Adalet mülkün temelidir.. O temeli gözümüz gibi korumak zorundayız…

36

Televizyon ekranlarına çıkabildiğine göre ‘yasaklılar listesi’nde yer almadığını düşünmemiz gereken biri, bir profesör, kendi ihtisas alanına giren bir konuda görüş açıklarken, iktidarın küçük ortağı ile ilgili eleştirilerde de bulunmuş.

Profesörün eleştirisi kamuoyunun gündemine giren açıklamalara dayanıyor…

Ertesi gün, eleştirdiği parti lideri adına kendisine yöneltilen, içinde “Dilini kopartırız” tehdidinin de yer aldığı sert tepkide “FETÖ’cü” olmakla suçlandı o profesör…

“FETÖ’cü” olmak ciddi bir itham. O ithama muhatap oldukları için binlerce insan cezaevlerinde misafir ediliyor. O ithama muhatap olmak için ise, vaktiyle her çevreden destek görmüş ve bu sayede güç kazanmış bir yapıyla yolların bir biçimde kesişmesi yetiyor.

Yapının yurt içi ve dışında açtığı okulların en üst düzeyde beğeni görmesine bakıp onlara destek çıkılması ya da olumsuz şartlardan etkilenmesinler diye kız-erkek çocuklarına eğitimleri sırasında kalacak uygun yer arıyan anne-babaların başka alternatif bulamadıkları için o yapının yurtlarını tercih etmeleri yeterli bulunuyor.

Hatta yurtlarda kalan öğrencilere zorla indirtilen cep telefonu programı (ByLock) onların da “FETÖ’cü” diye damgalanmalarına yol açıyor.

Ülkedeki hava bu yanlışlıklara itiraz edilmesini de engelliyor.

İçeriden bir örnek

Reklam

Kendisini yakından tanıdığım için o yapıyla çok önceden yolunu ayırdığını da iyi bildiğim Alaeddin Kaya da “FETÖ’cü’ ithamına maruz kalıp yargılananlardan. Pekala kaçabilecekken gönlü rahat olduğu için böyle bir yola başvurmamış, o yapının adı 15 Temmuz hain darbe girişimi ile anılmaya başladığı andan itibaren karşıtlığını en keskin bir dille ifade etmekten çekinmemiş biri olduğu halde…

Cezaevindeyken vefat eden annesinin cenazesine katılması bile engellendi Alaeddin Kaya’nın…

Yakından izlediğim için onun durumundan haberdarım; ondan fazla farkı olmayan kim bilir daha kaç kişi hak etmedikleri bir damgayı yemiş ve özgürlüğünden mahrum haldedir.

[Kaya’nın pek çok sıhhi sorunu var; kalp ritim bozukluğu, diyabet, böbrek yetmezliği, hipertansiyon gibi. Kaldığı cezaevinde çıktığı duyulan korona vakaları onu en riskliler kategorisine sokuyor. Durumuna acil müdahale gerekiyor.]

Darbe girişimi sonrasında çıkartılan kanun hükmünde kararnamelerle işinden ve geçim kaynağından mahrum edilen binlerce kamu görevlisi var; onlar arasından haksızlığa uğradığını duyuramayanların sayısı hiç de az değil.

Bu yazının konusu, bir profesörün televizyon ekranından bir siyasiye yönelttiği eleştirinin cevabı olarak “FETÖ’cü” ithamına maruz kalması; ancak Türkiye’yi ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu daha geniş bir dünyayı ilgilendiren sınır-aşırı bir yönü de var bu konunun.

Bir örnek de Fransa’dan 

Başka örnekler de var, ama son örnek Fransa’dan.

Reklam

Fransa cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ülkesinde yaşayan Müslümanların günlük hayatlarını olumsuz etkileyecek bir girişim başlattığı biliniyor. “İslamı yeniden yapılandırma” diye sunulan bir girişim bu. Fransa’da yaşayan Müslümanları ‘dış etkilere maruz kalmaktan’ uzaklaştıracak bir tedbirler paketi yasa haline getirilecek.

Macron’un konuya ilişkin açıklamalarına biraz yakından bakıldığında, böyle bir tedbire başvurma ihtiyacını, biraz da bizde süregiden “FETÖ” eksenli tartışmalardan etkilenerek duyduğu anlaşılıyor.

Türkiye’de ‘FETÖ’ neyse her ülkede yaşayan Müslümanlar arasından da benzer tavırlar alabilecek kişiler çıkabileceği endişesi yabana atılır gibi değil.

Élysée Sarayı’ndan bakıyor ve şunu görüyor Macron: O endişe Türkiye’de de yaşanmış ve bu yüzden binlerce insan mahkemelerden cezaevlerine yollanmış…

“Bizde olan onları neden ilgilendirsin” diye düşünemeyiz, çünkü Fransa’da 700 binden fazla Türk oranın vatandaşı olarak yaşıyor ve Türk’ün olduğu her yerde ‘FETÖ’ bulunduğunu düşündürecek bir genelleştirme söz konusu.

Sömürge geleneği olan bir ülke Fransa ve bu sebeple nüfusunun azımsanmayacak bir bölümü (yüzde 8.8’i) vaktiyle sömürgesi olmuş ülkelerden gelip oraya yerleşmiş Müslümanlardan oluşuyor. 

Yalnız Türkiye’den gelip vatandaş olmuşlar değil, eski sömürgelerinden gelmiş vatandaşları da, o ülkelerin pek çoğunda da sonradan yasa-dışı ilan edilmiş yapının okulları bulunduğuna göre, “FETÖ’cü” olabilirler…

Macron’un konuşmalarına sinmiş gerekçede ‘FETÖ’ ile hesaplaşma sürecinde bizim verdiğimiz kanıtlar da zımnen de olsa yer alıyor.

Darbe girişimine maruz kalmış bir ülkenin siyasi iktidarının sıcağı sıcağına vereceği tepkinin aşırılık içermesi bir dereceye kadar hoş görülebilir; hukukun çerçevesini zorlamamak, suçlama yaparken haklı ve adil sınırlamalar koymak şart olsa da. Hiç değilse aradan geçen bunca yıldan sonra bu yola girmek mutlaka düşünülmeli.

Sıradan insanları, vaktiyle o yapı içerisinde yer almış olsa bile çeşitli sebeplerle sonradan yolunu ayırmış olanları, bilmeden istemeden yanlış tercihte bulunmuşları, darbe denildiğinde tüylerinin diken diken olduğu bilinenleri, aileleri öyle uygun gördüğü için okullarında okumuş, yurtlarında kalmış oldukları halde hedefe konulmuşları, ortak haberleşme ağı olarak kullanılan cep telefonu programının farklı amaçlara hizmet ettiğinden habersizleri aynı çuvalın içine koymamak gerekir.

Konuldukları anlaşılıyor.

Hasbelkader cezaevine düşenlerin dışarıda kalmış ve geçim sıkıntısı içerisinde kıvranan yakınlarına evlerini açanlar, ailelerine maddi yardımda bulunmaya çalışanlar bile “FETÖ’cü” damgası yiyebiliyor.

Bir de kötünün kötüsü örnek

12 Eylül (1980) sonrasında Diyarbakır Cezaevi’ne atılanların bir çoğu orada bilendiler ve onbinlerce insanın canına mal olacak ülkenin başına açılmış terör derdine Diyarbakır Cezaevi yuvalık yaptı.

Bu yazıyı yazarken aklımda o kötü örnek de var.

Ülkemiz içte ve dışta olağanüstü ciddi gelişmelerle karşı karşıya. Bu sebeple de ülke insanının rahatlatılmaya ihtiyacı bulunuyor ve buna adaletin ikamesiyle başlamak doğru olacaktır.

Her eleştiriye “FETÖ’cü” tepkisi vermekten vazgeçmeyle işe koyulabiliriz.

ΩΩΩΩ 

36 YORUMLAR

  1. Şöyle söyliyeyim, CV Bey (e ve herkese): Ciddiye alınır ya da gülünüp geçilir, ama, ben adeta birer tabu gibi bir asır boyunca hiç değinilmemiş temaları özellikle kışkırtıcı bir dili seçerek dile getiriyorum. İtici olduğumun, polemikçi, şımarık göründüğümün de farkındayım. Özellikle, değneği güçlü, yer yer abartılı olarak, diğer tarafa doğru büküyorum. Böyle yapmak zorundayım.

    Çünkü, benim ısrarla gündem oluşturmasını istediğim temalar, “Kimse Atatürk’ü kutsayıp tanrılaştırmıyor. Yapılmış kimi halatalar olabilir; ama, koşullar hesaba katıldığında ve gerçekçi olunduğunda. . .” türünden cümlelerle dikkate alınıyormuş gibi yapılıp geçiştirilemez.

    Türkiye, milliyetçiliği tartışmak zorunda. Türkiye, laikliği tartışmak zorunda. Türkiye, vesayetçi siyaset düzenini tartışmak zorunda. Türkiye, laikçilikle solculuk arasında bir ilintinin gerçekten olup olmadığını tartışmak zorunda. Türkiye, dindarlığın ve Kürt meslesinin onyıllardır bize anlatılagelen ‘içeriğini’ tartışmak zorunda. Türkiye, solcu, sosyal-demokrat, halkçı, demokrasiden ve özgürlüklerden yana olduğunu söyleyip bunu iddia eden zihniyetin taşıyıcılarının bu iddialarında haklı olup olmadıklarını çatır çatır sorgulamak, tartışmak zorunda.

    Hepsinden önemlisi, Türkiye şunu tartışmak zorunda: Bugünün Atatürkçüleri, kendilerinin Atatürkçü ve Kemalist olmadığını söyleyenler dahil, şu kurnazlıktan vaz geçecekler mi, vaz geçmeyecekler mi?

    Sorumsuzca bulduğum, inandırıcılık ve samimiyet yoksunu olmakla itham ettiğim (ve bana kurnazca görünen) iki yaygın tavır var:

    (1) Atatürk’ün devrimleri ve projesinde yanlış bir şey yoktu. Sorun, meseleyi aşırı bir laikçiliğe ve Atatürk’ün bir tür istismarını da ima eden aşırı Atatürkçülerde.

    (2) CHP, aslında demokrasi isteyen, ilerici, solcu, sosyal-demokrat bir parti. Bu partinin farkını ve güzelliklerini göremedi Türkiye. Çünkü, Türkiye’yi onyıllardır sağcı partiler yönetiyorlar ve bunlar da dini istismar ediyorlar.

    CHP’ye oy versinler ya da vermesinler, Atatürkçü sıfatını kabul etsinler ya da reddetsinler, bu türden argümanların hiçbir değeri yok. Aynı hastalıklı zihniyetin taşıyıcıları bu argümanların/kurnazlıkların sahipleri.

    Bütün o sizden farklı gibi göstermek istediğiniz ‘sağcı’ partilerle aynı zihin dünyasını, aynı siyaset tarzını paylaşıyorsunuz.

    Aranızdan hiç kimse çıkıp da CHP ile İyi Parti, CHP ile Doğru Yol, CHP ile MHP arasındaki farkları IDEOLOJIK ve ILKESEL temelde, ZIHNIYET temelinde açıklayamaz.

    Siz, ‘biz solcuyuz, onlar sağcı’ diyorsunuz. ‘Biz emekten, emekçiden yana sosyal demokratlarız’ diyorsunuz. Siz, ‘biz demokrasiden yanayız’ diyorsunuz. Ben de diyorum ki: Bunlar trışkadan hikayeler, beyler.

    Hep yasakların ve yasakçıların yanında saf tuttunuz.

    Emekçilerden değil, Ege ve Akdeniz’in orta sınıf laik, iyi eğitimli sosyolojisinden oy alıyorsunuz.
    Sayın Mim daha geçen hafta HDP’nin kapatılmasını talep etti. İşçiler, kent yoksulları, emek süreçlerine katılamayan en yoksullar oluk oluk Erdoğan’a veriyorlar. Şeriat getirsin diye değil. AK Parti on yıl boyunca onların hayatına olumlu yönde dokunmuş olduğu için (onlar o olumlu dokunuşların Erdoğan’dan geldiğini düşünüyorlar).

    Fatih Bey, halktan umudu kesmiş iyi huylu ve rasyonel, zeki derin devlet hülyasında. Eğer muhalefet vitrinde olanlardan ibaretse (yani, bir yerlerde iyi ve güzel, ve akıllı derin devlet bir şeyler pişirmiyorsa -bunu söylüyor) işimizin çok zor ve yaş olduğunu söylüyor.

    Bir asır geçti, olmuyor işte. Şeriatçı diye tefe koydunuz, gericiler diyerek aşağıladınız, partilerini kapattınız. Olmuyor. Dindarlar buhar olup uçmuyorlar. “Varız ve hep de var olacağız” diyorlar.

    Bir asır geçti, olmuyor işte. “Ne Kürdü kardeşim? Kürt mürt yok. Atatürk ırkçı milliyetçi değildi. Türküm diyen herkes bu ülkenin özgür ve eşit yurrtaşı.” dediniz. Dillerini, türkülerini, geleneksel bayramlarını yasakladınız. Bok yedirdiniz. Yetmedi, asit kuyularında erittiniz. Buhar olup uçmadılar. Onlar da var olduklarını ve hep de var olacaklarını söylüyolar.

    M. Kemal kim idi, neyi düşlemişti, ne yaptı. Geçelim bunları bir kalemde ve bugüne gelelim.

    Parti kapatarak mı çözeceksiniz Kürt sorununu? Bir asır sonra ve hala “Türkiye Cumhuriyeti tek resmi dilli üniter bir devlettir.” lakırtıları ile mi devam edeceksiniz? Siz böyle hüküm verip böyle ilan ettiğinizde sorun çözülmüş mü oluyor?

    Bir gün ağzınızdan, kaleminizden derin devleti, siyaset üzerindeki asker vesayetini, o vesayet karşısında bireyler ve kurumsal partiniz, dernekleriniz olarak nasıl konumlandığınızı konuşamayacak mıyız sizlerle?

    Seküler modernliğin hem Türkiye’de hem tüm dünyada yol açtığı binbir çeşit toplumsal, çevresel sorun yok mu? Hazcı, doğanın tarumar olmasına aldırmayacak kadar zıvanadan çıkmış, insanın insana güven duyamadığı, okuma ve düşünme faaliyetinin azalıp lumpenleşmenin artarak devam ettiği, insanların kalıcı ve inandırıcı anlam dünyaları bulmakta zorlandıkları modernleşmeci zihine dönüp söyleyecek iki lafınız yok mu?

    Halkın CHP ve sola mesafeli olması, İsmet Paşa yıllarındaki kaçınılmaz yoksulluk dolayısıyla, sağcı siyasetçilerin yalan dolan dolu propagandaları dolayısıyla imiş.

    Hayır. Halk, onyıllardır, “Sen bunları külahıma anlat!” diyor.

    Çünkü, başörtüsü yasağına karşı direnişlerde dönüp baktı size. Ve, sizde ikna odaları, Cumhuriyet mitingleri, “Bu hanıma haddini bildirin!” mezcuplukları gördü. Liderinizi, Ergenekon’un savcısı olarak buldu karşısında. Madımak tezgahından nemalanmak isterken yakaladı sizleri.

    Kürtler de baktı size. “İçimize sinmiyor ama. . .” ayaklarına yatarak, HDP’lileri vuracağı ayan beyan ortada olan dokunulmazlıkların kaldırılması leyhine kalkan ellerinizi gördü -daha önce de sayısız vesilelerle görmüştü sizi. Sizde değişen bi numara yoktu, sizler, bildikleri gibi idiniz. Dün ne idiyseniz bugün de osunuz” diye düşündü -yerden göğe haklı olarak.

    Bunun için 1923 kafasına takılıp kalmış olduğunuzu, bunun için demokrasi ve demokratlıkla, solculukla uzaktan yakından ilginiz olmadığını, tarihsel misyonunuzun asker ve laik İstanbul sermayesinin bekçiliğini yapan kimlikçi bir devlet partisi olduğunuzu, sahip olup onyıllardır değişmeden kalmış olan zihniyetinizin hastalıklı ve Türkiye’nin önünü tıkayan bir zihniyet olduğunu söylüyorum.

    Yüzde 25’siniz. Güneydoğu’da yüzde 7 oy alan dördüncü partisiniz.

    Nekka ekmek, okka köfte.

    Üzgünüm.

  2. Gülen Cemaati’nin tepeden tırnağa pisliğe bulaşmış olduğunu söyledim. Buna, iç çürüme yaşamış olduğunu ekledim. Belki bir futbol takımı fanatizmini anıştıran kibirli tavrından mahçubiyet duyar düşünce ve beklentisiyle, benzer kibirde bir karşılık vermesini bekledim Baran’ın. Bu sözlerin bana değil, Çağlayan Dergisi başyazarı F. Gülen’e ait olduğu bilgisini o kısa metnime eklemedim.

    Yorum sayfalarında bana ait kanaatlerini önemsediğim ve kendilerine değer verdiğim arkadaşların söz konusu tespitlerin bana ait olmadığını bilmelerini isterim.

    F. Gülen’in Cemaat’in neden tepeden tırnağa pisliğe bulaşmış ve iç çürüme yaşamış olduğu tespitinde bulunduğunun ayrıntıları için:

    (1) F. Gülen, Çağlayan Dergisi başyazıları
    (2) Toplamı 5,5 saat olup baştan sona oturup izlediğim İsmail Sezgin videoları (Youtube):

    a) İsmail Sezgin, “Çağlayan dergisi başyazılarının amacı ne?” (10 dk.)
    b) İsmail Sezgin, “İç çürüme ve onarım yolları 1 (2 saat 9 dk.)
    c) İsmail Sezgin, “İç çürüme ve onarım yolları 2 (1 saat 9 dk.)
    d) İsmail Sezgin, “İç çürüme ve onarım yolları 3 (1 saat 4 dk.)

    Benim gibi merak ve akademik kaygılarla konuyu yakından takip etmek isteyenler, aşağıdaki videoları da izlenmeye değer bulabilirler (hepsi Cemaat’in kurumsal yapısının ürünü, dışarıdan kaynaklar değil.)

    Cemaat nasıl nefret objesi haline geldi?
    Cemaat dağılıyor mu?
    Gülen sonrası Cemaat içinde güç kavgası olur mu?

    Bugün, hemen hepsi Cemaat’le bağını kesmiş akademisyenlerin içeriği hayli zengin, entelektüel düzeyi açıkça doyurucu makaleler için (son zamanlarda kaleme alınmış yazılar değil bunlar, ama önem ve güncelliklerini koruduklarını düşünüyorum):

    https://kitalararasi.com/

    G. Cemaati’nin kaçınılmaz olarak yaşadığı iç tartışmaların Türkiye demokrasisi açısından yararlı olacağı kanısındayım. İnsanların Cemaat’den ayrılmaları ya da içinde kalmaya devam etmeleri benim için bir kaygı veya merak konusu değil. Tartışmaların kendisini önemsiyorum.

  3. Gülen Cemaati derin devlet ve özellikle onun Atlantikçi kanadı tarafından kullanıldı. İyi kullanmak için de güçlenmesine göz yumuldu. Fakat Cemaat öngörülenin üzerinde bir performans gösterip tahmin edilenden fazla güç kazanınca Devlet tarafından bir tehdit olarak görülmeye başlandı.

    Bu arada Devlet ABD’nin Suriye Kürdistanı projesini bir ‘Beka’ sorunu olarak gördüğü için odaklanma bu yönde oldu. Ulusalcı ve Avrasyacı kanat işbirliği yaparak devletten Atlantikçi kanadın (bazı Kemalist) askerler ve sivil (Gülen Cemaati) unsurlarını tasfiye ederek duruma hakim olmak istedi.

    CIA bu girişimlerden haberdar olduğu halde ABD neden Atlantikçi kanada sahip çıkmadı? 15 Temmuz olayı için esaslı soru budur! Kanaatim o ki ABD şöyle düşündü: Türk devletinde ABD ile yakın ilişkiler içinde olan Atlantikçi kanat olduğu sürece istediği politikaları uygulayamazdı, onlarla uzlaşması gerekecekti. Halbuki Türk devletinde ABD karşıtı unsurlar hakim olursa mütekabiliyet esasına göre bazı isteklerini dayatabilirdi. Nitekim öyle de oldu, Avrasyacılar ABD’yi dengelemek için Rusya’ya yöneldi, siyasi bir kararla S-400 aldı. Böylece ABD’nin eline çok güçlü bir koz verdiler. YPG/PYD’nin hayale kapılıp güney sınırlarımızı kapatmaya çalışması ise ABD’nin nihai planı değildi. Türkiye bunu önledi ve ABD de olur verdi. ABD’nin amacı Türkiye’nin yeni yönetimine bir başarı hikayesi sunarak daha fazlasına karışma demekti. Gelişmelere baktığımızda artık Suriye Kürdistanı’nın kurulmasının önünde bir engel kalmamıştır.

    ABD bu ince planı ile Suriye Kürdistanı projesini NATO müttefiki Türkiye’ye rağmen gerçekleştirdi (gerçekleştirmek üzere). Ayrıca Vatikan’ın kesin talebi olan Gülen Cemaati’nin dünyayı sarmış Türk okullarının kapatılması-geriletilmesi işine elini sürmeyip bunu Türkiye’ye (Erdoğan’a) yaptırdı.

    Matematik ve fizikte sıfırdan kitap yazan ve dünyada ses getiren kaç bilim adamımız var? ABD’de çok var ve derin siyasetçileri de bu düşünsel iklimde yetişiyor. Türkiye’nin karar vericileri ise hem vasatlar hem de hasımları ile sürekli çatışma halindeler. (Sazan sarmalı!)

    Çizdiğim bu siyasi resmin mutlaka en doğrusu olduğunu iddia etmiyorum. Fakat daha iyisini görünceye kadar bu kanaatim geçerli olmaya devam edecektir.

    • Bazan insan çok sevdiği kolladığı köpeğini yolda karşılaştığı diğer köpekler (karsıdaki cüsseli görünse bile) üzerine bilerek salıyor. ( erkeklik egosu mu diye bazen sorarım).
      Lakin bazanda kediyi aniden karşısında hırlarak gören koca köpek şeytan görmüş gibi kaçıyor (komedilerde izleyebilirsiniz). Gülmekten alamıyorsunuz kendinizi.
      Sonuçta şu cümleler hoş olabilir:
      Allahında bir planı vardır.
      Sen uyuyorsun diye herkes uykuda sanma.
      Fakat her ne yaşarsak yaşayalım, şu son on yılda yaşadıklarımız ne çok basit, hafife alınacak şeyler,
      Ne de, her ne kadar yanlışları doğrusundan fazla görünen yönetenlerimiz vasat değiller, sadece öyle görünüyor olabilirler. Bir sonraki dönemde daha objektif değerlendirme fırsatımız olursa inşallah herşey daha ayan beyan çarşaf gibi ortaya serilecektir.
      Son söz: Koca ülke uç beş trolcüğün yönlendirdiginin sanılması kadar aciz ucuz değildir.

  4. Sayın Koru da bağışlasın mümkünse, yorum mahallemizin sakinleri de: Paylaşmazsam bana bu gece huzur da yok, uyku da yok.

    Tanımaz etmezdim. Haber kutusu üstüne tıkladım, içini okudum. Hemen aklıma sn. Fatih ve Mim Beyler geldi -her nedense ve hayli de keralaka biçimde.

    Haber kahramanın ismi, Şevval Şahin. Türkiye güzeli seçilmiş. Sevgilisi Yiğit Marcus Aral ile düzenledikleri ev partileriyle tepki çekiyormuşmuş. Pelin Kaya’nın (her kimse artık) YouTube kanalına konuk olmuş, ve konuşmuş:

    “Buradan çıkınca lunch’a (öğle yemeği) giderim. 8-9 gibi de akşam yemeği yerim. Sonra da benim binge eating modum (tıkınırcasına yeme) oluyor. Netflix and chill (dinlenme) yaparken ice cream (dondurma) olsun chips (cips) olsun chocolate (çikolata) olsun yiyorum yani. Junk food (abur cubur) tarafın hepsi var.”

    Okudum ve şöyle oldum:

    Gözünü sevdiğim terakkiperver, bilim irfan sever rasyonel-modern akıl, sen nelere kadirsin. . .

    Sizleri bilmem, ama ben laik ve çağdaş Türk gencinin binge eating moduna girenini, chill yaparken de ice cream yiyenini severim.

    Bize bu insanları üretip kıvanç vesilemiz olmalarını sağlayanların head’lerine de massive taş düşsün inşallah 🙂

    • S. Bakanlığında üst makamlara nasıl kolayca hem de zıplayarak gelebilmiş bu adam diye günlerdir ekranlarda sorulan soruya cavap olsun deyemi bu örneki verdiniz aceba?

      • Hayır, o türden bir hesapla vermedim o örneği. Bana ezberlenmiş, çokça işitildiği için de hiç sorgulanmadan doğru kabul edilmiş görünen argümanlarla meselem olduğu için verdim o örneği.

        Hem dünyada, hem ülkemizde, evrensel bir iddia ortaya atıldı. Kabalaştırarak, karikatürleştirerek ifade ediyorum o iddiayı:

        “Laiklik ve modernleşme: İşte tüm ülkelerin ve insanlığın kurtuluş reçetesi.”

        Evrensel kabul gören bu iddia, Cumhuriyet’in kurucu babasının ve onu takip eden yönetici kadroların da tezlerini, vaadlerini, bunlara içerik kazandırmış zihniyetinlerini üzerine inşa etmiş oldukları temel anlatı idi.

        Böyle olmadı.

        Meselenin bu denli basit olmadığı artık görülüyor.

        Az gelişmişlik halimizi, dinin gücü ile, eğitimsizlik ile vs. ile açıklamak mümkün ve inandırıcı görünebiliyordu.

        Artık böyle değil. Bunun esas olarak öğrenilmiş ve yinelenen bir ezberden ibaret olduğu daha görülür hale geliyor.

        Lumpenleşme sorunumuz var, örneğin. Kadına yönelik şiddet gibi yakıcı bir sorunumuz var, örneğin.

        Basit, ama düşündürücü olmasını umduğum için ikincisini alıp öne çıkaracağım:

        Kadına yönelik şiddet: Sizce dinsel olan’a, eğitime/eğitimisizliğe ilişkin bir mesele midir?

        Öyle düşünüyorsanız, size, düşündüğünüzün doğru olmadığını söylemek isterim. Annem çok iyi eğitim almış bir opera sanatçısı, babam, aynı zamanda ressam, belgesel film yönetmeni olan güzel sanatlar fakültesi öğretim üyesiydi. Bütün bir çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım, Ankara ve İzmir’in aynı zamanda yakın aile çevremizi de oluşturan seküler, heykeltraş, müzisyen, Atatürkçü ya da solcu kültür çevresinde geçti. Abartmadan söylüyorum: Benimki de dahil olmak üzere, bütün o çevredeki ailelerde, oranı yüzde 60-65’lerin altına düşmeyecek bir aile içi şiddet sorunu vardı. Bunun değişmeden kaldığını da magazin kıvamındaki gündelik haberlerden biliyoruz. Batılı ülkelerde de durum farklı değil. Sinema dünyasında isitsmara yeltenmemiş, istisamara maruz bırakılmamış insan yok sanki.

        Daha önce de yazdım: “Batı” dediğimiz ülkeler gurubu, dünyanın sadece 12’de 1’ini oluşturuyor. Bu ‘gelişmiş’ ülkeler dahi zorlu sosyal sorunlardan muzdaripler. Dünyanın ezici çoğunluğu oluşturan coğrafyalarında ise, belirleyici olan şey yoksulluk, şiddet, çevresel yıkım.

        Vaktim oranında, Hürriyet, Sabah gibi gazetelere de göz atıyorum -hiç haz etmeyip ruh halimi kötüleştireceğini bilsem de.

        İstanbul’un Moda semtinde önceki hafta 2.000 kişi olarak toplanıp sorumsuzca parti düzenleyenler dindarlar değil, modern mahallenin insanları ve gençleri idi.

        Son 10-12 gün içinde, maske takmadığı için emniyet görevlilerince uyarılan veya ceza yazılmak istenen, o memurlara saldırdığı videolarda açıkça görülen, biri alkollü, diğeri dövmeli ve hayli modern giysiler içindeki o üç bayan da dinle, dindarlıkla ilgisiz görünüyorlardı vs.

        Yani, ister mikro düzeyde gündelik hayat içinden gözlemler olarak alın, isterseniz eğitimin kalitesi, üretim gibi makro düzeyde meseleleri masya yatırın: Laik modernliğin sorunları çözmediğini, sık sık da sorun yarattığını görüyoruz.

        Din ve dindarlık yüzünden sorunlar yaşadığımız, koca bir balon.

        Dindar değilim. Tanrı inancı olmayan bir demokratım.

        Resmi tarihle ve resmi devlet anlatılarıyla sorunum var.

        Hepsi bu.

        • -Atatürk hiç te yukarda verdiğiniz örnek gibi bir nesil hayal dahi etmedi, hem vallah hem billah ta derim,
          laiklik buysa ben o laiklikten almayayım da derim.
          -ne yüzyıl öncenin, adı cumhuriyet demokrası de olsa nerden çıktı bu,
          ne de 21. y.yıldaki sözde inançlılara bakıp ‘din buysa sizin inandığınız dinden değilim ben’ derim.
          ama fakat, ne laiklik ne de din o birilerine bakarak kabul yada reddeceğim birşey olmadı, olmazda.
          geçmişi o zamandan hayli uzakta bu günün gözlüğüyle sorgulamaya kalkarsak yanılırız.
          hemde baya yanılırız. ah keşke olmasaydı dediğimiz şeyler olmuş olsaydı;
          çok klasik yada banal olacak ama, baba isimleri farklı olan sağ kalmış,
          dede isimleri ise komşunun hatıralarında anılan ”şöyle bir aile vardı yok oldu” hikayeleri olurdu belkide.
          Laiklik üzerine bu kadar düşmemiş olsalardı, şimdi şeriat düzeni ile de tanışmış bir toplum düzeyine erişmiş olurduk (ne güzel daha tecrübeli bir toplum).
          laikliği tam uygulayabilsek: inancımı tam olarak damıtarak yaşayabilirim diye tanımlarım hep. lakin benim dini sıkıntım yok.
          kişi bazlı takılırsak, birileri öteki taraftan arka bahçelerinde ejder meyvesi yetiştiriken,
          duvarın bu tarafnda züğürt çenesi şaklatır duruma düşeriz her bakımdan.
          demem o ki, sen dindi ateistti laikti başını açtı saçından sürükledi derken,
          meczubun birine iki cümle laf ettirirler, şubatta martta ne olmuştu, mayısmıydı nisanmıydı, belkide geçen yıldı
          benim yaşım kaçtı yav dedirtirler adama. ağzımız açık kalakalırız bizde.

  5. Ormana yangın salıp sonra içindeki yaşlar da yanıyor diye yagara koparan bütün hayatları tedbir,algı,yalan dolan olan ABD nin casusluk kolu olan FETÖ dür.
    Az daha bütün devleti yıkıp darbe ile ABD ye anahtar teslim edeceklerdi.
    Herhangi çağdaş(!) bir ülkede tümünü asarlardı.
    Arada yanan yaş odunlar için hesap sorulacaksa ABD de 30 yıldır islama hizmet(!) için beslenen bir papaz var.Gidin onun ve müritlerinin yakasına yapışın.
    Mağduriyetler üzerinden devleti ABD ye teslim edecek olan bir yapıyı da aklamayın.Ben etrafımda masum olupta mağdur olan,bu işin içinde olmayıpta bu işin içine katılan kimseyi görmedim.Hatta pişman olanını bile görmedim.

    • Son iki cümleniz zehirden öte zehir zemberek cinsinden,
      Diğer yorumcular da yazar da ılıman iklimlerde tatil yaparken..
      Hele ki kişi bazlı, onun babası cennetlikti kıvamında cümleler böğürtecek kadar tiksindiriyor beni zaten,
      Papazı buradaki yorumcular niye getirmeye gidiyor o kısmı biraz anlayamadım gerçekten.

      • Zehir görmek istersen Gavurun emrinde bir Papazın din adına ülkeyi yönetmesine bak.40-50 yıl boyunca ne kadar zeki insan varsa onlara bir şekilde kanca atıp suçlu veya suçsuz onları murdar hale getirmesine bak.
        Batılı efendilerin emrinde ve korumsaında olmayı gör ve ondan tiksin.
        ABD nin emrinde olma ,korumasında olma kannıza dokunmuyır mu?
        Düpedüz bir casusluk örgütüne hala ,iyi niyetli din adına çalışan bir örgüt muamelesi yapamk mideniz nasıl kaldırıyor.
        Hala nasıl bir tedbir ve algı peşindesiniz.
        Ilıman iklim dediğiniz zaten bu haşhaşilerin yetişme tarlası değil mi?
        Taki zehirlerini akıtacak kadar güçlenenen “Teknik Nakavt” yapack güce gelineceye kadar
        RTE nin günahları sizin casusluk ağınızı temize mi çıkaracak
        Buradaki yorumcular hala bu algı peşinde koşucağına “siz bir nesli nasıl ABD emrine verdiniz” diye (bilerek veya bilmeyerek ) gidin hesabınızı haşhaşilerin yönetici tayfasından sorun.
        Bunların emirne giren (bilerek veya bilmeyerek) gitsin başını ellerinin arasına alsın.Nasıl ben ABD ajanı oldum diye başını taşlara vursun.
        Çünkü kimin bilerek ,kimin bilmeyerek yardım ettiği malum değil.Bunların en önemli özelliği her tür iklime ayak uydurup tedbir yapabilmeleri.
        Gerekirse içki içer ,gerekirse zina yapar,gerekirse eşini tanımaz,gerekirse görünütdeki ben değilim der.Gerekirse tatbikat vardı der,gerekirse soru çalar,gerekirse ifatara atar ve “Teknik nakavat” yapar.Gerekirse iddinamaeleri hiç suçsuz adamlar için hazırlar…. Gerekirse….
        Şimdi bunların içinde hangisi bilerek,hangisi bilmeyerek bu işe giriyor.
        Zehir görmek istiyorsan.Bir müslümanı nasıl bu hale getiren o ılımlı hava ile nasıl yoğuran herşeyi mubah kılan ve sonunda casusluk örgütüne dönüşen haşhaşilere git sor hesabını.Tabii aynı o ılımlı iklimde sende yetişmediyesen.

        • O bu şu değildir asıl düşünülmesi gereken, ormandır korunması gereken. bu ülkeyi yıkmaya ne içten nede dıştan hic kimsenin gücü yetmez.
          İğne çuvaldız misali atanı dedeni dinleyip öğüt dinlemedin mi,
          düğmeyi yanlış iliklemeye basladınmı,
          Hele ki bir de tarihten ders çıkaramadın mı, vay haline..
          Hala da tv’ler bangır bangır bağırıyor aynı şeyleri.
          llımlı ılık sımsıcak, dinlerin kardeşliği, eş şeş beş bu topraklara uymadığını herkes gördü sanırım.
          Sonradan suçluluk duygusu hissetmemektir yapılan iste her zaman doğru olan.
          Kimler gelmediki uçakla paketlenip bu ülkeye. Bir paket daha getirirler olur biter.
          Burada önemli olan ülkemiz insanlarımız birliğimiz dirliğimiz düzenimiz huzurumuzdur.
          Birde şu iğne çuvaldızlardan korkup saklamasak.

    • Serdar bey çok doğru söylüyor, kendisine katılıyorum; benim de tanıdığım fetöcülerin hepsi hapiste, tövbe istiğfar edip yargıya yardımcı olanlar da dışarda; ama çoğunluğu ilk günkü gibi vatan hani ve şerefsizdirler, hala da beklenen salih zatın yolunu gözlüyorlar…
      Allah affetsin bunları!

  6. Yakın zamanlardaki bir video söyleşisinden biliyorum: Uzunca sayılabilecek bir dönem boyunca Zaman Gazetesi’nde köşe yazmış, Gülen Cemaati’nin gücünün zirvesinde olduğu bir dönemde Zaman’dan ayrılmış olan Etyen Mahçupyan, gazete bünyesinde periyodik olarak yapılan, katılımcıların düzineleri bulduğu rutin toplantılara katılıyor gazete yazarlarından biri olarak (bir noktadan sonra artık o toplantılara çağrılmaz olmuş). Cemaat’e ilişkin gözlemlerini paylaşırken dile getirdiği ifadeyi hayli dikkate değer bulmuştum:

    “Ben hayatımda hiç kendisine bu kadar çok güvenen insan topluluğunu bir arada görmedim.”

    15 Temmuz vakıası ve ardından gelen gelişmeler olduysa, yaşanmış olduğu biçimde oldurulabildi ise, bunda, E. Mahçupyan’ın şaşırtıcı düzeyde bulduğu o özgüvenin de etkisi oldu. Ben böyle düşünüyorum.

    Burada, söz konusu özgüvenin muhtemel kaynakları üzerine de kafa yormak gerekir.

    Gülen ve cemaati, yola çıkıldığı günlerden itibaren hiç taviz vermedikleri milliyetçi ve devletçi ideolojik zırhın kendilerine varsaymış oldukları düzeyde bir koruma sağlamış olduğuna çok inandılar. Öyle ya, Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin tutkulu kurucusu, 12 Eylül darbesi dahil hep devletin yanında hizalanmış, Ecevit dahil (Erbakan hariç) tüm siyasi liderlerin teveccühünü kazanmış, Kemalist mahallenin azgın Kemalist profesörü Toktamış Ateş’le birlikte bilmem ne ödülünü kazanıp yan yana boy boy fotoğrafları gazetelerin birinci sayfalarını süslemişti. Gülen ve Cemaat, vesayetçi devletin Kürt strateji ve politikalarına açık çek vermiş, din, İslam, ilim irfan derken en meşhur aktivitesinin teması olarak Türkçe olimpiyatlarını seçmişti. Mavi Marmara aktivistleri, İsrail devletini karşılarına alarak neyin peşinde koşuyorlardı? Başörtüsünü mesele gibi ortaya atanların niyeti ve meselesi neydi? Gülen ve Cemaati, şöyle düşündü:

    “Devlet standard enstitüsü’nün “Görülmüş ve onaylanmıştır” mührlü üstün hizmet sertifikasını bize vermeyecekler de kime verecekler, Allah aşkına?”

    Bu önce varsayılmış sonra çok inanılmış kanaat, devletin ana gövdesinin kendilerine, “Yürrü be koçum, kim tutar seni!” mesajı vermiş olduğu yanılsamasına yol açtı.

    Adım adım ele geçirdikleri devlet bürokrasisinin geleneksel sahiplerinin iktidarı paylaşmaya razı oldukları yanılsamasına kapıldılar.

    Benzer bir yanılsamayı, seküler, beyaz Türk İstanbul sermayesi bağlamında yaşadılar. Varsayım ve zanları o idi ki, İstanbul sermayesi, “Onyıllarca yedik semirdik, bunlara da sofrada bir yer açalım. Üç beş devlet ihalesi de bunlara gitsin varsin.” demişti. Medya üzerine medya, holding üstüne holding kurdular vs.

    Kendileri dışında, ama kendilerine kem gözle bakmayan, devletin DNA’sını çözmüş aydınlardan gelen şeffaflaşma ve sivil toplum alanında kalma uyarılarına aldırmadılar.

    Sık sık Ergenekon’un geleneksel silahlarıyla (video, ses kaydı, bürokraside ön açmak için güvenlikçi-yargı kumpası) yol alıp alan açtılar.

    Diğer bütün cemaatleri yerle yeksan edip bunlara resmen nal toplattılar (çok da düşman ve hasım kazandılar).

    Milliyetçilik ve devletçilik kartını, her oyunu kazanmalarını mümkün ve garanti kılan joker kartları sandılar.

    Ve, yüzbinlerce Cemaat gönüllüsünü ifadesi mümkün olmayan acılara gark eden yanılgılarının, 15 Temmuz vakıasının çok kolayca ve kusursuzca üstlerine yapışmasını olanaklı kılan yanlış ve hesapsız özgüvenlerinin bedelini, Devlet’le tanışarak ödediler.

    Cemaat tercihini sivil toplum ve demokrasi alanının genişletilmesinden yana yapmış olsa idi, kendisini değil, Türkiye’yi öncelemiş olsaydı, şeffaflaşma çağrılarını elinin tersiyle itmemiş olsaydı, AK Parti yalnızlaşıp güçten düşmez, kurda yem olmaz, yakın tarihimiz başka bir şekilde akıyor olabilirdi.

    Olmadı.

    Çok yaşamsal, tarihi bir fırsat tepildi.

    Bedelini hep birlikte ödüyoruz maalesef.

    Bu hikayede olumlu görülebilecek yegane şey, demokrasi mücadelesinin olanaklarının şimdi daha da artmış olmasıdır.

    Cemaat gönüllülerini gerçek bir demokrasi için, hepimize güç katacak sivil toplumun safına davet ediyorum. Bu davete icab edecek çok sayıda Cemaat gönüllüsü olacağından adım gibi eminim.

    Hoş gelirler, sefa getirirler.

    • Sayın Bernar,

      Etyen Mahçupyan’ın her söylediğini ayet gibi kabul etmişsiniz. Kaldı ki doğru da söylese bunlarda bir problem yok. Elbette Cemaat’te özgüven vardı. Yanlış birşey yapmadıklarına inanıyorlardı. Nitekim Cemaat’i cezalandırabilmek için bütün doğrular yanlış olarak değiştirildi:
      Mesele Cemaat meselesi değil, tek adamlık meselesi. Fransa da, bütün demokratik ülkeler de Cemaat’i biliyor. AB ilerleme raporuna bakabilirsiniz. Şayet Müslüman gruplar şiddetle ilişkilendirilecek olursa Hizmet Hareketi en son ilişkilendirilecek gruptur. Bunu da Türkiye’dekiler dahil bütün devletler biliyor.
      Fehmi Bey bazen böyle garip yazılar yazıyor, ne demek istediğini pek kimse anlamıyor. Ben kendince bu konularda bir değişik bakış açısı getirmeye çalıştığı şeklinde anlıyorum ama yanlış bir stratejidir. Nasıl ki Cemaat’i suçlayacağız diye bütün iyilikler suç oldu, kendine demokrat o kadar grup vs. sırf “Cemaat’i yok etsinler sonra biz kalırız” mantığı ile haksızlıklara ses çıkarmadılar ve ülke bu hale geldi.
      Burda söylenen her söz tarihe bir emanettir.
      “Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imha-yı hürriyet!
      Çalış, idraki kaldır muktedirsen âdemiyetten.” Namık Kemal

      • Anlaşılır bulduğum, nedenlerini bilip sempati de duyduğum bir duygusallık, kolayca alıngan kılıyor sizi. Söylemiş olduklarımı duymaktan çok, söylemiş olduğumu varsaydığınız şeyleri işitiyorsunuz yorumlarımdan.

        Geçtiğimiz aylarda, Emre Uslu, A. Yavuz Arslan (ve üçüncü bir isim daha) dışında kimseyi okuyup dinlemediğinizi yazmıştınız. Bence pek doğru yapmıyorsunuz. En azından bugün bir günlüğüne bir istisna olsun ve Yetkin.report’da Murat Yetkin’in cemaatlerle ilgili yazısına bir göz atın. O yazıyı, kadınların orasına burasına yazı yazan (ve o arada istismar da eden) şeyh haberi (kim, nasıl, hangi akıl ve teknik beceri ile çekmiş o resimleri, hayret edenler hayret etmekle kalmayıp anlamaya Gayret de etsinler) ile, 12 yaşında kız çocuğunu istismar eden bir başka şeyh haberi ile birlikte düşünün.

        Yorum mahallemizin sakinlerinden biri, “Bundan sonra senin adın Müneccim olsun” dedi. İtiraz etmedim. Müneccim olaraktan söylemek isterim ki biz daha çok cemaat haberi işitir konuşuruz.

        Önce bir memlekete demokrasi ve adalet gelsin, mevsim Akdeniz olsun.

        Sonra oturur konuşuruz.

        Ne incitmek, ne de haksızlık etmek gibi bir derdim var sizinle. Bldiğim kadarıyla ve becerim kadarıyla, Türkiye üzerine düşünüp yorum yazıyorum. Hepsi bu.

        Sizinle devlet ağızıyla muhattap olmak yerine, “Kardeşim. . .” demeyi yeğlerim.

        • – Empati şahısları anlamada çok yararlıdır fakat kitlesel hareketleri anlamada diğeri kadar faydası olmaz.

          -160 ülkede varlık gösteren bir kitleyi değerlendirmek bu kadar da kolay değil.

          – İnanç merkezli hareketler üzerine düşünürken inanç merkezinden bakılır. yani önce inancı detaylıca anlayıp sonra genel davranışlar bu inanca uyuyor mu uymuyor mu diye bakılır. ( sadece bu kritere göre bir camaat değerlendirmesi yapmak isteseniz, önce İslam dininin temel kaynaklarını, sonra cemaate önderlik eden kişilerin tüm yazdıklarını okumanız gerekir. ancak ondan sonra dinlenilesi bir değerlendirme yapabilirsiniz. bu kritere uymadan yapılacak bütün değerlandirmeler falsolu olacaktır)

          – Üstad Fehmi Koru iyi bir siyaset yazarıdır ve 1. derecede muhatabı ve okur kitlesi aktif siyasetçilerdir. yani o yazılarını buna göre yazar ya da ben böyle zannediyorum.

          • Cemaat, tepeden tırnağa pisliğe bulaşmış halde ve iç çürüme yaşıyor, Baran kardeşim.

  7. – daha önceden de defalarca yazdım ancak insanların tanıdığı düşünceler olmayınca anlaşılması zor oluyor. bazen de kafadaki önyargılara kurban gidiyor.
    – hukukun üstünlüğünü yazın. hukukun çiğnendiğini yazın, hukukun nasıl olması gerektiğini yazın ki bu ülkede hukukbilincinin gelişmesine katkınız olsun.
    – oysa siz, “bu arkadaş iyidir” havasında yazıyorsunuz. öyle olunca da, öncelikle çeşitli ithamlarla insanlara zülmedilmesi mantığını onaylıyorsunuz.
    – oysa:
    1- hiçkimsenin daha önce suç olduğu yasalarla belirtilmemiş bir eylem nedeniyle yargılanamaz.
    2- kişi suçsuz olduğunu ispatlamakla mükellef değildir, iddia makamı suçu ispatlamakla mükelleftir.
    3- suça verilecek ceza, suçun niteliğine uygun olmalıdır.
    4- şüpheden zanlı yararlanır.
    5- yargılama hukuki şekil ve şartlarda yapılmak zorundadır.
    vb.

  8. Meşhur çizgi roman Red Kit’de unutulmaz bir bölüm vardır. Bir banka soyulmuştur ve haydutların peşine düşülür. Takipteyken şüpheli bir adam yakalanır ve ayak üstü sorgulanmaya başlanır. Sorgulama haliyle uzayınca içlerinden birisi ilmeği ağacın dalına atar ve bağırır:

    “Önce asalım, sonra yargılayalım!”

    15 Temmuz’dan sonra bizde de şöyle oldu. Bir olayda şüpheli biri olunca,

    “Önce FETÖ’cü diyelim, sonra yargılayalım”.

  9. YARGICIN ADALETİ:
    Bir Müslüman bir yahudiden bir at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye satılan at hasta imiş. Müslümanın ahırına gelen atın hasta olduğu daha ilk akşamdan anlaşılmış. Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını beklemiş, sabah olunca da erkenden atını alıp kadının yolunu tutmuş. Fakat olacak ya, o saatte de kadı henüz dairesine gelmemiş olduğundan bir müddet bekledikten sonra adam kadının gelmeyeceğine hükmederek atını alıp ahırına götürmüş. Atını alıp götürmüş ama at da o gece ölmüş.

    Hadiseyi daha sonra öğrenen kadı, atı alan müslümanı çağırtıp meseleyi şu şekilde halletmiş:

    – Siz ilk geldiğinizde ben makamımda bulunsa idim, sağlam diye satılan atı sahibine iade eder, paranızı alırdım. Fakat ben zamanında makamımda bulunamadığımdan hadisenin bu şekilde gelişmesine madem ki ben sebep oldum, atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım, deyip atın parasını müslümana vermiş.
    Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi.

  10. Her Cuma hutbe bir ayetin okunması ile biter. Son yıllarda bu ayetin tercümesi de veriliyor. Ayet “Allah size adaleti emrediyor” diye başlıyor. Burada herhangi bir opsiyon tanınmamış. Yani adalet dışına çıkabilirsiniz denmiyor. Hucurat suresinde olan bir başka ayette ise “… Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın…” diye de başka bir emir var.

    Müslümanlara yıllarca kötü lakaplar takıldı. Mürteci, gerici, yobaz kelimeleri gırla gitti son yüzyılda. Birkaç yıl yaftasız idare ettikten sonra önce paralel sonra da fetö çıktı. Şimdi moda muhaliflere ve sevilmeyenlere fetöcü demek. Aslında fetöcü denince anlaşılmıyor. Doğrudan “terörist” deniliyor açıkça. Habere konu olan olayda bu sıfatı kullanan kişilere de yıllarca faşist, ırkçı, kafatasçı yakıştırması yapıldı. Aslolan insanları ad ve soyadları ile çağırmak ve yaftalamamaktır.

    Hatadan dönmek erdemdir.

    • Hatadan dönmek bir erdem değildir; o yüzden siz kıyamete kadar beklenen salih zatın yolu bekleyin; az kaldı, o da gelecek zaten…

  11. Tüm baskıcı yönetimler ya iç ya da dış, ya da hem iç hem de dış düşmana ihtiyaç duyar.
    Baskıcı yönetimlerin, ne kadar otoriter olduğunu anlamak için düşman sayısına bakmak ta yeterlidir.
    Bir ülkenin düşmanı yok ise, orada insanlık vardır.

  12. Sayın Koru’nun bugün köşesine taşımış olduğu konu, Kemalist rejimin onyıllarca değişmeden kalmış DNA’sının şifrelerini önümüze koyuyor. Bul bir gerekçe (yoksa peydahla -arzu eden bunu “tezgahla” şekilnde de okuyabilir pekala), kıvama gelinceye kadar köpürt, sonra bir kez daha ve yeniden toplum mühendisliğine giriş.

    ‘FETÖ’ adeta her kapıyı açan bir maymuncuk.

    Muteber ve meşru laikleştirilmiş millyetçi ‘dindarlar’ dışında kalan tüm dindar ve dindar algılarının şüpheyle karşılanması işlevi görüyor. Hep istenmişti bu. (Nitekim, menemen sadece mutfağımızın çok sevilen bir yemeği değil, yanısıra İzmir ilimizin bir ilçesidir.)

    Ulusalcısından hard core milliyetçisine, Cumhuriyet, Sözcü, Evrensel’inden Akit ve Yeni Akit’ine, Yılmaz Özdil’inden, ‘sosyalist’ Ruşen Çakır’ından, OdaTV’ci güruhtan A. Çakıcı’ya kadar herkesi birbirine yapıştırıp ‘çağdaş ve adaletli devlet’imizin (ve elbette ki kahraman ordumuzun) arkasında hizalandıran (üstelik de coşkusal bir gönüllülükle) bir 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı sopası -sopaya bakıyor, hiza alıp hizalanıyorsunuz.

    Cübbelisi’nden gravatlı Menzil’cisine, derdi esas olarak terlik satmak olan cemaat holdinglerine verilmiş güçlü bir “Her zaman olduğu gibi akıllı ol, terlik sat, canımı ye. Televizyon kanallarım sakalına sarığına armağan olsun.” mesajı.

    AK Parti’yi adeta tüyleri yolunmuş, dolayısıyla yolunu şaşırmış, öksüz ve yetim kalmış halde sığınacak yuva, önüne konacak sıcak aş (ya da egzotik ejder meyvası) arayan bir tavuk konumuna indirgemiş, kralından bir labaratuar icadı.

    Bize söylenip anlatılmış olan, her zaman olduğu gibi, vakıanın resmi tarih versiyonu.

    Vesayet gidende, adalet gelende, münevverler dile gelip konuşanda, M. İnce laklakçı bir emekli öğretmen amca olanda. . .

  13. Türk yargısı altın çağını yaşıyor; otoriteye saygılı olunsun! Güneydeki sevdiğimiz ülkeninki otorite de bizimkisi bostan korkuluğu mu?

  14. Türkiye de hiçbir zaman, şu anki kadar adalet dağıtmaktan, “adaleti darmadağın -tarumar etmek”anlaşılmadı.
    Peygamberlere bile zulüm “sen Allah’ın peygamberisin” diyerek yapılmadı. İllaki bir “yafta” bulunarak ve vurularak yapıldı.Kimisine sihirbaz, kimisine bozguncu vs. denildi.
    Tabii ki benim çıkarlarına engel ya da tehdit oluşturuyorsun denilmeyecek.
    Bir yafta bulunacak.

  15. Burda azınlık durumunda olanlardan biriyim, Tayyip Erdoğan’ın olumlu yönlerini de gören ve dile getiren. Hatta reis de diyen biriyim. Ancak doğruya doğru. Bu iş o kadar su kaldırır oldu ki. O kadar çok çakma fetö cü giriyor araya bu sayede gerçek fetöcüler sıvışıyor. Burdaki mevzuu adaletin zedelenmesi elbette. Fakat insanların da iki şeyi görmesi gerekiyor herkesin doğru ifade vermesi gerekiyor. Belki de “ben sadece sohbete gittim ders işledik yemek yedik çay içtik, kurban verdim zekat bağışladım şeklinde ifade vermesi gereken kişi( ki gerçekten öyle olduğu için) “ben hiç.bişey görmedim duymadım tanımıyorum o görüntü bana ait değil bu konuşmayı ben yapmadım” şeklinde ezberletilmiş ifadelerle hakimlerin savcıların işlerini zorlaştırarak binlerce kişiyi de zan altında bırakmaktalar. Bu tip ifadelerden vazgeçilse büyük çoğunluğu dışarı çıkacak. Ama garipler “davaya hizmet, lidere itaat” düsturuyla görmedim duymadım gitmedim ifadeleriyle boşu boşuna içeride çile doldurmaktalar. Elbet haksız hukuksuz yere içerde olanlar da var, yada fetnö nün önce geleni olduğu halde dışarda gezeni de..Büyük vebaldir. Siyasetcinin de adli personelinde dünyansını ahiretini zora sokacak işler.

  16. SABIR, acıya katlanma, sıkıntı ve meşakkatlere karşı soğukkanlılıkla mukavemet etme, aklın ve dinin gösterdiği yolda sebat etme demektir.
    Bizim için mutlaka hayırlı olduğuna inandığımız sabır, bütün peygamberlerin ortak sıfatıdır. Allahın dinini tebliğ ederken hepsi çeşitli sıkıntılara uğramış, kendilerine eziyet edilmiş, yurtlarından çıkarılmış. Hükümdarlar tarafından zindana atılmış ama onlar daima sabretmişlerdi.Kayanak:Sorularla islamiyet.
    Sabır; îtidâli muhâfaza etme, tahammül gösterme, acıya katlanma, göğüs germe, sıkıntı ve meşakkatlere karşı soğukkanlılıkla mukâvemet etme, aklın ve dînin gösterdiği yolda sebât etme mânâlarına gelir.
    Bu hususta İmam Nevevî şöyle der:
    “Sabır, nefsi emredilen şeyleri yapmaya mecbur kılmaktır. Bu da ibâdetlerin meşakkatlerine, belâlara ve günah dışındaki zararlara tahammülle gerçekleşir.”Kaynak:İslam ve ihsan.

    Bir hadis:”Sabır üç çeşittir: 1- Belaya, musibete sabır, 2- Din bilgilerini öğrenirken ve ibadetlerini yaparken sabır, 3- Günah işlememek için sabır. Belaya sabredene 300, ibadet yapmaya sabredene 600, günah işlememeye sabredene ise, 900 derece ihsan edilir.”[Ebuşşeyh].
    Sabır ve şükrü özetleyen bir kıssa:
    Belh şehrinde yaşayan büyük velî Şakîk-i Belhî hazretleri, Mekke’ye gitmişti bir zaman.
    Biri onu tanıyıp;
    “Efendim, bana nasîhat eder misiniz?” diye ricâ etti.
    Büyük velî sordu ona:
    “Geçimin nasıldır, yiyecek bir şey bulamazsan ne yaparsın?”
    Adam cevâbında;
    “Bir şey bulunca şükrediyor, bulamayınca sabrediyorum” dedi.
    Büyük velî;
    “Belh’in köpekleri de öyle yaparlar. Bir şey bulunca yer, bulamayınca sabrederler” buyurdu.
    Adam şaşırdı.
    Ve sordu ki:
    “Peki efendim siz ne yaparsınız?”
    Buyurdu ki:
    “Biz, elimize bir şey geçerse onu bir din kardeşimize veririz. Geçmezse hiç üzülmez, Rabbimize şükrederiz.”
    Kaynak:Abdüllatif Uyan.Türkiye Gazetesi.
    Saygılar.

  17. Bu gün , ülkemizin kanayan en büyük yarasına parmak basmışsınız Hocam , çok da iyi olmuş , inşallah bir faydası olur !Yazınızın özellikle girişinde ve genelinde siz zaten durumu genel hatlarıyla izah etmişsiniz ancak takdir edersiniz ki bu konunun derinliklere dal budak salmış , ucu bucağı olmayan o kadar çok karışık , o kadar çok trajik ve zulüme varan yönleri var ki böyle bir köşe yetmez hatta bir akademik tez konusu bile olabilir.Hemen hemen herkesin olduğu gibi benim ve eşimin de – eşim öğretmen olduğu için- çevremde bu konuyla ilgili olarak öylesine mağduriyete uğramış insanlar var ki anlatmakla bitmez .

  18. Hocam ben de bir KHK mağduru öğretmenim. Şunu belirtmek isterim ki olaya tamamen önyargısız ve objektif bakmayı deneyin. Iyi günler

  19. Erdoğan yanlıları Biden ‘in ABD Başkanı olmasından Korkuyor!

    İktidarın borazanı Sabah Gazetesi yazarlarından yandaş Mehmet Barlas bugünkü köşesinde şöyle başlamış yazısına:” İnanılacak gibi değil ama gerçek bu… Amerikan başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti’nin adayı Joe Biden, Türkiye aleyhtarlığını bir siyasi çizgi olarak benimsemiş durumda…
    Adeta düşman
    Reuters’in haberine göre Biden, “Trump yönetimi, başarılı bir diplomasi ortamının yaratılması için güç kullanma gibi tehditler de dahil olmak üzere Türkiye’ye bölgede Yunanistan’a karşı provokatif eylemlerden kaçınması için baskı uygulamalı” demiş…
    Biden ayrıca “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da Ayasofya’yı camiye çevirme kararını geri almaya ve Ortodokslar da dahil olmak üzere herkesin eşit erişime sahip olmasını sağlayarak müze statüsüne döndürmeye çağırıyorum” ifadelerini kullanmış
    Evet… Bu konuda daha fazla ne söyleyebiliriz ki? Sadece “Donald Trump’ın yeniden seçilmesi bizim için daha iyi olacaktır” diyemez miyiz?”
    Galiba,Sayın Biden in ABD Başkanlığına seçilmesi, Türkiye nin aleyhine olacak.Daha şimdiden AKP iktidar yalakalrı figan etmeye başlamış.Erdoğan taraftarlarının itiraf ettiği bir husus daha var:Çakma Başkan Trump,Erdoğan dostluğunu aşmış;Erdoğan işbirlikçiliğe soyunmuş.Erdoğan yandaşları yakında camilerde, Trump başkanlığı kazansın duasına çıkarsa şaşmayın.Bu Erdoğan yandaşları,belki ABD de kapı kapı dolaşıp Trump için oy bile toplamaya başlarlar.Bu Erdoğan yandaşları, Türkiye de yaptıkları gibi ;ABD de makarna-kömür dağıtırlarsa Trump un şansı artar mı acaba?Türkiye de bazı seçmen kitlesi Erdoğan ın böyle numaralarına bal gibi yutuyordu.ABD seçmeni de yutar mı dersiniz?Şurada seçime ne kaldı?Bekleyin görün.
    Saygılar.

  20. Hükümet tarafı kendine muhalif kim varsa fetöcü damgasını yapıştırıyor.Kimin ne olduğu belli değil anlaşılan.Suçsuzluğu ispat edilene kadar herkez suçludur,bizde böyle…

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız