşmanları’ suçlamalarının altında yatan gerçek gün yüzüne çıkmış demektir.

    selçukluların dağılmasıyla beylikler halinde yaşamına devam edebiliyordu selçuklu tebası. o beyliklerden biri de osmanoğulları ailesinin liderlik ettiği beylikti sonra devletleşti daha sonra da imparatorluk oldu. ve yönetim daima osmanoğulları ailesindeydi. bütün imparatorluk sınırları dahilindeki araziler ve üzerindeki binalar yapılar ne varsa padişahın mülkü, farklı milletlerden olan halk da padişahın kuluydu. koca imparatorluk adeta padişahın sahip olduğu şirketiydi. ( burada Erdoğan’ın “türkiyenin bir şirket gibi yönetilmesi taraftarıyım” sözünü hatırlamakta fayda var)

    fakat devletler de tıpkı insanlar gibi doğarlar büyürler yaşlanırlar hastalanırlar ve ölürler.

    Osmanlının hastalıklı döneminde okur yazarlık oranı %7-%10 arasında olduğu ifade ediliyor. geniş arazilerde farklı farklı milletlerden meydana gelen tebanın idaresi için eğitimli insanlara ihtiyaç vardı haliyle. bu ihtiyacı okur yazar oranının düşük olmasından da anlaşılacağı üzere eğitim kalitesinin de ihtiyaca cevap verememesinin yanında komşu devletlerle ilişkiler de de o ülkelerin dillerini bilen memur ehtiyacı Osmanlı halkını yurt dışında eğitime zorlamasıyla yurt dışında eğitim almak bir statü halini almıştı. bu statü sahibi aydın! kesimin kendi değerlerinden kopmasını da beraberinde getiriyordu ve bu gün yaşadığımız sorunların ana kaynağı da bu olsa gerek. çünkü yurt dışında eğitimini tamamlayıp dönenler doğrudan devlete memur oluyorlardı.

    işgal yıllarında Padişahın M.Kemal Atatürkü halkı örgütlemesi için anadoluya göndermesi ve sonrasında Atatürkün gönlünü bir kadına kaptırması bu aşkın etkisiyle de Atatürkün halkı Padişah adına değil de kendi adına örgütlemesi büyük kırılmanın başlangıcını oluşturuyordu ve Cumhuriyet Türkiyesi bu aşkın ürünü olarak kurulmuştu. ( burada itiraz edeceklere ilber Ortaylının özellikle yakın tarih alanında üç tarihçiden biri diye iltifat ettiği Murat Belge ile Atatürkün son dönemlerine şahit olmuş ünlü operasyonel gazeteci Lütfü Akdoğan’ın tv programını tavsiye ederim orada Atatürkün aşkının isminide konuşuyorlar.)

    geçenlerde Üstad Fehmi Koru’nun yazdığı Kazım Karabikirin anılarında anlatıldığı gibi Atatürk iktidarı Osmanoğullarının elinden alıp kendi iktidarını kurarken geçmişe ait ne varsa kötüleme karalama yoluna gidiyor. geçmişin devamını sağlayan unsurları devletten tasfiye ediyor. en büyük tasfiye bu zamanda gerçekleşirken Atatürkün en yakınında yer alanlar daha çok yurt dışında eğitim alanlar ve Padişaha tavır alanlar devletin yeni kadrolarını oluşturuyor ağırlıklı olarak. bu süreçte tarafsız kalıp da makul olanı savunanlar dahi tasfiye ediliyor. çerkeş Ethemden Kazım Karabekire, mareşal Fevzi Çakmak gibiler hep tasfiye ediliyor. adeta devlette kadro kapabilmek için geçmişi karalama yarışına giriliyor ve osmanlıyı İmparatorluk yapan değerleri savunan ya da orta yol tutanlar devlete yaklaştırılmıyor ta 1949lara… 1949larda NATOnun ve avrupanın baskısıyla inönü CHP si çok partili döneme izin vermek mecburiyetinde kalana kadar.

    1950 lerden sonra çok partili dönemlerde de bu cumhuriyet türkiyesinin yeni kadroları babadan oğula geçen hanedanlık alışkanlığı gereği çocukları vasıtasıyla bu iktidar korumacılığını bırakmıyorlar. ( tabi, ya siz neden eskiyi kötülüyorlar zannediyorsunuz? önceden padişahlık tek ailenin elinde babadan oğula geçen bir saltanattı, şimdi bir çok ailenin saltanatı söz konusu ve kimse kendi ailesinin saltanatından vaz geçmek istemiyor. bakın devlet kadrolarına köşe başlarını tutmuş olanlar hep köklü aileler olduklarını göreceksiniz. doğu perinçeğinden mehmet ağarına, metin feyzioğlundan ünlü generallere kadar hep babadan oğula bir saltanat söz konusu. bu gün kime sorarsanız sorun Cemaat eğitim işleriyle uğraşan bir grup olarak bilinir, eğitimci bir grup neden soru çalmaya ihtiyaç duysun. çünkü Cemaat babadan oğula sorgusuz sınavsız saltanat sürenlerin çarkına çomak soktu da ondan. baş örtüsü yasaklarının altında yatan gerçek te bu, birilerinin aile saadetine son verilme korkusu)

    Cumhuriyeti demokratikleşerek güzelleştirme vadiyle iktidara gelen AKP iktidardan gitme vakti gelene kadar demokratikleşme yönünde adımlar attı. iktidarı bırakma vakti geldiğinde saltanat duygusu ağır bastı va diğer saltanat sürenlerle ittifak yaparak iktidarını ve saltanatlarını iktidar ortağı ailelerle birlikte saltanatlarına rahatsız eden unsurları tasfiye ederek devam ettiriyorlar.

    haliyle bu saltanat alışkanlığı genel hayatı kötüleştiriyor.

    ve ne zaman birileri bu kötüye gidişe işaret etse cumhuriyet düşmanı olmakla suçlanıp susturuluyor.

    ben alıştım artık tamamen batana kadar devam.

    • “bakın devlet kadrolarına köşe başlarını tutmuş olanlar hep köklü aileler olduklarını göreceksiniz.” teziniz doğru değil. Verdiğiniz örnekler doğru hatta fazlası da var, fakat bunlar toplam yönetici kadrolar içinde cüzi bir azınlıktır.

  14. Rejim monarşiden cumhuriyete geçse de insanların zihin kodlarının değişmesi kolay olmuyor. Tek adamlık ve karar alma mekanizmasının geniş toplum kesimlerine açılmaksızın kimseye hesap vermeden küçük bir klik tarafından yapılması devam ediyor. Bunun da sonu ülkeler ve halklar için felaketle bitiyor.

    Demokrasilerin birbiri ile savaşmadıkları genel kabul gören bir anlayış. Genelde savaşları tek adamlar veya totaliter rejimler çıkarıyor. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girişine Enver Paşa’nın kimseye danışmadan tek başına karar verdiği belirtilmekte. Bu savaş sonunda Osmanlı Devleti savaşta en çok kayıp veren ikinci ülke oldu. 3 Milyona yakın insanımızı savaş sonunda kaybettik. Ancak bunu da halka kahramanlık diye sundular. Enver-Talat ve Cemal paşalar öyle sansür uyguladılar ki Doğu Cephesinde verdiğimiz kayıplardan halkın haberi ancak onlar iktidardan gittikten sonra yani olay olduktan 3 yıl sonra oldu.

    Enver Paşa kumandasındaki Türk ordusu 21 Aralık’ta girişilen Sarıkamış Harekâtı ile (o zamanki Rus sınırı olan) Köprüköy – Eleşkirt hattında hücuma geçti. Sarıkamış yakınında Allahüekber Dağlarına ulaşan ordu burada 1915 Ocağının ilk haftasında ağır bir yenilgiye uğradı. 130.000 kişilik asker mevcudunun 90.000’i çarpışmalarda veya soğuktan donarak hayatını kaybetti. Geri kalanlar esir düştü.

    Falih Rıfkı Atay bu olayı Zeytindağı’nda anlatır. Çankaya adlı eserinde ise “Türkiye nasıl İkinci Dünya Savaşı’na girmedi; Birinci Dünya Savaşı’na da aynı şekilde kolaylıkla girmeyebilirdi” der. Milyonların hayatlarını ve ülkenin geleceğini tek adamlar bir çırpıda harcamışlardı.

    Hitler İkinci Dünya Savaşında 7 Milyon Almanın ölmesine yol açtı. Almanların büyük toprak kayıpları oldu. Savaş sonunda 14 Milyon Alman yüzyıllardır yaşadıkları yerlerden bugünkü Almanya’ya sürgün edildiler. Yakılmış ve yıkılmış Almanya’da halk başını sokacak bir yer ararken bir de bu 14 Milyon göçmenle evlerini paylaşmak zorunda kaldı. Savaş sonunda 2 Milyon Alman kadının ırzına geçildiği araştırmalarda ortaya konuyor. Ne 14 Milyon Almanın yaşadıkları ve ne de 2 Milyon Alman kadının başından geçenlerden kimse bahsetmedi. Onlar bunu hak etti diye bahsedilmedi. Çünkü savaş sonunda toplam 61 Milyon insan ölmüştü.

    Cumhuriyet ve demokrasi insanlık için hayati önemde. Gelecek asla yaptıklarının hesabını vermeyenlere bırakılmamalı. Yoksa yine milyonlar ölecek ve ülkeler tarumar edilecek.

    • Demokrasiler hiç savaşmaz mirza; höt diyene al sana bi zöt derler! Ama o tek adam rejimleri var ya; yatar kalkar bugün kiminle savaşsak diye aranır dururlar!!!

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız