Onlar yazıyor, devleti yönetenler onları okuyup karar veriyor.. ‘Bir kısım basın’ dikkate alınmalı…

45

Hangi safta yer aldığımın fena halde farkında olduğum, ama zihnimi her görüşe açık tutmaya çalıştığım iyice gençlik günlerimde ilgiyle takip ettiğim bir gazeteydi ‘Devrim’ (1969-1971)… Sarının hakim olduğu tam gazete boyunda haftalık bir gazeteydi. Doğan Avcıoğlu çıkarır, İlhan Selçuk‘tan Çetin Altan‘a, Muammer Aksoy‘dan Uğur Mumcu‘ya o dönemin önemli yazarları Devrim‘e katkıda bulunurlardı.

Devrim‘i bugün hatırlamamın bir sebebi var: Mesleğe ‘Devrim’ ile adım atmış olan Hasan Cemal‘in gazeteye katkısı, dönemin ‘sağcı’ basınının yayınlarını takip eden bir köşeydi. Benim bugün buna ayıracak vaktim yok, ancak bir süreden beri ‘bir kısım basın’ diyebileceğim gazetelerde çıkan yazılara dikkat çekme isteğime gem vurmakta da zorlanıyorum.

Bu yazı o amaca mütevazı bir katkı olarak kabul edilsin.

İyi ki varlar…

İstanbul belediye başkanlığı için yapılan ve Yüksek Seçim Kurulu (YSK) kararıyla tekrarlattırılan seçim etrafında o ‘bir kısım basın’da yazılanlar, özellikle vaktini çok daha değerli konulara ayıran okurların ilgisinden kaçmış olabilir endişesindeyim.

Fırsat bulup ilgilenebilseydiniz, gülebilirdiniz veya ağlayabilirdiniz de…

Pazar günü yapılan ve önceki turda sadece 13 bin oy farkıyla kazandığı anlaşılan Ekrem İmamoğlu‘nun ikinci turu 800 binden fazla oyla açık ara önde bitirdiği seçim, o yazar-çizer takımının hiç moralini bozmadı.

Kimi, “Ben zaten seçim tekrarlanmamalı” görüşündeydim (yalan) diyen, kimi “Sonucun böyle olacağını biliyordum ve sürekli uyardım, hatırlayacaksınız” diyen (kısmen yalan), bazısı da yüzünü kızartması gereken hiçbir şey yaşanmamış gibi ‘uykudan önce kısa bir masalımız var’ tadında teselli yerine geçecek şeyler karalayan yazarlar…

Reklam

Hepsine topluca “Helal olsun” diyorum.

Oysa sizlerin önem verip okuduğunuzu sanmadığım o yazılar, seçimden yenilgiyle çıkan ittifak partilerinde, özellikle devleti yönetenler tarafından, müthiş ilgi görüyor.

Yazarların bazısı devlet yönetimine ‘neredeyse içinde yer alıyor’ denilecek kadar yakın insanlar zaten.

Güne artık bir tomar tutan o gazetelerdeki muteber yazarları okuyarak başlıyor ülkemizi yönetenler…

Nereden mi biliyorum?

Şuradan: Onlarla aynı gazetelerde yazan, fakat olaylara daha farklı yaklaşan birkaç isim seçim süreci içerisinde köşelerini kaybetti. Vaktiyle devleti yönetenlere nutuklarında kullandıkları kelimeler sunan ve bir dönem AK Parti’den vekillik de yapmış bulunan Aydın Ünal sözgelimi… Veya devleti yönetenlerin basın danışmanı sıfatıyla hemen yanı başında duran Kemal Öztürk gibi…

[Bu yazıda hep ‘devleti yönetenler’ diye çoğul ifade kullanıyorum, bununla çok sayıda kişiyi kast etmediğimi herhalde anlamış olmalısınız; çoğul ifade dilimizde nezaket belirtisi olarak çok önemli tek bir kişi için de kullanılır.]

Ünal ve Öztürk‘ün farklı şeyler yazdıkları için yazamaz hale getirilmeleri onların da kadrosunda bulunduğu gazetelerin sabah erkenden okunduğu dışında başka nasıl yorumlanabilir?

Reklam

Okunuyor ve politikalarla uygulamaları etkiliyorlar…

Peki etkili olduklarını nereden biliyorum?

Şuradan: İstanbul belediye başkanlığı seçiminin ilk raundu rakip ittifakın adayı tarafından az farkla kazanıldığında, devleti yönetenlerin yaptığı ilk açıklama, bunun sineye çekileceği izlenimini verecek kıvamdaydı.

Doğru olan da buydu. [Böyle olduğunu, o günlerde farklı yazanlar da, "Ben zaten demiştim” edasıyla bugün kabul ediyorlar.] “Aman ülkeyi daha da gerecek günler yaşanmasın” hassasiyeti taşıyan kişilerin de, kırgınlıklarını bir yana bırakarak, devleti yönetenlere ulaşıp bu yolda tavsiyede bulunduklarını biliyorum.

“Bir şeyler oldu” diyen siyasetçi de vardı, yazan yazar da…

İlk günün o yumuşak kabul ediş tavrının ardından farklı bir yola girildi ve seçimin tekrarlanmasını getiren bir süreç başlatıldı. O güne kadar varlığından haberdar olmadığımız AK Parti genel başkan yardımcısı sıfatlı birini günde birkaç kez ekranlarda gördük. [Onu da çok beğendi itibarlı gazeteler.]

Oyların 13 binden 800 bin farka yükselmesinin ilk temelleri o günlerde atıldı. Son günlerin kararının eseri değildir ikinci tur seçiminin sonucu; pek çok AK Partili sandıkta partisinden kopmaya o günlerde karar verdi.

Devleti yönetenler “Çaldılar çünkü” noktasına ve o slogan etrafında yürütülen kampanyayla İstanbul’u ‘düşmandan’ geri almaya, itibar ettikleri gazetelerde yazanları okuyup televizyon ekranlarına çıkmalarını kendilerinin istediği muteber kişileri dinleyerek geldi.

2015’te 7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki değişikliği hatırlattı yazarların pek çoğu. “Yine yaparsın” dediler.

Binali Yıldırım‘ı sonunda ağlattılar ama.

Keşke Hasan Cemal‘in vaktiyle Devrim gazetesindeki köşesine benzer bir köşe açıp AK Parti’nin bundan sonraki yol haritasının ne olacağına o yazılarla ışık tutabilsek.

Hayır, “Kılavuzu karga olanın…” diye başlayan eskilerin deyimini hatırlatmak gibi bir maksadım yok.

Yazarların AK Parti ile devleti yönetenlere vermek için çırpındıkları görüşlerinden herkes haberdar olsun istiyorum. “S-400’ler mutlaka alınmalı” diyor aynı muteber yazarlar, “Bizim yerimiz Rusya’nın yanı, Avrasya” diyen de onlar; “Ortadoğu halkları yanımızda” mesajını da onlardan alıyoruz.

Devleti yönetenler de aynı görüşlere sahip…

Sizler okumasanız bile ben o muteber yazarların yazıp söylediklerini yakın takip altında tutmaya devam edeceğim.

ΩΩΩΩ

45 YORUMLAR

  1. Ülkemiz Türkiye’yi geçmişiyle ve bugünüyle tanımak ve anlamak çok zor. Zira bilimsel nitelikte kitap veya makaleler bulmak kolay değil. Yazarlar meseleye ya sağdan yada soldan yaklaşıyor ve objektif bir bakış açısına ‘genellikle’ sahip değiller. Bilimsel nitelikli kitaplar da genellikle yüzlerce sayfa oluyor ve her zaman okumaya zamanımız olmuyor. Günümüzde internet sayesinde bilgiye ulaşmak kolaylaştı denebilir. Fakat yazılı her şey bilgi içermez, bilgi kirliliği de içerebilir. İnternette bir konu hakkında araştırma yaptığımda büyük bir çoğunlukla tarafgir yazılara rastlıyorum ve çoğu zaman bilimsel bir bilgiye ulaşamıyorum. Bu durumda araştırdığım konu hakkında ancak alt ve üst sınırları belirleyebilmiş oluyorum. Yani “gerçek şununla bunun arasında” gibi.

    Ekonomide ise durum rakamlarla ifade edilebildiği için doğru bilgiye ulaşmak daha kolay. Örneğin Türkiye’nin 1923-2015 dönemi kalkınma hızı ortalaması %5,6 iken 2002-2015 dönemi kalkınma hızı ortalaması %4,7’dir. (2002-2011 dönemi daha yüksektir). Bu rakamlara göre AKP’nin ekonomide başarılı olduğu iddiaları propagandadan ibarettir. ( Son yıllardaki başarısızlığı kendileri de kabul ediyor zaten. Fakat öncesi de çok başarılı değildi, en çok ortalama kadardı ! )

    Siyasi partiler ve liderlerden bağımsız olarak Türkiye’nin geçmişi, bugünü ve yarınları üzerinde bilgi alış verişi yapmamız da gerekmez mi ? Her konuda uzlaşmak şart değil, fakat uzlaşılmayan konuların sayısını azaltmak gerekir. Havuz medyası ve bunun karşı cenahtaki benzerleri bize örnek olmamalı.

  2. Bizdeki anlayisa bakin! Sanki secimin tekrarlanmasini istemiyenler sadece Erdogana muhafet olanlar.
    Bu secimin Turkiyeye ne kadar zarar verdigini bileniniz varmi?
    Efendim ne varmis… Cok sey var… Basta Dunya kadar israf O cuvallar dolusu kagitlar binlerce insanin aylarca calismasi,Devletin butun imkanlarini secimi kazanmak icin seferber edilmesi vb vb.Butun bunlar millettin rizkindan kesiliyor ve Turkiyeye hem maddi hemde manevi zarar veriyor.
    Fehmi Koru ve diger akli basinda olan herkes bunlardan rahatsiz oluyor.
    erdoganin 25 yil popiler olmasinin nedeni simdi daha iyi anlasiliyor.

  3. Yazınızın büyük çoğunluğuna katılıyordum okurken ta ki S400 alınmalıdır diyorlar dediğiniz bölüme kadar.

    S400 meselesini ülkenin bağımsızlığı adına çok önemli görüyorum, her şeyi eleştiriyim derken doğru adımlarıda eleştirmeyin. Metin Feyzioğlu dahi bunun ülkenin selameti için önemli olduğunu vurguladı. Aksini söylemek fazla Amerikancı bir bakış açısı olur.

  4. Havuz medyası neden bu kadar ileri gitti ve öncekileri aratacak hale getirdi. Bu soru önemli zira daha önce de ‘muhafazakar medya’ vardı. Bunların sayısının artırılıp desteklenmesi neden yeterli görülmedi ?

    – Erdoğan giderek demokrasiden uzaklaştı ve gerçek kimliğine büründü. Medyada kendisine yol göstermeye kalkan veya biraz olsun muhalefet yapan yazarları, patronlarını arayarak/aratarak kovdurdu. Bu durumda işsiz kalmak istemeyen köşe yazarlarının birçoğu ‘yağcılığın dozunu’ artırdı.
    – Muhafazakar! yazarların bir kısmı oluşan bu ortamda gerçek kişiliklerini ortaya koydular. Kurtuluş Savaşı döneminde Anadolu’daki Kuvayı Milliye hareketine kin kusan kimi İstanbul basını gibi oldular.
    – Erdoğan 2011’den buyana yanlışları doğrularından fazla bir yönetim sergiliyordu. Bunun doğal bir sonucu olarak da oyları giderek azalıyordu. Çareyi ‘Bu CeHaPe var ya bu CeHaPe’ yönteminde buldu. Sonunda aşırı doz nedeniyle kullanılan ilaç etkisiz olmaya başladı.

    Atatürk’ün Nutuk’ta anlattıklarını çok değerli bulmakla birlikte bazı kısımlarına temkinli yaklaşıyordum. Fakat son 10 yılda gördüklerim şüphelerimi sıfırladı. Her kim ki dünyevi/siyasi menfaatleri için dini kullanıyorsa sonunda ahlaksızlaşıyor. Ya da ahlakına sahip çıkan dindarlar iseler iktidar olamıyorlar. İnançlı olmak güzel bir şey ve siyasetçiler de Müslüman hatta dindar olabilir. Fakat siyaset seküler alanda yapılır/yapılmalıdır.

    “Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır. Yeryüzündeki kötü insanlar ise, kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı’yı kullanırlar.” Giordano Bruno (İtalyan filozofu 1548-1600)

    • “Asla ve kat’â binmem” diyen A.Hakan “barış tespihi” hediyesinden sonra uçağa da davet edilmiş.
      Rahmetli Erbakan la başbakan olduğunda beyaz çoraplarıyla yaptığı ev röportajından sonra tekrar ait olduğu camiaya döndü diyebiliriz.Bu camia o camia mı tartışılır tabi.Hep merak ederim Erbakan hoca da yıllarca tek parti olarak iktidar olsaydı böyle yozlaşma olurmuydu acaba gene.

      • Bir siyasi lider “her ne pahasına olursa olsun ben iktidarda kalayım” derse, kimi insanları satın almak için ihale havuzları oluşturmak ve örgütünde başlayan yolsuzlukları görmezden gelmek zorunda kalır. Tek çare modern Batı’da olduğu gibi seküler siyaset ve iki-üç dönemden fazla iktidarda/liderlikte tutmama geleneğini yerleştirmektir. Halk da birbirine zıt görüşleri aynı anda okumayı/dinlemeyi öğrenmelidir, gaza getirilmeye karşı çıkmalıdır.

  5. Fehmi bey! Gerçi anlamazlar fakat, lütfen AKP yi destekleyen yorumcularin bir kısmının anlayabilmesi için bir yazarin okurlarina, ve dünyaya karşı görevleri ve sorumluklarını anlatan bir yazi yazabilirseniz emnun oluruz.
    Bunlar resmen Turkiyenin ve Islam dinini tekellerine almislar ve her konuda insanları dinle korkutabileceklerini zannediyorlar.
    Kendileri cabuk unutuyor fakat biz unutmuyoruz.
    Trump 1# Müslüman düşmani, sanki, onun kazanmasi için ruşvet veren AKP liler değilde benidim!
    ABD deden yazan yazar gibi yazarlar istiyorsalar onlRdan havuzda haddinden fazla var onu okusunlar ve kimin cennete gideceginede karismasinlar.
    Hani ABDli senatörler ve yetkililerin telfonlari mesgul calmasi erdoğandan korktuklari için paniklemişler ve korkudan birbirlerine telefon etmelerinden kaynaklandiği yazisindan bahs ediyorum.

  6. Fehmi Bey’in bahsettiği gazetelerden,
    Yeni Şafak’tan İsmail Kılıçarslan’ın
    bu günkü yazısı şöyle:

    “Bu seçimi ben kaybettim

    İsmail Kılıçarslan

    25 Haz 2019, Salı

    Ne şaka yapıyorum, ne ironiye vuruyorum, ne de eleştirel bir yazıya parlak bir giriş yapmanın derdindeyim.

    Bütünüyle hakikati ifade ediyorum kendi adıma. Bu seçimi ben kaybettim. Zira İstanbul için doğru olduğunu düşündüğüm “seçim”in ne olduğunu yeteri kadar anlaşılır, yeteri kadar net, yeteri kadar etkili şekilde anlatamadım insanlara.

    MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
    İÇİN TIKLAYIN
    Yazdığım köşe yazıları, attığım tweetler, benden istenildiğinde verdiğim fikirler, insanları Binali Yıldırım’a oy vermelerine ikna etmek için yaptığım birebir görüşmeler demek ki yeterli olmadı.

    Bu seçimi ben kaybettim. “Hayatımda gördüğüm en teflon siyasi kişilik” olan Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul için çok kötü bir seçim olduğunu; Binali Yıldırım’ın “İstanbul’un güzel geleceğinin garantisi” olduğunu daha ikna edici argümanlarla, daha berrak anlatılarla dile getirmem gerekiyordu. Daha çok insanı aramam gerekiyordu.

    Ezcümle, inandığım “doğru”yu anlatma konusunda bir eksiklik, bir kusur buldum kendimde.

    Halkın seçimini küçümsemek, hele hele halka, o muazzez topluluğa “nankör”, “ahmak” falan demek aklımın ucundan bile geçmedi. Bütün iddialarımdan vazgeçmek anlamına gelir bu benim açımdan. Eksiklik kendi özümdedir. Meselenin aslında ne olduğunu anlatamadıysam suç benimdir.

    Daha da geriden alayım meseleyi kendi adıma. 2007 yılına kadar benim için “Müslüman ahaliyi politik bakımdan temsil eden siyasi odak” Necmettin Erbakan ve onun o andaki parti tabelası idi. 2007-2009 arasında bir dönüşüm yaşadım ve 2009 yılında “Müslüman ahalinin politik merkezi”nin Recep Tayyip Erdoğan olduğuna kanaat getirdim. Bu kanaatimde herhangi bir değişiklik yok. Bu kanaatimi değiştirecek herhangi bir “majör sorun” görmüyorum ortada.

    “Hatası-sevabıyla, doğrusu-yanlışıyla ana omurgadan ayrılmamak” benim için ölümcül bir sadakat meselesidir. Recep Tayyip Erdoğan değil ama Recep Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği “anlam dünyası” benim için vazgeçilebilecek bir pozisyon değildir. Gündelik politikanın, kazanılan ya da kaybedilen seçimlerin çok ötesinde bir yere tekabül eder çünkü o pozisyon. Recep Tayyip Erdoğan ile yolumu ancak Erdoğan’ın kendisi o “anlam dünyası”ndan vazgeçerse ayırırım. Basit gündelik hesaplarla, pratik gerekçelerle, hele ‘kar ortaklığı’ndaki anlaşmazlıklar nedeniyle “pozisyon değiştirmeyi” kendisine yedirebilenlere de hep şaşarım.

    Biraz daha genişleteyim ki derdim iyice anlaşılsın. Benim için Türkiye, her zaman “bağımsızlığı ve bekası için mücadele edilmesi gereken” bir kara parçasıdır. Bu bağımsızlığın ve bekanın yegâne yolunun da “Müslüman ahali”nin varlığına bağlı olduğunu bilirim. Bu varlığı sürdürmenin derdinde olan kim varsa onunla yan yana, omuz omuza durmayı da kendime vazife bilirim.

    Gerisi… Gerisi magazindir.

    Peki ya ilerisi… İlerisi de nasiptir.

    Bugün ve burada, mevzimizde bekleyip mevzumuzun derdine düşüyor muyuz, düşmüyor muyuz? Cevap vermem gereken tek sorunun bu olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla “ben demiştim, ben söylemiştim, daha önce de ifade ettiğim gibi…” diyerek konuşmaya başlayan ve tanımladığı “biz”den kendi “ben”ini ayıran herkese de “numara yapma, bu seçimi sen kaybettin” demeyi hak görüyorum kendimde.

    Siz şimdi zannediyorsunuz ki “iktidardan aldığı nimetlerle, iktidarın kendisine verdiği destekle böyle şeyler yazıyor” bu adam. Tam tersine olduğunu söylesem bakış açınız asla değişmeyecek ama ben yine de söyleyeyim. Mevcut iktidara bahsettiğim kaygılarla destek vermenin bedelini benden daha sert şekilde ödeyen kimse var mıdır bilmiyorum. Eşimin dostumun bana “ulan salak! Külliye’ye girişin yasak, bazı yandaş kanallara konuk olman yasak, bazı yerlerde vereceğin ücretsiz konferansların açılan telefonlarla yasaklandı, bin türlü işine bin kez engel olundu; sen hala ana omurga deyip duruyorsun” dediği de ayniyle vakidir.

    Ne yapayım yani? İçerisinde bulunduğum ana omurga bana aynı zamanda “doğru bildiğini söylemekten de, kanınla-canınla destek vermekten de çekinme” cümlesini öğretti. O serinlikle yaşamayı çok seviyorum.

    Başa döneyim.

    “Bu seçimi biz, şundan şundan kaybettik” derken kendisini o “biz”den ayıran herkese açıkça ilan ediyorum. Sizin yerinize de bütün sorumluluğu üzerime alıyorum. Bu seçimi ben kaybettim. Daha çok emek vermem, daha çok uğraşmam, daha çok didinmem gerekiyordu. Mesele mühim meseleydi çünkü. Bu meseleye gönül vermiş herkesten özür dilerim böylelikle…”

    • Fehmi Koru, talimatla makale yazmadığı için Yeni Şafak’tan kovuldu! . Siz gelmiş o gazeteden makale yayımlıyorsunuz burada.
      Ayrıca böyle kopyala /yapıştır olmaz, beğendiğiniz makaleden kimi alıntılar yapıp kendi yorumunuz ile sonlandırmanız gerekir. İsterseniz link de verebilirsiniz.

      • Editör uygun bulmazsa
        ilgili yazıyı yayınlamaz.Buna karar verecek olan siz değilsiniz.Ayrıca yazının kime ait olduğu paylaşımın başında belirtilmiştir.

        Yeni Şafak yazarlarının talimatla yazı yazmayacağını siz bilmeyebilirsiniz
        ama Fehmi Bey bilir,çünkü orada uzun yıllar çalıştı.Öyle olsaydı o kadar süre çalışamazdı.Sayın Koru, örneğin yazısını paylaştığım İsmail Kılıçarslan’ın değerli bir insan ve yazar olduğunu da bilir.

        • Editör nezaketinden yayınlıyor. Bu inceliği sizin anlamanız gerekir. Burası yorum sayfası, başka bir yazarın makalesi komple copy/paste yapılamaz.

    • bu yazi, Ocak Medyanin secilmis yazarlar bolumunde varken, buraya neden kopileyip yapistirma geregi duydunuz?
      demekim siz buraya okumak icin degil Erdogani savunmak icin misafir oluyorsunuz.

      • Ocak medyayı okumuyorum.Sadece
        Fehmi Koru’nun Günlüğü’nü okuyorum.Orada da yer aldıysa benim İ.Kılıçarslan hakkındaki sözüm doğrulanmış oluyor.

        Yorumcuların çoğunluğu Erdoğan’ı
        yermek için buraya misafir oluyorlar,
        ben de savunmak için bulunmuşum
        çok mu?

        Tekrar edeyim:Yazdığım bir yorumu
        Editör gereksiz görürse yayınlamaz.
        Editörümüzün farklı fikirlerin burada yer almasının faydalı olacağını bilecek kadar tecrübeli olduğu hususunda şüpheniz olmasın.

  7. Fehmi Abi, onların sözü varsa bizimde var. Her türlü analizi, okumayı ve araştırmayı yaparak Ocak 2019’dan bu tarafa aday seçimi yanlışlığını (Tüm Ülkede Seçilen Hatalı Aday Profillerini), Seçim söylem yanlışlığını ve Nesiller ile Seçmen farklılaşmasını hem OCAK MEDYA’da hem de KARAR Gazetesinde tam sayfa söyleşi ile anlatmaya çalıştım. Saray’da takip edilen gazete ve gazeteciler var. Ama OCAK MEDYA ve KARAR Gazetesinin çok iyi takip edildiğini SARAY’dan öğrendim. “Oralarda yazma sen parti içi muhalif değilsin hatta siyasal söylem olarak çok farklı yerdesin ne diye kendini başka konuma yerleştiriyorsun…) diye uyarılar aldım. Açıkça sanki gelip sordular da onlara bildiklerimizi anlatmadık. İlginç bir psikoloji içindeler anlamakta zorlanmıyorum. ANLAMIYORUM. “İlim Çin’de dahi olsa alınız”, düsturu nereye gitti. Sefa ile…

  8. Erken seçim gündeme gelebilir; zira CHP rahat durmuyor. Ak parti ve MHP liderlerini kışkırtıyor. Erken seçim olursa; eski sisteme dönme ihtimalimiz yiksek olur. Aslında CHP bu İstanbul seçim sonucunu buyutmemeli, halk ikinci bir şans vermeyebilir. Önümüzdeki günler bi hayli sıcak geçecektir.
    Selam ve dua ile….

  9. Mayıs ayında Fehmi Bey’in yazılarını hem okumadım,hem yorum yazmadım.Arada
    tek,tük yazılarının başlığını okuduğum oldu.23 Haziran’a kadar da hakeza. Seçimden sonraki yazılarını okudum

    15 Nisan 2019 tarihli yazısına yazdığım
    yorumda şu ifadelerim var:

    “Ak Parti İstanbul’da seçimlerin yenilenmesini istiyorsa kazanmak kadar kaybetmeyi de göze alıyor demektir. Seçimdir bu, kazanmak da var kaybetmek de.”

    “İstanbul’da yenilenecek seçimde başkanlığı kim kazanırsa kazansın ayağını yere daha sağlam basacaktır,
    daha rahat,daha tartışmasız bir başkanlık dönemi geçirecektir…”

    İmdi,ortaya çıkan sonuç beni doğrulamadı mı?İmamoğlu için kıytırık bir oy farkı ile başkanlığı kazanması mı daha iyi idi,yoksa
    hiç itiraza mahal bırakmayan bir sonuçla mı?Oyların tamamı sayılsa idi 1 oy farkla kazansa bile başkanlık anasının ak sütü gibi helaldi ve kıytırık ifadesini kullanmazdım.Ama oyların sadece %10’u
    yeniden sayıldığı halde fark 29 binden
    14 bine düşmüştü.Seçim yenilenmese idi
    bu durum vicdanları rahatsız edip duracaktı.Şimdi kimsenin kimseye söylenecek bir sözü kalmadı.

    ***

    23 Haziran’la ortaya çıkan durum tüm muhalif kesimler gibi Fehmi Bey’i de son derece mutlu etti.Dolayısı ile kendisini mutlu eden bir olayın yaşanmasına sebep olanları niçin eleştirdiğini anlamış değilim.

    Sayın Koru seçimlerin yenilenmemesine dair de çok yazı yazdı.Ben bu yazıların Ak Parti’nin iyiliği düşünülerek yazılmış yazılar olduğu kanaatinde değilim.Aksine
    yenilenen seçimlerde Yıldırım’ın kazanmasını ihtimal dışı görmüyordu Fehmi Bey.

    Öte yandan geçmişte Fehmi Bey’in CHP
    zihniyeti ile amansız mücadelesine şahit oldum.Çölaşan ile,Çetinkaya ile çok çetin polemiklerine şahit oldum.Bu gün CHP’nin
    başarısı ile mutlu olan bir insan haline gelmesi beni şaşırtmaktadır.Daha doğrusu
    yakına kadar şaşırıyordum,şimdi şaşırmaz oldum.Elbette bu bir tercihtir şaşırdığımızı
    ifade etmekten başka söyleyecek bir sözümüz de yoktur.Ancak dini açıdan şunu söyleyebiliriz ki,kişi tercihinden de sorumludur ve gene kişi sevdikleri ile birlikte haşrolunur.

    • Bekir bey kimse CHP kazandı diye sevinmiyor, AKP kaybetti diye de..kaldı ki kazanan aday yalnız CHP nin adayı değil bir ittifakın adayı. dahası mesele AKP ya da CHP meselesi değil efendim, mesele insanlık meselesi.

      “İsmin ne önemi var mühim olan insanlık” yani…

      Hem seçim bitti önümüzdeki seçimlere bakacağız artık.
      Yani hem parti başkanı hem Cumhurbaşkanı istemiyor vatandaş, sultanlık hiç istemiyor…
      Millet tarafsız bir cumhurbaşkanı istiyor.
      İnsanların sesine kulak vermek lazım.

      Bu arada S-400 ler bizi üçüncü Dünya Savaşı’nda korurmu dersin? Ya da Rusya bize kalkan olabilir mi? Çin bizi himaye edebilir mi? Bağımsızlık nedir, nasıl bağımsız olunur? Mevcut silah geliştirme projelerimiz kaç vakte kadar kullanıma hazır olur? Almanyada sergilenen Alman yapımı prototip uçağımız kaç seneye kadar envantere “yerli ve milli olarak”girer?
      Birazda bu sorulara cevaplar aramak lazim.

  10. Yorumcu arkadaşın biri,Bernar Bey’in yorumlarını merakla bekliyormuş.Ben de aynı şekilde dört gözle bekliyorum.Ne diyecek diye sabırsızlanıyorum.Ufuk açıcı ve bilgilendirici yorumlarına ihtiyacım(ız) var.Bernar Bey lütfen fazla bekletme.

  11. İktidara yön veren yandaş yazarlar,samimi olarak iktidarın destekçileri değil.Oradan beslendiklerinden ve nemalandıklarından dolayı,iktidarın yanında görüntüsünü veriyorlar.İşler iktidarın aleyhine gerçekleşmeye başlasın,anında u dönüşü yapacaklar,180° değişecekler.Yandaş yazarlara hiç itibar etmiyorum,yazdıklarını okunmaya değer bulmuyorum.Zaman israfından başka bir şey değil.Yazdıklarının gerçeklerle hiç alakası yok.Diğer bir konu ise;F.K.’nun İmamoğlu’nun kazanmasını yazılarından tahmin edebiliyordum.Oyunu da muhtemelen O na verdi.Çünkü ortada muazzam bir haksızlık vardı.Hatta “çünkü çaldılar”yalanı ortaya atılınca,sayın KORU”suç varsa,suçlu da vardır”argümanını dillendirmişti.Oylar çalışmışsa,çalan kim veya kimler.Bu belli değil.Bunun inandırıcı olmadığını,kimsenin de inanmayacağını(fanatik ve gerçeklerden habersiz olan Ak P.’liler hariç)yazılarında belirtmişti.Yapılan bir çok haksız eylem ve söylemden dolayı,Fehmi bey Imamoğlu’nu.Onun yanında yer aldı.Bence doğru da yaptı.Ayrıca ,Koru’nun sitem etmesine bence hiç gerek yok.Her ne kadar havuz medyasında O’na ve O’nun gibilere yer verilmese de,yazdıkları iktidar tarafından mutlak okunuyordur.İşlerine gelmediği için dikkate alınmıyordur.Diğerlerinin yazdıklarını dikkate aldılar da noldu. Kargayı klavuz yaparsan,sonuç işte böyle olur.Bakalım klavuzlar değişecek mi?Zannetmem.

  12. Hayır, “Kılavuzu karga olanın…” dediniz bile.

    Fark ettiniz mi, Koru bugün bayağı asabi bir şekilde oturmuş klavyesinin başına..ve bayağı da sitemkar.

    Bu sitemi, İstanbul’un 25 yıl aradan sonra ”yer aldığı saf” tan başka bir safa geçmesi ve fakat -öncesinden- yer aldığı safın da elinde kalmasının iyi olmadığı bir ikilem içerisinde olmasından kaynaklanıyor. Niye yalan söyleyeyim; ben de aynı duygular içerisindeyim. Ak Partinin de elinde kalmasındı İstanbul, CHP’nin eline de geçmesindi…

    Daha çok Ak Partinin elinde kalmasın diyenler (sağ muhafazakar kesim), biraz da İmamoğlu’nun bu minvaldeki (muhafazakar) görüntüsüne kanarak seçimin sonucunu belirlemiş oldu, hem de daha büyük bir farkla.

    Ne demek bu? Muhafazakar -sağ ya da merkez siyasette AK Parti, artık beklentileri karşıla(ya)mıyor ve bu seçmen kitlesi bir savruluş içerisinde. Bu yüzden merkez siyaseti dolduracak yeni parti beklentisi zirveye tırmanıyor.

    Bir genel seçim havası içerisinde geçen İBB seçimleri sonuç itibariyle ‘yara soğuduktan’ sonra tesirini gösterecek.

    ”O güne kadar varlığından haberdar olmadığımız AK Parti genel başkan yardımcısının” o gün gün yüzüne çıkıp, kabullenilen ilk seçim sonucunu ters yüz edip bu günkü tablonun müsebbibi olması, Edoğan’ın kadrosuna hakim ol(a)madığını gösteriyor. Yazarlar ve nevzuhuhur genel başkan yardımcıları katmerli bir seçim yenilgisi yaşattılar Erdoğan’a.

    ”Keşke Hasan Cemal‘in vaktiyle Devrim gazetesindeki köşesine benzer bir köşe açıp AK Parti’nin bundan sonraki yol haritasının ne olacağına o yazılarla ışık tutabilsek.” diyorsunuz ya Sn. Koru; bu cümleniz, sizin, İstanbul’u CHP’nin eline geçmesinden mutlu olmadığınızı gösteren düşüncenizin en bariz teyidi.

    Dile kolay; belediyecilikte 25 yıl, ülke yönetiminde 17 yıllık bir sürecin heba edilmesi ve sona yaklaşmak.

    Yeni partinin bu tabloyu restore etmesi ham zaman alacak hem de bunda bayağı zorlanacak.

    • Hasan bey merhaba!
      Öncelikle, öncelikle, fehmi beyin ve sizin ruh halinize ilişkin tespitiniz nedeniyle kutlarım.
      Şu bölüm: “Bu sitemi, İstanbul’un 25 yıl aradan sonra ”yer aldığı saf” tan başka bir safa geçmesi ve fakat -öncesinden- yer aldığı safın da elinde kalmasının iyi olmadığı bir ikilem içerisinde olmasından kaynaklanıyor. Niye yalan söyleyeyim; ben de aynı duygular içerisindeyim. Ak Partinin de elinde kalmasındı İstanbul, CHP’nin eline de geçmesindi…”
      İşte, benim yazmamama neden olan, sansürlenen son yazımın konusu da buydu:
      Yani, sayın fehmi korunun, o kadar eğitimine rağmen, hala, birey olamamasının eleştirisiydi. Sayın koru’nun, hala, teba olarak kalmasının eleştirisiydi. Sayın korunun, hala, “biz” duygusuna, değer yargılarını, düşüncesini, duygularını feda etmesiydi.
      Korkarım, bu eleştiri, bu sitede yazan pekçok kişi ve bu arada sizin için de geçerli. Ancak, fehmi koru gibi, kanaat önderlerinin bile, hala teba olduğu, hala grup üyesi olduğu, hala, “biz” denizinin damlalarından sadece biri olduğu bir ülkede, diğerlerinin birey olabilmesini bekliyemiyorum (maalesef)
      – Yine tekrar edeceğim, yine atatürkün sözüyle devam edeceğim: “cumhuriyet, ilmi hür, irfanı hür, vicdanı hür bireyler ister”. Atatürk taa o zamanlar demokrasinin teba ile olamayacağı, demokrasinin, ilmi, irfanı, vicdanı “biz” sınırları içine hapsolmuş grup üyeleri ile olamayacağını tespit etmiş. Bizler, onun bu tespitini bile kavrayamıyoruz.
      “Biz” hapishanesinin mahkumlarının, doğruyu bulması, doğru ahlak içinde olması, doğru davranması ancak biryere kadar mümkün ki, hem islamcıların hem de diğer “biz” duygu ve düşüncelerinin taşıyıcılarının, güç eline geçtiğinde, ahlaksız olmasının, yozlaşmasının, ilkesizleşmesinin, omurgasızlaşmasının sebebi bu “biz” mahpusluğudur.
      Fehmi bey, yanlış düşünüyor. Türkiye’nin bu kadar ahlaksız olmasının, bu kadar geri olmasının sebebi, “devrim” gibi muhalif basının olup olmaması değil, insanların ilminin, irfanının, vicdanının özgür olmamasıdır.
      “Biz” duygu ve düşüncesi, insanların ilminin, irfanının, vicdanının hür olmasını engelleyen, onları bağlayan iptir. Bu nedenle, bu ülke bu kadar ahlaksız, bu nedenle bu ülke bu kadar geri, bu nedenle bu ülkede demokrasi gelişmiyor. Bu nedenle, fehmi koruyu, hala “biz” duygusu taşıdığı için, hala, ilmi, irfanı, vicdanı “biz” duygu ve düşüncesi ile sınırlandığı, belirlendiği için ağır şekilde eleştirdim. Editör, benim eleştirimi sansürleyerek, önce fehmi beye, sonra da diğer insanlara kötülük yaptı. tabii, kendisine de.
      – gülencilerin, akp ile birlikte yaptıkları pisliklere, koru da dahil, “iyi” adamların eleştirisini, o dönem, duymadım. Bunun nedeni de, “devrim” gibi muhalif basının olup olmaması değil, bu kişilerin birey olamamasıdır.
      Gelelim ikinci bölüme (editör. yorumumun neden yayınlanmadığını sorduğumda, 1-(çok uzun olması), 2-(farklı konular içermesi) gerekçesini göstermiş. umarım ikinci konuya girmem nedeniyle yine editör yorumumu sansürlemez):
      Bu zamana kadar yapılan yorumlarda, “biz” etkisi açıkca belli. bu “biz” etkisi nedeniyle, yorumcular (fehmi bey de dahil) bir türlü gerçeği bulamıyorlar.
      Gerçek şudur: Bu ülkede, herhangi birşey olacaksa (ki bizim konumuz açısından bu ülkenin gelişmesidir), bu “biz” olgusunun aşılması, bizden olmayanlarla birlikte elele verilmesi ile olabilecektir. Demokrasi, bizden olmayanlar olmadan olmaz.
      Yukardaki, biraz tekerlemeye benzeyen cümlenin açılımı şudur: Ne yeni kurulacak parti, ne chp, bu ülkeye demokrasiyi getiremez. Demokrasi için, bu ülkenin gelişmesi için, chplisi, kürdü, türkü, lazı, çerkezi, davutoğlucusu, gülcüsü, akplisi, mhplisi, atatürkcüsü, avrasyacısı, batıcısı, (bu listeyi daha da uzatabiliriz), yani bu ülkenin bütün unsurları, hepsi biraraya gelemese de, çoğunluğu biraraya gelip, belli bir mutabakat oluşturmak zorundadır. Bu mutabakat, sadece iktidar ittifakı gibi ittifakların ötesinde bir mutabakattır (tabii ki, ülkede yapılacaklar için siyasi partilerin ittifakını da içeriyor).
      Bu mutabakat neleri içerebilir: mesela parlementer sistemi, mesela kuvvetler ayrılığını, mesela, hukukun üstünlüğünü, mesela, insanların, din, dil, ırk ve yaşam şekillerine göre ayrılmaması gibi konular olabilir.
      onun için, “ak parti kazanmasın ama chpde kazanmasın” duygu ve düşüncesi, ülke açısından, x beyin kişisel durumu açısından (hem ekonomik, hem ahlaki), yanlış bir duygudur.
      3. bir konu (editörün eline sansür için koz vereceğim ama…): Başta bernar bey ve fehmi bey olmak üzere, pekçok islamcı (aman chp olmasın korkusu ile), yeni partinin kurulmasını (biran önce) istiyorlar. Bunları istemelerinin, “biz” duygu ve düşünceleri ile hareket etmelerinin dışında, eleştirilecek bir yönü yok.
      Ancak, “biz” duygu ve düşünceleri, yaptıkları değerlendirmenin hatalı olma ihtimalini artırıyor.
      – Sayın koru, babacan başkanlığındaki partinin, ortalığı silip süpüreceğini düşünüyor.
      Benim bunlara önerim: abdullah gül ismi geçtiğinde, muhafazakar kesimdeki tepkileri gözlerinin önüne getirmesi. yani öyle istedikleri, arzu ettikleri sonuç olmayabilir. Tamam, babacan pek eleştirilmiyor ama muhafazakarların babacanda bir liderlik gördükleri konusunda epey kuşkuluyum.

      • belki geç bir zaman oldu. bunu yazmanın çok bir faydası yok ama, “biz” konusu konusunda biraz daha açıklama yapmam gerekiyor. bu konu önemli ve doğru anlaşılması gerekiyor. Kuşkusuz, insanların, toplumların “biz” olduğu durumlar, “biz” olduğu düşünceler, “biz” olduğu duygular vardır, olmalıdır da.
        Yani, birey olmuş (yani ilmi, irfanı, vicdanı hür olan) kişilerin oluşturduğu toplumlarda da “biz” olgusu vardır. Aradaki fark, bir tanesinde (benim eleştirdiğim) “biz” süreklilik içeren, kişinin yaşamının her alanını sınırlayan bizdir.
        Diğer “biz” ise, geçicilik içerir. Mesela İstanbulda yaşayanlar olarak biz. cami cematii olarak biz, kadıköy yolcuları olarak biz, kanarya sevenler derneği olarak biz. akpye oy verenler olarak biz, chpye oy verenler olarak biz, vs. vs.
        Bir üstteki parağrafta görüleceği gibi, bireylerden oluşan toplumlardaki biz, geçici, değişken bir olgudur ve kişilerin duygu, düşünce ve ahlak gibi değerlerini bozmaz.
        Bir cami cematinde, akpli de olur, mhpli de olur, chpli de. ordaki biz, parti bizini ortadan kaldırır. kadıköy otobüsündeki biz, yine, diğer bizlere göre oluşmaz. ahlak bile burdaki bizi yok edici bir olgu değildir. hırsızı da, uğursuzu da, dünyanın en dürüst insanı da aynı bize dahildir.
        Bir müslüman için de aslında sürekli “biz” olma durumu olmaz. olursa, böyle ahlaksızlık olur. Müslüman olarak biz olgusuna dahil olur, ama haksızlığa karşı olma noktasında bir yahudi, bir ateist, bir chpli, bir atatürkçü ile birlikte biz olgusuna girer. Orda müslüman olarak “biz” olgusu geçersiz olur, olmalıdır. Eğer böyle olursa ahlak olur. Ancak, başta fehmi koru olmak üzere, burda yorum yazan pekçok kişi, grup üyeliği olgusuna denk gelen “biz” kavramının içinde. İslamcı kesimdeki yozlaşma, ahlaksızlık bu nedenle bu kadar derin. çünkü burdaki insanlar, ahlaksızlık bu boyuta gelene kadar “biz” diye, ahlaksızlığı görmediler, bazen gördüler sessiz kaldılar, aslında çoğunlukla da desteklediler. Bu nedenle ülke bu duruma geldi.

      • Hamza bey merhaba
        Öncelikle tekrar geçmiş olsun diyor,acil şifalar diliyorum.Kendimden biliyorum ; yoğun duygular,düşünceler ,bunların ifadesi ve bütün bunlardan doğan enerji ve bu enerjinin boşalması da insanın bünyesini yoruyor,sağından solundan sesler verdiriyor …Her şeye rağmen sıkıntının deşarjı da gerekiyor saikiyle kendimizi tutamıyoruz…
        Yorulmadan da birşey olmuyor değil mi?

        Yazınızda katıldığım ,katılmadığım,çelişkili bulduğum,kendimi veya toplumu eleştirebileceğim,sizi veya bakış açınızı eleştirebileceğim,bunlardan öte üzerinde düşünülmesini gerekir bulduğum,nihayetinde kendimde karışık duygu ve düşünceler uyandıran çeşitlilikte ifadeler buldum…Kendimi de,sizi de yormadan bütün bunları kısaca nasıl toparlarım bilemiyorum.Çok uzatmamak ve dağıtmamak adına katıldıklarımdan ziyade katılmadıklarından bahsetmeye çabalayacağım…

        Öncelikle kendi adıma “biz”denen bir aidiyet içinde olmayı yadırgamıyorum.Önemli olanın “biz”grubu içinde ” biz” i yüceltecek,çoğaltacak,eksikleri telafi edebilecek “birey” hassasiyetinin olması ve biz grubunun da bireyin eleştirel katkılarını değerlendirip,bireyin farklılık özelliklerini olgunlukla kendi bünyesinde kabul edip,değerlendirme hoşgörülü özgürlük atmosferine sahip olmasıdır sanıyorum.

        Bu manada içinde özgün bireyler barındıran “biz” grubuna Kurtuluş Savaşı’nın Kuvayı Milliyecilerini güzel bir örnek olarak gösterebiliriz.Gelgelelim Savaş bittikten sonra savaşı destekleyen birçok vatanseverin tasfiyesi,mesela İskilipli Atıf’ın Şapka İnkılabı münasebetiyle darağacına gönderilmesi,Kurtuluş savaşı sebebiyle Anadolu organizasyonlarında aktif görev yapan zamanında Abdülhamit istibdatına karşı durmuş Çanakkale Şehitleri şiirinin,İstiklal Marşımızın şairi üstün ahlakıyla maruf Mehmet Akifin baskılar münasebetiyle önce Mısır’a kaçmak zorunda bırakılması ve sonrasında sefalet içerisinde ölüme terkedilmesi,Kuvayı Milliyenin bir diğer destekçisi Bediuzzamanın sürgünlere-hapislere gönderilmesi,Halikarnas Balıkçısı gibi münevverlerin tezgahından geçtiği İstiklal Mahkemeleri uygulamaları,zoraki Türkçe ezan uygulamaları vs vs.çoğaltılabilecek örneklerin herbirerlerini hatırlarken bir taraftan da kulağımızda ” fikri hür,vicdanı hür,irfanı hür…”sadasının yankılanması dünyamızın zıtlar alemi olduğunu bize ne de güzel çağrıştırıyor.

        Hamza bey,eğer bütün bunları es geçip “fikri hür,vicdanı hür,irfanı hür” muhabbeti yaparsanız ne kimseye samimiyetinizi inandırabilirsiniz, ne de hepten kendinize haklı dedirtirsiniz !..Bunu yaparsanız siz de farklı bir “biz” grubunun başkasına kör destekçisi olmaktan başka bir şey olmazsınız; eleştirirsiniz ancak kendiniz de eleştirdiğinizin bir parçası olursunuz…Ortada durup,kim yanlış yapıyorsa Ona yanlış diyebiliyorsanız başım gözüm üstüne; ancak yazınızın bütününden anlaşıldığı kadarıyla böyle değil de taraf gibi duruyorsunuz ki,bu sözlerinizin değerini de düşürüyor.

        Şurası muhakkak ki,istibdatın her türlüsü insanı kısıtlar,fikri,ahlaki yücelmesini sınırlar.Osmanlı döneminin istibdatından daha çok kurulan yeni devletin istibdatı Anadolu insanının fikri,ahlaki gelişimini sınırlamıştır.O baskının etkisi birçok insanın genlerine CHP karşıtlığı olarak işlenmiştir.Eleştirdiklerinizin temel sebeplerinden biri bu iken bunu görmeyip “fikri hür,vicdanı hür,irfanı hür” söylemiyle toplumu ahlaksızlaşma,yozlaşmayla nitelemek eksik ve haksız kaçmaktadır.Topluma yönelik idare baskısı bugüne mahsus değildir,belki bugünküler geçmişten örnek almaktadır.Bazıları buna “devlet aklı”diyor ya,hortlayıp durmakta ve toplumu güdük bırakmaktadır.Baskının bu güncel versiyonunun idrakine bazıları belki daha geç varacaklar.Ancak bunun da olacağına inanıyorum.

        Zaman değişiyor.Şu son seçimlerde kalıplar kırılmaya başladı.İnsanları çok fazla kalıplarla sınırlamamak lazım.Olayların gelişimi herkese kendi muhasebesini yaptıracaktır.Böyle bir değişim zamanında eleştirinin insaf boyutları çerçevesinde yapılması olumlu sonuçlar sağlayabilecekken,bütüncül hakkaniyetli değerlendirmelerden uzak suçlamaların olumlu bir netice doğurmayacağı kanaatindeyim.Saygılar sunarım…

        • Uğur bey merhaba!
          tartışılacak çok şey var. ve konu aslında çok geniş bir konu. Benim taraf olduğuma yönelik eleştirinizin ise, bunların içinde, en kolay çözülebilecek bir konu.
          Umarım, uygun bir zaman ve bu konuyu tartışabileceğimiz yeni bir yazı olur da, bu ve ilişkili konuları geniş bir şekilde tartışırız.
          Ancak, bir-iki şeyi burda belirtmek istiyorum.
          – Yazımda, “biz” kavramının iki farklı niteliğini olduğunu belirtmiştim.
          Bir tanesi, bütüncül, toptancıl, ahlaksızlık üreten, insanın beynini sınırlandıran, insanın duygularını sınırlandıran, insanın değerlerini eğip büken, “biz” denilen gruptakilerin yaptıkları pisliklerin görülmemesine neden olan, görülse bile bazen yapılanın sahiplenilmesine bile neden olan bir duygu ve düşünce sistematiğine sahip.
          Diğeri ise, toptancıl olmayan ve bütünsellik içermeyen, duruma göre değişen, farklı yerde farklı içerikler alan “biz” kavramı.
          Yukardaki belirttiğim kavramlardan ikincisi, gelişmiş toplumlarda da olan, zaten olması gereken de bir kavram. Bu kavramda, “ben” yok olmaz. bütün “biz”lerde “ben” vardır.
          İlk kavram ise, gelişmemiş ülkelerde var olan bir kavramdır. Gelişmemişliğin göstergelerinden de biridir. “ben” bizin içinde erir, yok olur. “ben” ile birlikte, aslında ahlak, duygu, düşünce de “biz” olgusunun içinde erir.
          – Demokrasinin olmamasının nedeni (ya da nedenlerinden biri), değişken olmayan, bütüncül, “ben”i içinde eriten, yok eden, bu niteliği nedeniyle duygu, düşünce ve ahlakı da bozan “biz” olgusudur, “biz” kavramıdır.
          – “Ben” olgusu (kavramı) kapitalizmle birlikte ortaya çıkan bir olgu (kavramdır). Aslında bu olgu, esasında, bütün dünyada, “birey olmak” olgusu (kavramı) ile ifade edilir. “ben”lerden oluşan toplumun sosyolojideki ve siyasetteki karşılığı da vatandaştır. “ben”leri yok eden “biz”in oluşturduğu toplumun siyasetteki ve sosyolojideki karşılığı da tebadır.
          – Atatürk, “Cumhuriyet, ilmi hür, irfanı hür, vicdanı hür bireyler ister” ifadesi ile, tebanın oluşturduğu toplumda demokrasinin olamayacağını anlatır.
          – Ben de, durumu bu kadar net ve güzel açıkladığı için atatürkün bu sözünü sürekli olarak kullanırım. Yoksa atatürkün ve dönemin bütün yapılanlarını olumlamak için değil. Yani, herhangi bir tarafgirliğim yoktur.
          – Normalde sol kesimin, birey olma noktasında biraz mesafe almış olması lazım ama onların durumu da islamcı kesimden çok daha parlak değil maalesef.
          – Ve ülkemizde, hala, birey olmayı başarabilen insan sayısı çok azdır.
          Bunu söylerken, eleştirim, fehmi beye olduğu kadar, ahmet nesin’e de, artıgerçeğin diğer yazarlarına da, cumhuriyet yazarlarına da, t24 yazarlarına da, diken yazarlarına da yöneliktir. (Dikenden levent gültekini bir tarafa koyuyorum).
          – Birey ile “biz”in üyesi yazarlar arasındaki farkı görmek isterseniz levent gültekini veya abdüllatif şeneri önerebilirim. Belki biraz da, ertuğrul günay. bunların dışında birey olarak görebildiğim (vardır mutlaka ama yazarların hepsini okumuyorum) kimse yok.
          – Mesela diken gazetesinden murat isimli bir yazarı bir kere okudum. Sonra hiç okumadım. Çünkü, klasik, sol yaklaşım, yazıyı okuduğumda hemen kendini belli ediyor. Kendi düşünceleri çok az.
          – Umarım düşüncemi az da olsa anlatabilmişimdir. Saygılarımla.

        • Tevfik Fikret’in “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” tabirini slogan olarak kullanarak dindarlara kötü gözle baktılar onların dünyasından adeta kaçtılar ve hatta zaman zaman dönüp sataştılar; olmayacak vicdansız işlere girişip hadlerini aştılar… değerlerden ayrılık tohumlarını o dönemde saçtılar. Sanıyorum onun içindir ki geleceğe köprü olarak CHP dönemi pek sağlam olmadı. Fikir hürriyeti falan yoktu. İrfanları hür değil daima önyargılıydı.

          Tevfik Fikret’in sözde “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” idi. Ancak normal şartlarda bu erdemlerin verebileceği bir huzuru falan olmadı hayatta; net bir bakışla sonu hiç iyi olmadı, biricik oğluna hasreti de giderayak büyük bir darbe teşkil etti kendisine. Onun sloganını alıp taşıyanlar ibret alacak durumda değillerdi. Çok önyargılıydılar!

          Peki, alternatifleri yok muydu? -tabii ki vardı; fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür “akıl*iman sentezi”; Allah’ın bahşettiği kadar, ama sonsuza dek alabildiğine….

  13. Abdullah Sayın Fehmi KORU sözünü ettiğiniz köşe yazarları ve yorumcuları takip etmenin zaman kaybından başka bir sonucunun olmadığı ortada, kendilerinin yazdıklarını objektif olmadığını bir yerlere yaranmak için yazdıklarınnı farkında olduklarının biliyorum, ama hala partinin yönetiminde görev alan yazar ve yorumcuları anlamak zor herhalde onlarda koltuk için yapıyorlardı. Ama esas kaybedeni ülkemiz olduğunu, insanların gelip geçici olacağını bilmeleri rağmen

    • Bernar bey haklı çıkmanın keyfini çıkarıyordur şimdi 🙂
      Öngörülerinin ilk etabı dediği gibi oldu,bundan sonra da takipteyiz.Bu vesile ile kendisini tebrik edelim.

  14. Uzun süredir iktidar yanlısı gazeteleri okumazken Fehmi Bey’in dikkat çekmesiyle rastgele bir gazeteyi açıp herhangi bir köşe yazarını okumaya başladım. Yazının yarısına gelmeden “Muhalefete hiç gerek yok. Bunlar yazmaya devam ettikçe iktidar daima kaybederler de haberleri bile olmaz.” kanaatine vardım. Kaldı ki iktidar kaybedip giderken ağlar, ancak söz konusu sözde gazeteciler kaybedenlerin ardından timsah gözyaşlarının ardından kıs kıs gülerler.

    Örneğin ” …Ekrem İmamoğlu hanesine eklenen her yeni oyun ciddiyetle değerlendirilmesi gereken çeşitli sebepleri var ama 31 Mart’ta iki aday arasında kurulan dengenin bu kadar kısa sürede Binali Yıldırım aleyhine bozulmasındaki temel etmen siyaset dışı, bana kalırsa.” veya şu “23 Haziran’da ortaya çıkan fark o gün birikmeye başladı aslında. CHP “mağduruz” kampanyasını hız kesmeden sürdürürken ve her gelişmeyi sanki rakibi, devlet gücünü kullanarak yaptırıyormuş gibi yorumlarken İmamoğlu da sahneden hiç inmedi. Binali Yıldırım ise uzun süre ortalarda görünmedi. Cumhur İttifakı’nın itirazlarını sunmasını, YSK’nın işini bitirmesini bekledi. ” akla ziyan değerlendirmeler yazıda peşi sıra devam ediyor. Okunmaya dahi değmez.

    Fehmi Bey’in bu tür zırvaları okuması gerçekten onun açısından zor olsa gerek. Şimdiden kolaylıklar diliyorum.

  15. Evet, Ak Parti dönemi bitti, doğru, Sn Koru da haklı olarak memnuniyetini izhar eden satırlar döşeniyor.

    Yalnız analizlerinde bir faktörü hep ihmal ediyor, ya da görmezlikten gelip amaçladığı algı hedefine (psyop) engel teşkil ettiği için gözardı ediyor.Es geçtiği o faktör Türkiye’deki ‘Devlet Aklı’.Bu akıl ülkenin bağımsızlığına müteallik kararlar alıp uygulamaya koyuyor.Bu süreç partilerden bağımsız işliyor.

    Sn Koru vb.lerinin hararetle destekleyegeldikleri ABD ile müttefiklik ilşkileri artık Türkiye’nin önceliği değil.

    Sn Koru:“S-400’ler mutlaka alınmalı” diyor aynı muteber yazarlar, “Bizim yerimiz Rusya’nın yanı, Avrasya” diyen de onlar; “Ortadoğu halkları yanımızda” mesajını da onlardan alıyoruz diye yazmış.Ne varki karşı olduğu ve istihza ile dile getirdiği bu görüşlerin hepsi doğru ve ülke yararına.

    O zaman Fehmi Koru Üstadımızdan yukarıdaki tezlerin antitezleri olan; Türkiye S400’leri neden almamalı, neden dolayı Avrasya ülkelerinden uzak durup ABD’ye bağımlılığını sürdürmeli, ve neden Ortadoğu halkları yerine Ortadoğu’nun diktatör, kral ve emirleriyle iyi geçinmeli tezlerini savunan bir yazı kaleme alıp bizim gibi avam taifesini aydınlatması beklenir.

    Ak Parti dönemiyle birlikte Sn Koru vb. kanaat önderlerinin de dönemi kapandı.Bu kesim ahir ömürlerinde dağarcıklarını yenileyemezler ise tarihin çöplüğünde yerlerini alacaklar.

    • Faysal Bey temel sorun şu bence : Bizim devletin bir aklı olup olmadığı meselesi.
      İktidar değiştikçe şekil değiştiren tanım ve kavramlarla sakıncalı vatandaş üreten ve bununla mücadele eden (!) gösterge canavarı sizin devlet aklı dediğiniz şey.En çok sevdiği şey de toplumu kutuplaştırıp kenardan hakemlik yapmak.Kimsenin bu devlete de millete de acıdığı filan yok.Herkesin işine geldiği gibi aynı sizin yorumunuz gibi. Türkiye’nin en temel sorusu biz bu teknolojiyi neden üretemiyoruz olması gerekirken avrupa mı amerika mı yoksa asya mı gibi saçmalıkları tartışıyoruz.
      Güya seçenek sunuyoruz kendimize.

      • Bugün, sabahki yorumuma karşılık geçilen mesajlara cevaben bu yorumu ilave ediyorum.

        Seçimin tekrarına yolaçan garabet sürece birlikte bir gözatalım:

        Daha önce de bir yorumumda dikkat çekmiştim.Sandıktan çıkan iradeyi her zaman önemseyen Sn Cumhurbaşkanı, 31 Mart gecesi seçim sonuçlarının aşağı yukarı belli olmasının ardından yaptığı konuşmada Ak Parti seçmenini sonucu kabullenmeye hazırlama babında İstanbul’u kazanamadıklarını ima etmişti.Kamu vicdanı az farkla da olsa İstanbul seçimini İmamoğlu’nun kazandığı yönünde oluşmuşken seçimin tekrarını zorlamanın anlamsız olduğu gerçeğini en iyi bilmesi gereken Sn Cumhurbaşkanı, her ne olduysa; bir şekilde seçimin tekrarının doğru olacağına ikna edildi.Sn Cumhurbaşkanı bu manevrayı 24 Haziran genel seçimini takiben de yaptı diye itiraz edilebilir.Ancak o günkü konjonktürde o seçimin tekrarıyla sonuç alabildiği kaldıraçların bu seçimde işe yaramayacağı çok açıktı.31 Mart seçiminin tekrarına kamu vicdanını ikna edebilecek hiç bir makul gerekçe yoktu.

        Ak Parti sözcüleri kamu oyuna Sn Cumhurbaşkanının niçin seçimin tekrarını istediğine dair bir çok gerekçe dillendirdi.(Benim de bir şahit vasıtasıyla öğrendiğim; asıl gerekçenin; Sn Cumhurbaşkanına vuku bulan bir çok usulsüzlük yapıldığı anlatılıncs, Sn Cumhurbaşkanı’nın; bu iddialara kayıtsız kalmalarının ağır bir manevi sorumluluk ve yük getireceğini, bu yüzden usulsüzlüklerin araştırılması, ve ispatı durumunda, en azından Ak Parti’ye oy vermiş ve usulsüzlüklerin olduğu kanaatinde olan vatandaşa görevimizi yaptık diyebilmek adına, yeniden halka başvurarak çıkacak sonucun kabullenilmesi yönünde bir karar verdiği anlatıldı.Ancak ben bunun çok naif bir gerekçe olduğunu düşünüyorum).Kanaatimce Sn Cumhurbaşka’nını ikna eden birincil etkenin, Sn Bahçeli’nin tutumu ve yönlendirmesi olduğunu düşünüyorum.

        23 Haziran seçimi ülkede neleri değiştirdi diye baktığımızda:

        1.Tüm dünyada Siyasal İslamın taşıyıcısı diye algılanan, Türkiye’de de FETÖ’nün hamiliği günahını bagajında taşıdığı düşünülen Ak Parti dönemi sona erdi.Siyasal İslam’ın taşıyıcısı olduğu düşünülen siyasal parti ve destekçisi sivil oluşumlar ve aktörler; düşünce, ideoloji ve etkinlik olarak tasfiye edildi.

        2.Silahlı terörün başı, PKK’nın kurucu liderinin itibarı Kürt Halkı nezdinde zayıflatıldı.Kürt sivil siyasetinin temsilcisi HDP’nin önü açılarak Kandil’e karşı güçlendirildi.

        3.Ülkede katı laik ideolojinin temsilcisi CHP’nin, muhafazakar kitlelerden de oy alması sağlanarak, laik anti-laik kutuplaşmanın melezleşmesi temin edilerek ülkenin toplumsal barışına katkı sağlandı.

        24 Haziran İstanbul BB Başkanlığı seçimi fakirin öngöremediği, başka dinamikleri de tetiklemiş olabilir.

        Naçizane düşüncem, Türkiye’de oluşan bu yeni dinamiklerden dolayı, Siyasal İslam bagajını taşıyan Davutoğlu’nun başlatacağı hareketin başarı şansı olmadığı, yine Babacan-Gül ekibinin de Ak Partinin tüm hata ve yanlışlarını bagajlarında taşıdıkları ve aktif görevde oldukları dönemde ve tasfiyeleri sonrasında sessiz kalmaları nedeniyle halkın teveccühüne mazhar olamayacağıdır.Ayrıca her iki ekibin de dayandığı kitleler açısından İmamoğlu’nun şahsında oluşturulan ‘yeni bir hikaye’ye benzer halkın umudunu tetikleyecek yeni hikayeler oluşturabileceklerini düşünmüyorum.

        2023’e kadar sistem değişikliği ve genel seçimler gündeme gelmeyecek, mevcut başkanlık sistemi kuvvetler ayrılığı konusunda aksayan tarafları tahkim edilerek devam ettirilecektir.

        Ekonominin düzlüğe çıkması için tüm toplum kesimlerine dayatılması gereken acı reçetenin uygulanmasına Ak Parti kadroları siyasi çıkar gerekçesiyle direneceklerdir.2023’e giden yolda aşılması gereken en ciddi engel Ak Partinin gerekli siyasal ve ekonomik yapısal reformlara
        direnci olacaktır.

        İşte ‘Devlet Aklı’yla kastım, bu sonuçların oluşumuna giden süreci sevk ve idare eden görünmez eldir.Şauet akşına ideolojik bir deli gömleği giydirmemiş ise; her yurttaş bu çıkarsamayı yapabilir.

        Umalım bu el ülke ve halkın çıkarlarını önceliyor olsun.

        Doğrusunu Allah (CC) bilir!

      • Yumurta kapıya dayanmış ,s 400 neden üretemiyoruz demogojisinin
        sırasımı.Önceki vesayetçiler nedeni ile 70 yıldır hava savunma sistemi
        alınmamış veya cesaret edilmemiş .15 temmmuz abd-ab saldırısı sonrası
        acil ihtiyaç hasıl olmuştur.CHP li Ünal çeviköz ve fehmi koru gibiler s 400 e ne gerek var algısına giriştiler.
        Milli savunma belediye seçimlerine benzemez ihmal ve gecikmelerin neye malolduğunu millet 15 temmmuzda yaşadı

    • Sayın Koruyu takip eden, okuyan ve bunlardan dimağını kuran nitelikli kesimi gözardı ettiğiniz ve esas çöpe gitmesi gereken aklı savunmanız tarihi gelisimleri ve Istanbul seçimini iyi yorumlayamadiginizin bir göstergesi. Kimin çöpe kimin gönüllere gireceğini çok değil inşallah kısa bir süre sonra dünya alem şahit olacak.

  16. Yalnız yeni partilerin çok ama çok geç kaldığını düşünüyorum. Özellikle dış dünya ile münasebetlerimiz açısından çok tehlikeli ve geri döndürülemez bir yola girmek üzereyken daha fazla beklenmemelidir.

  17. O yazarların hepsini okuyorum İnan’ın yazdıklarına kendilerinin inandığınıda zannetmiyorum hepsinin bir ayda yazdığı Bernar beyin bir tek yorumuna değmez . Tutarlılık, İlkesellik, doğruluk , fayda gibi hiçbir değer taşımayan Patlıcan Dalkavukluğu nevinden boş sözler. Devleti yönetenler keşke Uçağa binen Masalcıları değilde şurada yorum yazanları okusa çok daha hayırlı iş yapmış olurlar, kılavuzu karga olanın demeyeceğim karga mübarek omurgalı bir hayvandır.Fıtratına aykırı bir iş yapmaz.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız