“AK Parti merkez idi; yeni partiler merkez boşaldığı için kuruluyor” tezine ne diyorsunuz?

80

Yeni partiler kurulma aşamasındayken başgösteren AK Parti kaynaklı tartışmaları nihayet bir kalem bugün özetleyiverdi. AK Parti’ye akıl hocalığı yapan bir kurumla da irtibatlı yazarımızın (Türkiye gazetesinden Nebi Miş) tezinin özetini kendi ifadeleriyle dikkatinize sunuyorum

“Siyasal alanda, siyasetin merkezinde herhangi bir temsiliyet ya da meşruiyet krizi yok. Dolayısıyla, taban hareketleri ve toplumsal eğilimler açısından siyasette yeni partilerin kurulmasına dönük bir beklenti yok. (..) Dolayısıyla da bütün stratejilerini, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik olarak kurguluyorlar. (..) 2023’e kadar seçim yok. Yeni kurulan partilerin 2023’e kadar motivasyonlarını sürdürmeleri zor. Siyasetin merkezinde bir boşluk da bulunmuyor. Bu açılardan bakıldığında, siyasette kalıcı olmaları da zor görünüyor…”

AK Parti’nin ülkemize hediye ettiği ‘yeni hükümet sistemi’ açısından cumhurbaşkanlığına kimin seçileceği en önemli konu haline geldi; yeni partiler o konuda etkili olabileceklerse yalnızca bu bile onların iktidar çevreleri tarafından ‘tehdit’ olarak görülmesini getirebilir. Demek ki, yeni partiler konusu açılınca, akla ilk “Bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçiminde ne olacak?” sorusu geliyor… 

Merkezi oy mu, değerler mi belirler?

Yalnız tezde benim esas irdelemek istediğim ‘merkezin dolu olduğu’ konusu…

Daha ilk adımda şunu söyleyeyim: AK Parti’nin iktidar olması sonrasında patlak veren tartışmalar sırasında, 2000’li yılların başlarında, siyasi rakipleri ve o rakip partileri destekleyen kalemler tarafından, benzer görüşler AK Parti için de savunuluyordu.

AK Parti, onlara göre, ‘marjinal’ bir partiydi; iktidara gelmesi tesadüflerin sonucuydu, iktidarda kalıcı olması merkezin zaten başka partiler tarafından doldurulmuş olması yüzünden mümkün değildi.

Bu tezin karşısına AK Parti’nin kendisinin ‘merkez’ teşkil ettiğini tartışma gündemine ilk taşıyanlardan biriyim. Nitekim AK Parti kısa zamanda kendisini ‘merkez’ olarak tanımlayan diğer partileri solladı, her seçimde oylarını artırarak bugünlere gelebildi.

Reklam

Merkezi gerçekten doldurdu AK Parti.

Soru şu: Bir partinin ‘merkez parti’ iddiasına sahip olabilmesi için onun en fazla oyu alması yeterli midir, yoksa bir partiyi ‘merkez parti’ yapan oylarının artmasına da sebep olan temsil ettiği değerler midir?

Yukarıda alıntıladığım yazıdan da anlaşıldığı üzere, AK Parti, şimdilerde, oyun kendisine neden verildiğiyle fazla ilgilenmiyor, aldığı oyların diğer partilerin aldığından daha fazla oluşuna bakarak “Merkez dolu, merkez parti benim” görüşüne varıyor.

Oysa, ben ve benim gibiler, AK Parti’nin ‘merkez parti olduğu’ iddiasını onun kuruluş döneminde benimsediği ve iktidar olduğunda birbiri ardına hayata geçirmeye çalıştığı ‘ortak değerler’ ile izah etmekteydik.

AK Parti henüz parti olarak ufukta görünmezken, sonradan onun kurucusu olarak ortaya çıkacak kadrolar, “Nasıl bir parti?” sorusuna cevap aramak üzere kolları sıvamışlardı. O sırada Ankara’da faaliyet gösteren iki kurumdan biri olan başında Prof. Beşir Atalay’ın bulunduğu ANAR kapsamlı kamuoyu araştırmaları ile halkın nabzını tutmaya çalışıyor, Abdullah Gül’ün başkanlık ettiği PAM (Politika Araştırmaları Merkezi) ise o araştırmaların sağladığı verilerden yararlanarak onları politikanın diline çeviriyorlardı.

“Toplumu bir arada tutan en önemli unsurlar nelerdir?” sorusuna ANAR’ın o dönemdeki araştırmasına yansıyan cevaplar yüzde olarak şöyleydi:

Düşünce özgürlüğü (94.9) 

İnanç özgürlüğü (94.6)

Reklam

Demokrasi (91.5)

Cumhuriyet (0.8)

Laiklik (76.0)

Din (72.9)

Aynı araştırmadan bir de şu sonuç çıkmıştı: Fazilet Partisi’ni destekleyenler de laiklik ilkesine ters bakmıyor, CHP’li olduğunu söyleyenler ise din konusunun “Toplum için önemli bir unsur” olduğunu söyleyebiliyordu.

Tahmin edeceğiniz gibi, AK Parti, kuruluşu sırasında bu ve bunun gibi araştırmaların bulguları istikametinde bir değerler sistemini benimsemiş ve onların hepsini önce parti beyannamesine, iktidar olunca da hükümet programına taşımış, icraatlarında da aynı çizgi istikametinde davranmıştı.

Özgürlükçü, demokrasiden yana, Cumhuriyet ile sorunu bulunmayan, laiklik konusuna ters bakmayan, dindarların içerisinde rahatlıkla bulunabileceği ancak bütünüyle onlara da ait olmayan bir parti…

Böyle bir parti olduğu için bugünlere seçimlerden başarıyla çıkarak geldi AK Parti.

Merkez değerlere sahip çıktığı için de merkez parti olabildi.

Şimdi ne durumdayız?

AK Parti toplumun merkezini teşkil eden çoğunluğun bir partide görmek istediği bütün değerlere hala sahip çıkıyor mu?

“Çıkıyor” cevabı rahatlıkla verilebiliyorsa, yeni partilerin kurulmasından AK Parti’nin ve partiye destek verenlerin rahatsızlık duyması için hiçbir sebep yok demektir. 

Peki de daha ikinci parti bile kurulmadan kendisini hissettiren şu telaş niye?

[Dün gece bir TV programında AK Parti’yi destekleyen bir kalem ile eski bir AK Parti milletvekili “Cumhurbaşkanı Erdoğan dışında biri cumhurbaşkanı seçilirse ne olur?” sorusu eşliğinde geleceği tartışmışlar. Biri İngilizce biliyormuş, o İngiltere’ye kaçıyor, diğeri “Ben İngilizce bilmiyorum, nereye gideceğim?” diye hayıflanıyor. Üzüldüm. Öyle bir şey neden olsun ki? Burası Uganda mı?

ΩΩΩΩ

80 YORUMLAR

  1. Kendi yaptıkları zulmün farkındalar ve sap dönünce kendilerine aynısının yapılacağını doğal olarak bekliyorlar. Uganda mı demiştiniz? Dünyada yayınlanan ülke listelerine bakın uganda daha iyi durumda çıkabilir.

      • Anlaşılan kısasa kısas kuralını savunuyorsunuz. Bu kurala göre sıranın size geldiğini de kabul etmiş oluyorsunuz. Biz ise rahatız. Ne Fetullahçı olduk nede Erdoğancı, ne Atlantikçi olduk nede Avrasyacı.

  2. 17 Aralık-Yolsuzluk Haftası Kutlu Olsun!
    Arkadaşlar bugünün önemine binaen bir kaç kelam yazayım. Büyük oranda olay unutulmuş görünüyor. Fehmi Bey bile bugünkü yazısında bahsetmemiş. Oysa dünyayı yörüngesinden çıkaran olay bu. Dosyalar tekrar açılınca herşeyi bu olayı dikkate alarak tekrar tartışmak gerekecek. Ben Can Dündar’ın Savcı Celal Kara ile yaptığı ropörtajı okudum. Size de tavsiye ederim.
    http://aktifhaber.com/gundem/operasyonun-savcisi-celal-karanin-anlatimiyla-17-aralik-h140789.html
    Şimdilik kalın sağlıcakla.

  3. 20 yoldur ABD beslemesi Olan
    “Haçlılar namusunuza dokunmaz “ diyebilen
    Bir papazın İslama hizmet edebileceğini düşünebilecek kadar haşhaş çekmiş tiplemelere göre bir onlar akıllı

  4. Fehmi Koru sitesini uzun zamandır takip ediyorum ve yorumları da genellikle okuyorum. Bir gözlemimi Sn. Fehmi Koru ve değerli yorumcu arkadaşlar ile paylaşmak istiyorum.

    Yorumcuları genel olarak iki gruba ayırabiliriz. Cumhur İttifakı’nı destekleyenler ve Cumhur İttifakına karşı olanlar. Bu sitede sayı olarak ikinci gruptakiler biraz daha fazla, fakat gözlemim bu sayılarla ilgili değil. Gözlemim şudur:

    “Cumhurcu yorumcuların özgüvenleri giderek azalıyor ve yorumlarına gerekçe bulmakta zorlanıyorlar. Cumhur ittifakı karşıtı yorumcuların ise özgüvenleri giderek artıyor ve yorumlarına gerekçe bulmakta pek zorlanmıyorlar.”

    Bu durumun benzerinin ülke siyasetinde de yaşandığını görüyoruz. Erdoğan ve AKP sözcüleri ile Bahçeli ve MHP sözcülerinin de özgüvenleri sürekli azalıyor ve kendilerini savunacak argümanlar bulmakta zorlanıyorlar.

    Mühendislikte eşik değeri (threshold) diye önemli bir kavram vardır. Eşik değerine kadar olay yavaş seyreder, eşik değeri geçildikten sonra olayın gelişimi çok hızlanır. Bence siyasette eşik değerine geldik, bundan sonrası çok hızlı gelişecektir.

    • F.K.T. Bey,

      Bu kategarizasyon şehvetinizin saiki ne ola ki?

      Mühendis olmanız sizi; gerçekleri köşeli, sınırları saptanmış şekiller olarak algılamanıza mı zorluyor?

      Siz hangi kategoridesiniz?

      Birilerini kutuplaşmaya neden olmakla suçlarken, yorumcuları keyfinize göre kategorize etmek kutuplaşmaya katkı değil de ne?

      • Yorumcuları Cumhur İttifakı’ndan yana ve karşı olanlar şeklinde kategorize etmek keyfi bir davranış değil, aşikar bir durum tesbitidir. Kısaca “cumhurcu yorumcular” demek eğer kutuplaştırma ise, milletin yarısına “illet-zillet” denirken neredeydiniz?

  5. Sayın Bernar
    H.Gayretin bu tehtidine kadar herşeye rağmen trol olmadığını düşünüyordum.
    10 Temmuz 2016 tarihinde 13 adet tweet ile merhum bir zat ta savulun edaları savurmuş, arkasından malum ve meş’um hadise vuku bulmuştu.

    • Benim okumalarım yanlış okumalar değil, sayın Y.K. Oyun bitti, oyunun bittiği kendilerine de iletildi. Memurlarını da yanlarına alıp gidecekler. Konuşmayı pek seven, kameraların şehvetine kapılmakta adeta birbiriyle yarışan iki yaşlı adamdan birisi nicedir konuşmaz oldu, diğeri de çok yakında (yarın, belki yarından da yakın) havuz medyasının program stüdyolarını tavaf etmekten el ayak çeker, AYDINLIKevler mahallesindeki ebedi istirahatine çekilir.

      “Geçti borun pazarı, sür eşşeği Niğde’ye” durumları var yani. Kimisine Niğde de yetmiyor, “İlla İngiltere isterim!” diye tutturuyor 🙂

  6. Cumhuriyet Gazetesi’nde okudum: Ankara’da 7 yaşında bir ilkokul öğrencisi, okul kantininden aldığı şırınga şeklindeki çikolata yüzünden yaşamını kayberdiyor. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatıyor. Okul müdürü, kantinci ve doktorun da bulunduğu çok sayıda kişinin ifadesi alınıyor.

    Şu iki cümleyi okuyunca, yaşın ilerlemiş olmasından olsa gerek, safça bir şaşkınlık yaşadım bir an, olması gereken reaksiyonu göstermekte geç kaldım:

    “Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen dosyayla ilgili gizlilik kararı alındı. Dosyaya ayrıca yayın yasağı getirildi.”

    Bak şimdi, aklım karıştı. Yaw ne gerekçesi olabilir ki soruşturmaya gizlilik kararı getirip bir de üstüne yayın yasağı koymanın? şeklindeki naif tepkimin naiflik değil salaklık olduğunu kabul etmek durumundayım.

    Bir dosya için gizlilk kararı alınıp bir de üstüne yayın yasağı getiriliyorsa, arkasında ya Erdoğan (soyadı Bayraktar olanı, bir yanlış anlama durumu olmasın sayın yorum-okuru) Zafer Çağlayan, Muammer Güler, Rıza Zarraf gibi bir tip vardır (Bu arada, nerede bu adamlar yahu, bileniniz var mı? Koca koca bakanlardı, hemi ödül verilen hemi de önüne yatılan genç Türkiye dostu işadamlarıydı bunlar. Erdoğan partide ya da B. Arınç’ın yanına kataraktan bilmem ne kurulunda değerlendirsin bu “urgana gelmez yavuz Türkleri” ve İranlıları!), ya da okul müdürü, çikolata şirketinin veya ana dağıtım bayiinin sahibi veya okul kantincisi damadın sınıf arkadaşıdır -veya AK Parti il örgütünün yöneticisi falandır.

    İnşallah acılı anne baba ve aile fertleri şikayetçi falan olmaz, savcılar hakimler de çocuğun ailesi hakkında FETÖ şüphelisi diye soruşturma başlatmak zorunda kalmazlar.

    Gülmeyiniz, Rabia Naz örneğini henüz yeni yaşadık. . .

  7. Bugün 17 Arllalık…. hırsızlıklar ve yolsuzlukların ortaya çıktiği ve Türkiyeyi şu anda iflasın eşığıne gelmesine vesile olan darbenin birinci bölümünün 6. Yıl dönümü.

    Erdoğanda darbeleri önleyecek müthiş bir özelik var…..AMA her önlediği darbede… Darbe ile uzaktan yakından alakası olmayanlar, hatta darbelere karşi tankların üsütne elinde bayraklari ile çıķnlar bebekler, iş adamlari, akademisyenler,ve siyasetçiler, darbeden tutuklanırken….Erdoğan gibi günahsızlarda servetlerine servet katıyorlar.

    17/25 Aralikdan sonra iki gazeticinin birisi yazi diğeride mulakat mi yazimi kimin olduğunu tam olarak hatırlamiyorum fakat Fehmi bey, olabilir. Diğr yazi Fatih Altayli ya aitti.
    Erdoğan o zaman Gülene hakaretler tehditler, inlerine girmeler ve Güleni yakalayıp yargıya teslim etmelerden oluşan konuşmalar yaptığı dönemde.
    F. Altayli, Gülenin, hayali bir mahkemede yargılanmasısını yaziyordu.
    Hakim Erdoğanın iddalarını Gülene soruyor!
    Gülende ” Hakim bey, ben sıradan bir imamdım, siyasetçiler beni “MUHTEREM” hoca efendi yaptılar ve onlar bana geldiler ben onların hiç birisini tanımazdım etmezdim. Onlar beni davet ettikleri zaman dahi icabet etmezdim.
    Tabii Fatih bey çok güzel yazmıştı. Ben aklımda kalanlarıdan birisini yazfım.
    Fehmi beyde, şunu sõylemişti veya yazmıştı.
    Gülenin dünya ile bağlantısı etrafındakilerin anlattıklari kadar.
    Yani EKREM DUMANLI gubileri her ay ABD ye istişare toplantısına gidiyorlardılar.
    Evet bu yapılanlarda Gülene mal edilmesi Erdoğan ve onun gibilerinin Türk milletine kurduklari Tuzağın suçunu dünyadan bağını koparmış günde onlarca ilaçlarla yaşayan ve ne kendisinin nede akrabalarının mal varlıkları olmayan bir insani suçlamak için bin düşünüp bir konuşmakta fayda var.
    Ben dünde yazdım, Cemaatın üçte ikisi Erdoğanın içlerine soktuğu adamları.
    Bizim kurtuluşumuş PERINÇEKIN tuzağına düşmüş Erdoğandan bir an önce kurtarmak. Perinçek değilmiydi Kandilde PKK lilarla boy boy resim çektiren.
    Şimdi hükümet ortağı.

    • Bir ilave! Cemaatla Erdoğanın arasinın açılması Erdoğanın Süriyde esadi devirme girişiminden sonra oldu. Nedenide bunlar orada okul açma izini almişlar ve okul acmak aşamasında CUMA NAMAZI KILMA HEVESLISI ERDOĞAN VE EĞITIMCI DAVUTOĞLUNUN ENGELINE TAKILMIŞlar.
      Yani 2004 cematı biririlme pilani devreye 2011 de sokulmuş.
      Şimdi kõtū niyetli ve arkadan vuran kim oluyor İçlerine soktuğu adamlari vasıtası ile hem onlari kullanarak hemde türkiyeyi kendine ve yandaşlarına peşkeş çeken Erdoğnmi? yoksa dünyadan bağlantısını koparmış Gülenmi?

      • Allah razı olsun Nurdan abla ama “Gülen’in dünya ile baglantısı etrafındakilerin anlattığı kadar” cümlesini doğru anlayabilen olurmu ki?
        Hayır kıyamete yakın zamanlarda çıkacak fitneleri haber veren hadislerde “o anlarda insanlarda akıl olmaz” manasına gelen ifade aklıma geldi de.

  8. H. Gayret’in tehditinin bir karşılığı olabilir mi gerçekten? Daha önce de birden çok kez ortalığa atıldı. ‘Ay vallahi çok ürükütücü ayol!’ tadında bir ürküntüyle karşılamış ve tırsmış, yazdığım her şeyi yalayıp yutmuş ve daha önce yazdıklarımın tam tersi şeyler yazıp yalakalığa soyunmuş, birden Reisçilerin önde gideni kesilmiştim. Şöyle yazmış biladerim:

    “Öyle elde bayrakla falan değil başkaca çıkılacak meydanlara; kimin neci olduğuna da pek bakılmiicak onu söyliim… bilmeyenler öğrensin: “türk yavuzdur, urgana gelmez!”

    Yine ürktüm ve tırstım.

    Önce bir tahlil: (1) Türkiye’de meydanlara çıkılabileceğine hiç ihtimal vermiyorum. Kimse 15 Temmuz akşamından cesaret alıp cazgırlığa ve tehdite soyunmasın, çünkü altı boş. Birincisi, milyonlarca insan, “kalkışanlar Gülenciler!’ duyuruları üzerine “Ulen biz bunları bir kaşık suda boğarız!” özgüveniyle çıktılar. Duyuru, “Türk ordusunun müdahalesi başlamış bulunuyor. . .” şeklinde olsaydı, 12 Eylül darbesinde olduğu gibi sokak başlarını cemseler, tanklar tutmuş olsaydı, direniş o kitleselliğe ulaşır mıydı? Sanmıyorum.

    (2) Kandan beslenen uğursuzlar, sahipleri olur verdiğinde meydanlara dökülürler. Sahipler, hzla yalnızlaşıyorlar. Paşa paşa, İzmir Marşı’nı terennüm ederekten ve Karadenizi çırpındıraraktan, çaresiz, inlerine dönecekler. Sahipler, yalnızlaştırıldıklarının farkındalar, durumu kabullendiler.

    (3) Diyelim, sahipler yanlış adım attılar, onların da sahiplerine karşı horozlanmaya yeltendiler, ya da “Yaw, bari gidişimiz az buçuk şanlı görünsün, böyle kışın kıçın dönmeyelim dehlizlerimize” diyerekten “elde bayrak falan olmayan şeyler”le ve “başkaca çıkıldı meydanlara”. Bir de bakmışlar, bilimum gezi meraklısının geziye çıkacağı tutmuş! Vallahi oyarlar!

    Hadi diyelim ben feci şekilde yanlıyorum. Türkiye’de çıktılar meydanlara, oyulurken oydular da.

    Avrupa kentlerinde kim çıkacak meydanlara?

    Sezen sezmiştir: Reddetmediğim üzere, takınaklı bir adamım. Yaş ilerledi, amma ve lakin, takınaklı halim devam ediyor. Kimi konulara ve kimi şahıslara takılabilyor, cepte Hollanda pasportu, merakımı ve takıntımı gidermek üzere, önceden hazırlanmış şekilde, kimi Avrupa şehirlerini dolaşıp bir kolaçan ediyorum.

    Feleğin çemberinden geçmiş olanlar, havlayan köpekten insana zarar gelmeyeceğini, asıl sakınılması gerekenin takınaklıları da içine alan ruh hastaları olduğunu bilirler.

    “Bir gece ansızın gelebiliriz” falan diye cıyaklamaz böyleleri.

    Gelirler, giderler. Ne gelirken sesleri çıkar, ne giderken.

    Allah yalnız cazgırları takınaklı ruh hastalarının şerrinden korusun. . .

  9. Hamza beyin saat 12.00 itibariyle yazdıklarına aynen katılıyorum ve günü geldiğinde ( ki o günün geleceğinden zerre kadar olsun bir şüphem yok) hak ettiğinden fazlasıyla cezalandırılmak gibi bir durumla karşılaşan biri olursa ( umarım olmaz),elimden geldiğince,gücümün yettiğince Onun yanında olacağımın da sözünü kendi adıma veriyorum.

    Şu yazacaklarımın yanlış anlaşılmayacağını ve parçalarından kopartılmaksızın bütün üzerinden değerlendirileceğini umuyorum.MAZLUM,ELBETTE UĞRADIĞI MAĞDURİYETİN DÜNYEVİ KARŞILIĞININ GÖRÜLMESİNİ EN TABİİ HAKKI OLARAK İSTEYECEKTİR.Bundan dolayı kınanamaz,
    hakkını arıyor olmaktan dolayı ayıplanamaz,haklarından vazgeçmeye de zorlanamaz.
    Ancak kim bir haksızlığa uğramışsa,uğradığı haksızlığın hukuk düzenince karşılığı ne ise muhatabına ancak o karşılığın uygulanmasını bekleyebilir,ötesini isteme hakkına kimse haiz değildir.

    Başka bir pencereden bakacak olursak şu dönemde öyle mağduriyetler de oluşmuştur ki,belki şu dünyadaki hiçbir cezai karşılık haksızlığa uğrayanı tatmin etmeyecektir.Bu durumdaki kişilere özel terapilerin uygulanmasının sağlanması da hukuk sisteminin bir zorunluluğu olmalıdır.Çektiklerinin karşılığını sonsuz hayatta yüksek derecelerle alacakları inancı bu durumdaki mağdurlar için bir rahatlama sebebi olabilir.

    Şura Suresi 39-43. ayetler dinin bu konuya yaklaşımının da aynı olduğunu gösterir:

    “Onlar, bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman birbirleriyle yardımlaşırlar./39

    AMA UNUTMAYIN Kİ HAKSIZLIĞIN KARŞILIĞI,YAPILAN HAKSIZLIK KADAR OLABİLİR,FAZLASI HELAL OLMAZ.Bununla beraber kim affeder, haksızlık edenle arasını düzeltirse onun da mükâfatı artık Allah’a yaraşan tarzda olur. Şu kesindir ki Allah zalimleri sevmez./40

    Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, bunlara hiç bir sorumluluk yoktur./41

    Sorumlu olanlar, ancak insanlara zulmedenler ve ülkede haksız yere başkalarının hukukuna saldıranlardır. İşte böylelerinin hakkı gayet acı bir azaptır./42

    Kim her türlü sıkıntı ve eziyetlere sabreder, yapılan kötülüklere de intikam almayıp affetme yolunu tutarsa, şüphesiz bu hareketi yapılmaya değer işlerdendir./43”

    Kişisel bazda affetme meziyetinin netice olarak sağlıklı,huzurlu bir toplum hayatını sağlayacağı kanaatindeyim:Hz.Yusuf’un örnek gösterilen uygulaması “Bugün size sorgulama ve kınama yoktur. Allah sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir” Yusuf suresi 92.,Yine Hz.Peygamberin Mekke’nin Fethi sonrasındaki uygulaması da aynı olmuştu.

    Bir de ölüm sonrası hesap ve hayat inancı olan birinin kul/kamu hakkına da girecek şekilde suç aynı zamanda günah işleme gibi bir boşluğa düşmesi durumunda bunu örtmeye kalkışmasını anlayamıyorum.Kardeşim,rüşvet mi yedin,zimmetine para mı geçirdin,kimseye çaktırmadan hırsızlık mı yaptın,artık her ne halt ettiysen inkar yoluna gitmesen,o hakkı sahibine iade etsen şu geçici dünyada elde ettiğin haksız bir menfaatten olacaksın,belki utanacaksın ama sonsuzluk hayatının hesabını mahcup olmadan kolaylıkla vereceksin,bu dünyada da suistimale açık olmayacaksın;az şey midir bu?Öbür türlü nasıl inançlı olduğundan bahsedebilirsin,huzur bulabilirsin ki?Artık ne kadar doğru bilmiyorum ,vaktiyle sözüne güvendiğim birinden duymuştum:Bir kısım çakallar yüksek mevkideki birine ellerinde adamın gayrimeşru ilişkisinin görüntüsüyle şantaj amaçlı gitmişler.Adam bunlara gülerek demiş ki:”Ooo,sizde mi seyrettiniz?beğendiniz mi bari?Bende daha fazlası da var, vereyim,onları da izleyin?”Çakallar kuyruklarını bacaklarının arasına sıkıştırıp elleri boş vaziyette dönmüşler.Yani kıssadan hisse varsa utanılacak bir durum o Sonsuzluğun Sahibinden olmalı değil midir?İnsan dediğin nedir,nesinden çekinilecektir ki nihayetinde?

      • İçime fena halde şüphe düştü.Hala ikna olmuş değilim.Gayret olmadığına ikna olduğum an özür dilerim elbette.Neticede ben hata yapmayan bir insan değilim.

        • Siyaset… Hiç tanımadığın birine düşman olma sanatı olsa gerek… insan olarak en büyük hatalarımızdan biri de Su-i zanda bulunmak…. Kendimiz gibi düşünmeyen insanları yaftalamak… Bunu ben dahil herkes yapıyor bu sitede…
          Hayat her an bitebilir… Öbür tarafa kalmasın benden söylemesi

          • Kardeşim ben kimseye düşman değilim.Siyaset te yapmıyorum. Sırf düşüncesinden dolayı kimseyi yaftalamam. Bazan hakaret karşısında benzer pozisyona geçtiğim oluyor, bunu kabul ediyorum.Sui zan konusunda söylediklerinde de haklısın.Aslında karşılıklı saygı çerçevesinde fikirlerimizi ifade edebilmemiz lazım.Fakat genellikle Gayret sataşmalarıyla bu ortamı bozuyor,benim Ona karşı çıkışlarım bu tavrını izale etmeye matuf bir düşüncenin ürünüdür.Gayret’in üslup değiştireceğini bilsem,Ona yönelik karşılıklarımı da yumuşatırım.Senin son zamanlardaki üslubun da Ona çok yaklaştı.Benim bu konuda ciddi şüphem var.Hani keriz pozisyonuna da düşmek istemiyorum.Şimdi özür dilerim desem yalan olacak,samimi olmayacak anlıyor musun?Yoksa özür dilerim demekle ağzım mı eğrilecek.Onun için bunu şimdilik zamana bırakmam gerekiyor.

          • Benden söylemesi.. ben vazifemi yaptım… Sonuçta herkes söyledikleri ve yaptıklarıyla sorumlu. kul hakkına girip girmediklerini diğer tarafa bırakıyorsun…Tartı herzaman doğru tartar…Herkes tercihinde özgür ona bir şey diyemem… Sonuçta ben şunu çıkardım sen ve senin gibilerden yanlış bir şeyde ısrar edip ona inanıp ona göre muamelede bulunuyorsunuz…Ama yanlışta ısrar etmek niye…
            İslamda Kısasa kısas vardır.. Yaptığın senaryo mukabilinde bir senaryo istiyorum özür mahiyetinde… Hadi bakalım kolay gelsin…
            Sadece özür dilemek bile bir erdemdi…Hatanı kabul edip geçecektin…

  10. Sayın Hamza Akyol. Psikolog değilim, o nedenle Jung konusuna girmeyelim. Ben ‘ruh’ konusunu mühendis olarak fizik-matematik ekseninde açıklayabilirim.

    Bir cismi tanımlarken tek boyut yetmez zira cisimler çizgi şeklinde değildir. İkinci bir boyut gerekir deriz ve böylece düzlem oluşur. Fakat cisimler düzlem şeklinde de (resim gibi) değildir, yüksekliği de vardır. Bunun üzerine üçüncü bir boyut daha tanımlamak zorunda kalırız. Böylece 3 boyutlu uzay tanımlanır. Bir de bunlardan bağımsız olan zaman boyutu da eklenince uzay-zaman oluşur. Bu uzayda bir olay q = f(x,y,z;t) şeklinde tanımlanabilir.

    İnsanı tanımlarken de bu şekilde hareket ederiz. Fakat merak edilen insanın niceliksel/ölçülebilir özellikleri değildir, bu teknik bir konudur. Merak edilen şey insanın felsefi (kavramsal) olarak tanımlanmasıdır. Bunu da aynı bilimsel yöntemle yaparız. Şöyle ki;

    İnsanın bir boyutu maddi bedenidir (madde). Fakat insanın maddede olmayan bir özelliği daha vardır (akıl). Akıl maddeden bağımsızdır. Örneğin 2+3=5 olması için somut olarak maddenin varlığı gerekmez. Bu eşitlik soyut olarak da geçerlidir. Buna göre bir insan en azından 2 boyutlu madde-akıl düzleminde tanımlanabilir. Eğer insanı tanımlamak için bu iki boyut yeterli ise, insan iki boyutludur (madde-akıl). Fakat öyle örnekler gösterilebilirse ki insan madde-akıl düzleminde açıklanamıyor olsun, o zaman 3. bir boyut daha gerekir.

    İnsanın duygularının beyne mi (akıl) yoksa ruha mı ait olduğu üzerine sosyal-felsefi tartışmalar yapılıyor ve genellikle taraflar uzlaşamıyor. Bu tartışmayı da fizik-matematik (bilim) ekseninde yapmak gerekir. Bir insan davranışı veya dışavurumu akıldan kaynaklanıyorsa, o şeyin nedensellik içermesi gerekir. Öyle ki biz henüz o nedeni bilmiyor olsak da bu kural geçerlidir. Diğer bir kural da zaman ekseninde nedenin sonuçtan önce olması gerekliğidir. Şimdi bu ön hazırlıktan sonra şu soruyu sorabiliriz artık.

    İnsanın her davranışı nedensel midir? Böyle olmadığı açıktır, en güzel örnekleri de müzikten verilebilir. Mozart ve Beethoven gibi büyük besteciler o notaları nasıl artarda getirmiş de o muhteşem melodiler ortaya çıkmış. Bu bestelerin bir nedenselliği olamaz, önce şu notayı getireyim sonra da şunu koyayım diye akıl yürütülemez. Akıl ve bilgi kısmı ana klasik besteyi (1 dakika kadar) 1 saatlik senfoni haline getirirken kullanılıyor. Fakat esas beste çok kısadır ve yalnızca yaratıcılık ile açıklanabilir, burada nedensellik yoktur.

    İnsan davranışlarında ve dışavurumlarında nedensellik içermeyen şeyler de olduğundan, insanı kavramsal olarak tanımlayabilmek için 3. bir boyut gerekir. Bu boyuta kadim insanlık kültürüne uygun olarak “ruh” diyorum. Dini inancı olmayanlar ise buna “tin” diyebilir. Adı önemli değil, önemli olan bilimsel yöntemler kullanılarak insanın tam bir tanımının ancak üç boyutlu kavramsal bir uzayda yapılabiliyor olmasıdır.

    Bilimde inancın yeri yoktur, ruhun varlığını din adamlarının kanıtlaması mümkün değildir. Kuran’da bahsedilen “Alimler”, fen bilimleri-matematik ekseninde akıl ile çalışan kişilerdir. Din adamından alim olmaz, olsa olsa sosyal psikolog olur.

    • sayın F.K.T. merhaba!!
      – o kadar fazla tartışılacak şey yazmışınız ki, hepsi bir yazının içinde ele alınıp tartışılamaz.
      – önce isterseniz boyut meselesini ele alayım. cismin boyutu ile evren boyutu farklı olgular. cismin boyutundan bahsettiğinde en, boy ve derinlik olarak 3 boyuttan bahsedersin. ancak evrendeki boyuttan bahsettiğinde bunun içine başka boyutlar da girer. yani cisimden çıkıp evrenin kaç boyutlu olduğunu bilemezsin. kaldı ki, evren boyutundan da ruhu çözemezsin.
      – Ayrıca, meselemiz ruhun var olup olmaması da değil.
      – Sizinle olan tartışmamız, sizin, bilinç-bilinçaltı ayrımı kurup, patronun bilinçaltı olduğunu, bilinçaltının da ruhla bağlantılı olduğunu söylemeniz ile ilgili.
      – dahası da, ahlakı, duyguları vb. ruhla ilintilendirmeniz.
      – Ben size cevaben, bilinçaltının da duygularında ruhla bağlantısını nasıl kurduğunuzu bilemediğimi, bunların hepsinin beyin ile ilgili olduğunu yazdım. tartışmamız burdan çıktı.
      – Eğer ruhun varlığını tartışmak istiyorsanız o kısım ayrı bir kısım. yok eğer, evrenin boyutunu tartışmak istiyorsanız orası da ayrı bir kısım.
      – Yani, yazınızda o kadar tartışmalı konular var ki, ne yazacağımı bilemedim.
      – Google’a şöyle bir baktığımda 10 kadar boyuttan bahsedildiği gibi, evrenin 2 boyutlu olduğunu iddia edenler de var. Mesela zaman boyutu, klasik fizikte geçerli olurken, kuantum fiziğinde zaman boyutu, mekan boyutu pek görülmüyor. Kuantum fiziğinde bir nesnenin iki ayrı yerde olabileceği konuşuluyor.
      – Bilim ve inanç konuları da apayrı tartışmalar. bilimin inançtaki yeri ya da tersinde, inancın bilimdeki yeri de apayrı konu.
      – Ben tekrar ediyorum. ruhun varlığı veya yokluğu ve eğer varsa bile ruhun muhteviyatı konuları ayrı konular ancak, bilinçaltı ve duygular da, aynı bilinç gibi, beynin işlevlerinden bir tanesidir. İnsan davranışında, bilinçaltının mı yoksa bilincin mi daha belirleyici olduğu ya da duyguların mı daha belirleyici olduğu da ayrı bir tartışma konusu.
      – Günü geldiğinde, bahsettiğiniz konuları ayrı ayrı tartışırız. ancak şu an, sizin yazdıklarınızın hepsini tartışmamız mümkün değil.
      – nedensellik ve yaratıcılık konusunda ise, gördüğümüz rüyanın bile rastgele olmadığını yazmam, şu an için yeterli olur zannediyorum.
      – Ha bir de, biz, bildiklerimiz arasındaki bağlantıları bile doğru dürüst değerlendirip hesaplayamazken, bilmediğimiz milyonlarca şey olan yaşam, ölüm, ölüm sonrası, evren vb. vb. konularda “bu doğrudur” demek pek mümkün değil.
      – mühendisseniz, big bang teorisinden de haberiniz vardır. Bu teoriye göre, patlamanın ilk aşamalarında elementler, atomlar vb. vb. yok. bunlar sonradan ortaya çıkıyor.
      – Belki, ismini hatırlayamadığım bir filozofun bir değerlendirmesi de, dünyaya ve evrene bakışınızda bir pencere açabilir:
      – Filozof diyor ki (aklımda kaldığı kadarıyla mana anlamında yazıyorum yoksa birebir cümlesini hatırlamam mümkün değil); birşeyde herşey var. mesela yediğimiz birşeyden, kan oluyor, tırnak oluyor, kemik oluyor vb. yani onun, içinde herşey olmalı ki, yenilen gıdadan bunlar olabilsin.
      – Yine budizm de, evrene ve dünyaya bakışınızda bir pencere açabilir.
      – Yanlış anlamayın budist olmanızı önermiyorum. Ben de budist değilim. Ancak, dünyaya gelmiş milyonlarca ve hatta milyarlarca insan “tanrı vardır”, “5 tanrı vardır”, “300 tanrı vardır”, “tanrı yoktur” vb. derken, yalnızca buda ya da budizm, “bu işleri bırak. ölümden sonra yaşam var mı bunu kimse bilemez. bilmediğin şeyler üzerine yaşamını kurma” anlamında şeyler söylüyor.
      – Budizm, bana “Biz, bilebileceğimiz, bir sonuca varabileceğimiz, bir karara varabileceğimiz ve fikrimizin olması gereken ya da bilemeyecek olmasak bile bir fikrimiz olması gereken konular üzerinde kafa yoralım” felsefesini kazandırdı. Bu nedenle tavsiye ediyorum.

      • Hamza Bey merhaba. Yazdıklarım bilimin temel prensiplerine uygundur. Uzay, geometrik olarak hala 3 boyutludur. Evrenin 10 boyutlu olması, fiziksel olayları açıklayabilmek için kurulan matematik modellerle ilişkilidir. Kuantum teorisinde bir cisim aynı anda iki farklı yerde olmaz, ancak bu iki yerde olma olasılığı eşit olabilir. Fiziksel olaylarda nedensellik ilkesi hala geçerlidir, aksine yorumlara ancak popüler bilim yazılarında rastlanabilir. Nedensellik içermeyen konular fizik ötesidir (meta fizik) ve fiziğin ilgi alanının dışındadır. Bu nedenle ‘ruh veya tin’ konusunu soyut matematik ile açıklamaya çalıştım. Yani yazdıklarım, konu üzerinde bir fikrim olduğunu göstermiyor mu sizce de Budizm’den falan bahsetmişsiniz. Ayrıca rüyalar da nedenseldir demişsiniz doğrudur, fakat Mozart bestelerini rüyasında mı yapıyordu? Özetliyeyim : İnsanda nedensel olmayan özellikler varsa eğer, insan madde ve akıl dışında üçüncü bir boyuta da sahiptir.

        • Özetleme doğru! İnsanlık kültüründe, “Ruh”hakkında söylenmiş pek güzel sözler var. Büyük çoğunluğu, bilimsellikten de öte “gözlemsel ve sezgisel bileşenleri” ağır basan sentezlerle söylenmiş. Ancak, söylenebilecek daha çok şey var. “Akıl-İman Sentezi” işte böylesine bir depo!

      • Hamza bey, sondan 4.& 5. noktalarda arzedilen ifadeni söyleyen bir filazof da olabilir. Ancak onu Cübbeli A. Hoca da pek farklı olarak söylemiyor…

        Sondan 7. Noktadaki ifade tabii ki doğru. İşte onun için, DiN var. DiNin tarihi ve kökeni kainatın tarihiyle aynıdır. Bil bakalım neden? pratik bir cevap istiyorum!

        Baştan 5. & 6. noktalar sentezdir. Aksi taktirde iş «beyin»i tanrılaştırmağa kadar gider ki bu değer verdiğiniz «Budizm» inancına sığar mı hamza bey?!

  11. güzel ülkemizde ihtilallere de, kalkışmalarada da 28 şbt yada 32 mrt günlülerede tarikatlarada cematlarada uzun uzun yer verecek, onlara bilmeden prim yaptıracak, kaçma gel ne olursan ol sanada kucağımız açık diyecek bir sürü yorumcu var. yandaşı da var, karşısında olanıda.
    bunlara bir yorumcu çözüm bulacak değil elbet.
    Düşünce özgürlüğü (94.9)
    İnanç özgürlüğü (94.6)
    Demokrasi (91.5)
    Laiklik (76.0)
    Din (72.9)
    işte çözen çözmüş. altına çizgi çekip toplasak yüzü geçiyor ama ne yapalım.. matematik bilmiyorlarmış!
    bu cevapları veren insanların güllere, dikenlere, kılıçlara, hançerlere, babalara gemiciklere ihtiyacı olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz!..
    herhangi bir illegal yapılanmayla iltisaklı olmak bu ülkede suçtur. bunca zamandır birşeyler olmamış olablir ama mutlaka birşeyler kanunen olacaktır.
    bir cematin kurbanı olanlara üzüldüğünüz görülüyor, kafanız aklınız takılıyor: nedeni elebaşılarının çok profesyonel olmasından olabilir, halkın ”hukuk okuryazarlığı” eksik bırakıldığından! olabilir. inanç açlığını profesyonelce kullanmayı becermiş şeytanlar olabilir. aynı şey 12 eylülde oldu. benzeri dağlardaki zavallıların canlarıyla ödemeleri ilede yaşanmaya devam ediyor.
    k.evren nasıl yargılandı? başka örneğe gerek yok bence..
    ”Fazilet Partisi’ni destekleyenler de laiklik ilkesine ters bakmıyor, CHP’li olduğunu söyleyenler ise din konusunun “Toplum için önemli bir unsur” olduğunu söyleyebiliyordu.” cümlesi merkez sorusu sorulsa cevabın içinde mutlaka olacak bir cümle olurdu.
    yönümüz niçin Kabe’ye dönük olur? da kutuplara olmaz?
    özalın dört eğilim birleştirici politikasını savunanlar niçin korkmadılar da bu gün bazıları korkuyor?
    nerde yanlış yapmışlar acaba?
    yaşlarımı gençmiş?, kanunlarımı bilmiyorlarmış? medya okuryazarlığı geç mi gelmiş?
    korkmayın! hiç bir şey için geç değil!!!…

  12. Sayın Koru’nun haberi yok anlaşılan. Cumhurbaşkanı Erdoğan çıkarttığı bir KHK ile merkez tanımını değiştirdi. Merkez 100 km kadar sağa kaydırıldı. Bu KHK’nın çıkartılmasında Bahçeli’nin etkili olduğu da siyasi kulislerde konuşuluyor. Bu durumda, eski tanıma göre merkez boşaldı yeni KHK’lı tanıma göre ise MHP takviyeli olarak doludur.

    Vatandaşın bu konuda ne düşündüğü ise ilkbaharda belli olur. Bu kış zor geçecek.

  13. Pakistan da eski cumhurbaşkanı Pervez Müşerref,görevini kötüye ullandığı için idam cezası aldı.ABD de Trump,görevini kötüye kullandığı için azledilme süreci yaşıyor.Türkiye de Partili Cumhurbaşkanı Erdoağan,17 yıldır hergün görevini kötüye kullanıyor.Ama ona dokunan yok.Niye?Çünkü,Türkiye de adalet yok.Adalet konusunda;Türkiye, Pakistan kadar bile olamamış.Türkiye de görevini kötüye kullanan iktidar el üstünde tutuluyor.Türkiye ,AKP iktidarı süresince Muz Cumhuriyetine döndürüldü.Adalet isteyenler hain,terörist,terör destekçisi olarak suçlanıp karalanıyor.AKP nin ön adı adalet .Ama sadece kendileri için adalet!

  14. MAK Araştırma Başkanı Mehmet Ali Kulat, henüz tamamladıkları anketin kimi sonuçlarını kamuoyu ile paylaşmış, aşağıda aktarıyorum. (Bekir Bey, hem bu sonuçlara hiç şaşırmadığımı biliyor, hem de bu sonuçlara NEDEN hiç şaşırmadığımı biliyor. Ben, Ali Kulat’ın bulgularını, daha Kulat o söz konusu anket çalışmasına girişmezden önce bir öngörü olarak burada dile getirmiştim. Doğru mu, yoksa yalan mı söylüyorum Bekir Bey?)

    – Sayın Davutoğlu ve Sn Babacan’ın parti oyları halen sağlıklı ölçülemiyor ama bir partiye 24 Haziran da oy veren seçmenin yüzde 25’i kararsıza geçmiş durumda… Bu dramatik düşüş kesin! O seçmen geri döner mi? Yeni partilere mi gider? Onu göreceğiz…

    – Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiş referandumunda EVET diyen seçmenin yüzde 25’lik bir oranı bugün referandum olsa HAYIR diyecek… Seçmenin önüne “güçlendirilmiş parlamenter sistem” gelse ciddi oranda EVET diyecek.

    Ya yedinci, ya da sekizinci kez tekrarlamış olayım: 2020 erken seçim yılıdır. Erdoğan sadece seçimi kaybetmeyecek, erken seçim sonuçları Erdoğan ve partisinin en çok bir yıl sürecek tasfiye sürecinin da başlangıcı olacaktır. Evet, yanlış anlama yok. AK Parti ve Erdoğan’ın ağır yara almasından, güç kaybetmesinden değil, erken seçimi takip eden bir yıllık süreçte TASFIYE olmasından söz ediyorum.

    On gün kadar önce de şöyle yazdım burada:

    “Türk halkı lider partisi severmiş, Demirel, Özal, Erbakan, Erdoğan gibi güçlü bir lider olmazsa bilmem ne olmazmış. Geçiniz bunları. Bu iddia koca bir balon. Halk burunundan soluyor, ne kendine seveceği bir lider arayıp bulma gibi bir lüksü var, ne de böyle bir arayış içinde.”

    Kulat’ın dün sosyal medyada paylaştığı bulgulardan birisi de doğrudan bununla ilgili. Okuyalım:

    “Karizma(tik) liderlik yerini oyun kurucu lidere bırakıyor.”

    “CHP’liere yine hüsran düşecek o erken seçimlerde” diye yazmıştım o yorumlarımda. M. Ali Bulat, şunu söylüyor araştıramanın diğer bir sonucu olarak:

    “– O partideki dramatik düşüşe ve seçmenin kararsıza kaymasına rağmen muhalefet partilerinde de ciddi bir yükseliş yok.”

    “Kendisini darı ambarında gören aç tavuk gibi” üfürüp duranların üfürüklerini ucundan köşesinden azıcık ciddiye almaya başlayıp üfürükçünün meziyetlerinden kuşkuya kapılsak mı acaba, Bekir Bey? Ne dersiniz?

  15. CHP, İP’e vermişti; İP de Davutoğlu’na vermek istiyor. Kılıçdaroğlu daha önce de Gül’e “çatı adaylığını” vermek için çok uğraşmıştı.
    HDP mi?
    O gizli veriyor.
    Doldur boşalt yapıyorlar… piston aşağı..

  16. Dünyanın manyetik merkezi bile yer değiştiriyor.
    Üstelik incelenebilen son 180.000 yıla göre günümüzde en hızlı yer değiştiriyor.
    Ülkenin siysal merkezi mi yer değiştirmeyecek?
    Bu iletişim çağında?
    Bu sürede?
    Bu mantalite ile?
    Merkezde boşluk yokmuş ta 14 kişi ne için gitmiş?
    Simit almaya mı gitmişler?

  17. suç işlemeyen kimsenin korkmasına gerek yok. burası şu an uganda ama akp-mhp kliği gittikten sonra burası avrupalı bir türkiye olacak.
    – Hukukun üstün olduğu, insanların yaşadığı bir ülke olacak.
    – Suç işledi ise, yine korkmasına gerek yok. Suçun niteliğine ve derecesine göre bağımsız mahkemelerde yargılanıp, mahkeme tarafından suçlu bulunursa ve mahkemenin, yasal sınırlar içinde uygun gördüğü cezaya çarptırılırlar.
    – Bugün nasıl, insanlara (geçmişte suç işlemiş olsa bile) işlediği suçun ötesinde bir zulüm yapıldığında onların hakkını savunuyorsam, yarın da, bu hırsızların, dolandırıcıların, zalimlerin de hakkını savunacağım.
    – Bugün nasıl idam cezasına karşı isem. devran döndüğünde yine karşı olacağım.
    – Bugün nasıl, uyduruk mahkemelere, hukuki olmayan yargılamalara karşı isem, yarın da karşı olacağım.
    – Biliyorum ki, türkiyede, akp-mhp kliğinin zulümleri nedeniyle, artık, düşünce özgürlüğünü, eğitimin, insan haklarının, insan olmanın, insani değerlerin, hukukun önemi, pekçok kişi tarafından kavrandı.
    – Yani, gün olur devran dönerse, benim gibi davranacak olan pekçok kişinin olduğunu biliyorum.
    – Yani, gün olur devran dönerse (ki dönecek), herhangi bir akp-mhp kliği mensubu, işlemediği bir suçtan dolayı cezalandırılırsa, yanlarında bizim gibi insanları bulacaklardır.
    – Onun için, korkmalarına gerek yok.

  18. Ak Parti’nin halk nezdindeki itibarının giderek azaldığı bir gerçek. Bu durumu kendileri de anketler vesilesiyle biliyor ve takip ediyorlar. Bu azalmada ekonomik vaziyetin iyi olmayışı en önemli etken. Geniş kitleler insan hakları, adalet, kuvvetler ayrılığı vs. hususlardan ziyade kaynayan tencereyi önemser. Demirel’in bu tabiri meşhurdur. Peki buna rağmen iktidar neden ekonomiyi rahatlatacak hamleler yapmıyor, yapamıyor? Aslında yapmıyor değil, usul bilmiyor. Konut, taşıt ve tüketici kredisi faizlerini düşürüyor, bankaları fonluyor, dövizi baskılıyor… Sosyal yardımlar zaten fora! Bunlarla mı tebaa rahatlayacak? Tüketimi artırarak mı üretimi canlandıracağız? Borçlanarak mı büyüyeceğiz? Para basarak mı kötü vaziyeti öteleyeceğiz? İki yanlıştan bir doğru çıkmaz. Kalıcı ve disiplinli bir anlayışla hareket etmek şarttır. Ben bu konuda çok ümitli değilim, iktidarın pek niyeti yok gibi. Simitçiyi, tüpçüyü kurtarmak daha elzem görülüyor. Allah yardımcımız olsun.

  19. Cem Küçük ve diğeri ya beyinsiz, ya da, yaşadıkları derin korku bunların beyin ölümünün gerçekleşmesine yol açmış. İkisinden biri. Çünkü, bir insanın ne denli iki yüzlü olduğunu bizzat kendisinin gözler önüne sermesi apaçık bir salaklık.

    (1) Niye Avrupa’ya sıvışıyorsunuz? Cemaat mensuplarına demediğinizi bırakmadınız. Ve, evet, neden aklınıza gelen İngiltere gibi Avrupa ülkeleri oluyor? Neden yoldaş Putin’in Rusyası değil, örneğin? Ya da ümmete dahil bir Arap ülkesi. . . Katar? Ürdün? Libya?

    (2) Hani bizler yalancıydık? Hani Türkiye’de adil bir hukuk düzeni tesis edilmişti? Neyin korkusunu yaşıyorsunuz? Neyden kaçacaksınız? Ne suç işlediniz? Neden yüce Türk Devleti’nin bağımsız savcı ve hakimlerine güvenmiyorsunuz?

    (3) Tutuklanmadan önce yurt dışına tüyme fırsatı bulacağınızdan emin olmalısınız ki, biriniz dilini bildiği için İngiltere diyor, diğeri “Hay Alallah! Benim İnglizce sorunum var. . .” diye yazıklanıyor. Demek ki, korktukları gibi tutuklanmadan önce yurt dışına kaçma yollarını şimdiden hazırlamışlar!

    (4) Demek ki, bunlar ve Erdoğan dava adamı bilmem ne değil, bir şeylerin korkusuyla bir arada durmaya mahkum tipler.

    Söylediklerine bakınca ve bu dört husus kaçınılmaz ve mantıksal olarak ortaya çıkınca, benim bunlara söyleyebileceğim tek şey olur:

    Beyinsizler.

    • Sn.bernara katılıyorum ama kaçma planları yapanların beyinsizlikleriyle ilgili değil; çünkü onlar en uyanıklarıdır, bilirsiniz… hiç farketmez, istedikleri yere kaçsınlar, hepsi de türkün önünde diz çöküp hesap verecekler..!

      • Burnunun ucunu görmekten acizsiniz. Yorumları yorumlayamıyor sonra üstüne neye yorumlanacağı belirsiz yorumlar yazıyorsunuz. Hayra mı yorsam şerre mi yorumlayamadım.

        • Korku dağları tepeleri sarmış, denizleri nehirleri aşmış, ahanda bu yorum sayfalarına kadar gelip dayanmış. Birbirini satan satana! Düne kadar allayıp pullayıp önüne yattıkları Cem Küçük’de nasiplenecekti elbette FETÖ falından. Ha gayret, üç güne kalmaz Ahmet Kekeç ve Nagehan Alçı’yı da nasiplendirir bunlar.

          Nekka köfte, okka satış!

          Allah kesenize bereket versin, satışlarınız hayırlara vesile olsun.

    • cem küçük, kendi gibi suçluların korunması için, sıradan, suça bulaşmamış akpli ve mhplileri korkutarak. safları sıklaştırmaya çalışıyor.
      – yoksa kimsenin, akpli ya da mhpli olduğu için tutuklanmayacağını bilecek kadar kafası çalışır.

  20. Cari AK Parti düşüncesinde; “AK Parti/Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi eşittir Devlettir” anlayışı hakimdir ve “diğer siyasi partiler bizim isteğimiz minvalinde demokratik sistemin birer süsü, sosudur; var olsunlar ama iktidar olma, devleti yönetme gibi bir talepleri zinhar olmasın ki; bu, ihanetle eşdeğerdir; bu, ülkenin beka sorunudur” gibi bir anlayış hakimdir kamımca.

    Bu kanaate AK Partili yetkililer ile tabanını teşkil eden kişilerce de değişik yer ve platformlarda dillendirilen söylemlerinden, uygulamalardan varıyorum.

    AK Partiye hakim olan bu düşüncenin temelinde ise, yıllardır oluşan bir “lider kültü”nün yerleşmiş olmasıdır. Ona (lidere) ve yönetim sistemine ilahi bir misyon atfeden, ancak kendinden menkul bir dini anlayışın varlığıdır. Çünkü; AK Partiye mensup idareci ve yöneticilerin tasarruflarında, hem yasalara hem de dine (İslam’a) aykırı fiillerini mubah sayan bir kural dışılıkta söz konusudur.

    Ülkemiz dışındaki başka ülkelerde “merkez partisi” olgusu var mıdır bilmiyorum, lakin ülkemizde siyasi merkez olmanın temelinde ortak değer olarak “din”in yeri azalarak devam etmesine rağmen hala ağırlığını koruyan bir olgudur da… Bagajı hayli yüklü CHP gibi sol bir parti bile günümüzde bu değer üzerinden merkeze göz kırpmaktadır..diğerlerini de siz düşünün.

    Toplumu bir arada tutan en önemli unsurlardan düşünce özgürlüğü, inanç özgürlüğü, demokrasi ve laiklik dahi, siyasi bir malzeme cihetiyle din kadar hoyratça kullanılmamıştır. Bu her zaman olagelen bir olgudur ve ne yazık ki muhafazakar-sağ partiler, özelde AK Parti, bu değerlerden “din”i en vefasızca kullanan, söylem ve eylem birliği içinde olmayan bir siyasi parti -eski bir merkez partisi- olarak tarihe geçecektir.

    Bu günkü siyasi yelpazede kurulan/kurulacak yeni partiler içinden siyasi merkezi doldurmaya aday bir parti göremiyorum.

    Mevcut partilerin toplumu bir arada tutan değerler noktasında karneleri zaten zayıftır ve bunun iyileşeceği öyle kısa sürede gerçekleşmeyecektir; yeni kurulan/kurulacak partilerde, bugünden yarına merkez olma, merkezi doldurma olgunluğuna ulaşamayacaklardır.

    Önümüzdeki süreçte siyasi merkez de bir boşluk olacağı, çok parçalı bir siyasi tablo ortaya çıkacağı; ancak “yamalı bohça” misali bir siyasi tablo görüyorum.

    Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi devam ediyor olduğu halde – ki,bu henüz gerçekleşmediği dönemde bundan “fiili Başkanlık” diye söz edilirdi- çok partili parçalı bir süreçte “Fiili Parlamenter Sistem işliyor” gibi değerlendirmeler de duyuyor olacağız, çünkü; yüzde 50+1 çoğunluğuna öyle AK Parti-MHP ile değil, belki yanına bir-iki partininde aldığı oyları toplayarak ulaşılabilecek.

    Al sana bal gibi bir koalisyon hükümeti, al sana bal gibi bir “Fiili Parlamenter Sistem”.

    • Hasan bey o özlenen yamalı bohçayı daha çok beklersiniz; kimleri hangi sepete doldurursanız doldurun, kaç parçaya bölerseniz bölün; geçerli oyların yarıdan bir fazlasını alan devletbaşkanı olacak kardeşim, artık bunu aklınıza koyun… öyle aylarca yıllarca kim başbakan olsun diye bekleşmek yok, işimiz gücümüz var..! Seçimden önce isteyen istediğiyle çiftleşebilir, sandık açıldı mı içinden şaaakkk diye tc devletbaşkanı çıkacak..! İtirazı olan..?

  21. Sayın Bernar ve diğer okuyuculara,
    Daha önce Cemaat’le ilgili yapılan yorumlar için bazı görüşlerimi sunmak isterim.
    Öncelikle Cemaat’le ilgili bazı tespitler yapmak gerekiyor ki daha sağlıklı değerlendirmeler yapabilelim. Cemaat tek parça “yekpare” bir topluluk değil, tam tersine çok çeşitli insanların içinde olduğu bir oluşum. O nedenle Cemaat yerine “Hareket” demek daha doğru olur, içinde Müslüman olmayanlar da bulunabiliyor ve hizmet ediyor. Zaten Cemaat’i özünde sırf bir dini hareket değil “dini motifli iyilik hareketi” olarak nitelemek daha sağlıklı ve doğru tanım olur. Yani Bernar Bey de Cemaat’te bulunabilir bu tanıma göre. Cemaat’te olduğu söylenen herkesin her fikri sadece kendini bağlar. Buraya yazdıklarım da sadece beni bağlar. The Cemaat’i bağlayan F. Gülen’in sözleri ve Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın açıklamaları idi. Şimdi yurtdışında başka kurumlar var, onlar Cemaat adına konuşabilir.
    Buraya kadar çok yazılan bazı yanlışları (bana göre) açıklayarak başlamak lazım.
    1-“Cemaat’te insanlar F. Gülen’e tapınıyor! Ona toz kondurmuyor, asla eleştirmiyor vs.”. Şimdi ben Cemaat’te F. Gülen’i “Allah’ın veli kulu, bu dönemde Müslümanlığı en doğru anlayan ve anlatan” olarak kabul edenleri biliyorum ama “hata yapmaz” diyeni görmedim. Belki vardır ama ben görmedim. Yani birileri “Mehdi” vs. diyor olabilir, bu onların fikri. Kaldı ki bir cami hocası da bir yönüyle Mehdi’dir, yani hidayete götürendir. Ama Cemaat’te öyle bir kabul de yok. Başka Cemaatlerin, tarikatların ve siyasi hareketlerin liderlerine yükledikleri büyük sıfatları kullanan da bilmiyorum. Bazı kendini bilmezler bulundukları her yerde abartmayı sever ve yağcılık yaparlar, bunlardan Cemaat’te de vardır, olabilir, geçmişte olan bir kaç isim söyleyebilirim. “Hocam” dediklerinde vecd ile iki büklüm olan bu tiplerin birisi Ahmet Keleş’ti, biri de Latif Erdoğan. Meğer kendileri cemaat kurmak için oradaymışlar. Gülen’e halef olmayı umuyorlarmış. Bana göre (ki hakim anlayış budur) F. Gülen bu dönemde en önemli İslam alimidir ve Bediüzzaman gibi bu dönemde Müslümanlara yol gösteren biridir. Aynı zamanda Müslümanların diğer insanlarla bir arada yaşaması için ufuk çizmektedir. Cemaat’ler bir din değiller, dine ve insanlığa hizmet yollarıdır. Bunu yaptıkları zaman anlamlıdırlar, yoksa onları abartıp bağnazlık yapmak cahillerin işidir. Cemaat’te varsa “Allah onları ıslah etsin” demek durumundayım
    2-F. Gülen’in gençliğinde Komünizmle Mücadele Derneğinde görev alması yadırganacak ve kınanacak birşey değildir. O dönem normal Anadolu aydınları muhafazakar ise hepsi aynı çizgidedir. Gülen’in fikirleri değişmez mi, değişmedi mi? Elbette ki çok değişti ve değişiyor, bu gayet insani bir şey, temel değerler aynı kalır ama birçok detay değişir. Gençliğinde Türk Milliyetçisi olması niçin bu kadar dert olsun ki.
    Daha sonra Nur Cemaatlerine bunun için giremedi sözü tam bir yanlış bilgi. 1950’lerin sonundan itibaren Nur Cemaatinin içinde ve daha sonra çok etkili biri oldu. Bir kaç ay önce Cemaat’in en eskilerinden biri F. Gülen’le nasıl tanıştığını anlattı. 1963’de İstanbul’da Bediüzzaman’ın talebelerinin de kaldığı dersanede Suat Yıldırım Hoca ile buluşmuşlar. Suat Hoca O’na “sana Fethullah Efendiyi tanıtayım. Çok farklı birisidir. Kendisiyle uzun zamandır aynı evde kalıyorum, bir defa olsun O’nu pijama ile görmedim” diyor. Yani F. Gülen o zaman Nur Cemaati’nin içinde ve merkezinde kabul görmüş biridir.
    3-F. Gülen’in Erbakan’ın siyasi hareketine girmeye kalktığını ne duydum ne de ihtimal dahilindedir. Şu ana kadar okumadım da. Lütfen kaynak belirtin, yer ve zaman belirtin, tahkik edebilelim. Doğru olsa ne olur o da ayrı mesele. Daha 1980 darbesi sonrasında tanıştığım alim, fazıl, kamil bir zat (kendisi benim arkadaşımın amcası idi ve kendini ilme adamış biriydi) Fethullah Hoca adı geçince “ya O çok iyi bir alim ama darbe olmasaydı Adalet Partisi’nden İzmir Milletvekili olacaktı” dedi. Demem o ki MSP geleneğinde Nur Cemaatine ve Gülen Hareketine eskiden beri bir önyargı var. Dışardan bilmeyenler de bunların anlattığı yanlış şeyleri ciddi sanıyor. Benim bahsettiğim zatın bütün iyi niyetine rağmen bu iddiası da bunun bir versiyonudur.
    4-Kimse Cemaat’i sevmek zorunda değil, herkes özgürce ve kanunlar dairesinde inandığını yaşasın. Bence mesele Cemaat’in savunulması değil hukukun savunulmasıdır. Şayet Cemaat’e yapılanları normal kabul edip içselleştirirseniz asla özgür olamazsınız. Nitekim Türkiye üç yılda cehenneme döndü. Bu mesele Cemaat meselesi değil bu yönüyle. Bu işleri yapanlar Türkiye’nin normalleşmesine asla izin vermeyecekler. Çünkü o zaman bütün planları çöker, ülke ellerinden kayar.
    Şimdilik bu temel kabullerimi yazdım. Bunlar tabii ki eleştirilebilir.

    • Anlaşılan Hakan bey Cemaatin görünen yüzünde hayatını geçiren takvalı ve itaatkar bir kardeşimiz… Ayın arkasında olup bitenlerle ilgilenmemiş veya görmek istememiş… Hakan beye sadece bi sorum var..cemaatte mahrem imamlar varmıydı..veya mahrem görevleri varmıydı…

    • Merhaba Hakan Bey, Cemaatinizin yaşadığı krizi, yayınlarını, Gülen ve “Büyük Abiler” üzerinde giderek artarak devam eden basıncı -muhtemelen sizi şaşırtacak kadar- yakından izlediğimin bir iması olarak şunu söyleyerek başlamak istiyorum:

      Kurduğunuz cümleler, size ait gibi görünseler de, bundan iki yıl önce Gülen ve çevresindeki kliğin Cemaat’e bir direktif olarak verdiği stratejik korunma hamlesinin -benim aynı sözcüklerle yayınlarında defalarca işittiğim cümleleri. Siz sadece ve olduğu gibi yinelemişsiniz:

      “Cemaat tek parça “yekpare” bir topluluk değil, tam tersine çok çeşitli insanların içinde olduğu bir oluşum.” (DİKKATİNİZİ ÇEKERİM, BURADAKİ CÜMLE ŞİMDİKİ ZAMANDA KURULMUŞ BİR CÜMLE.”

      Ve:

      “Cemaat’i bağlayan F. Gülen’in sözleri ve Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın açıklamaları idi. Şimdi yurtdışında başka kurumlar var, onlar Cemaat adına konuşabilir. (DİKKATİNİZİ ÇEKERİM. BİRDEN GEÇMİŞ ZAMANA GEÇİVERDİNİZ.)

      Azımsanamayacak çoklukta Cemaat mensubu, ya Gülen’in günahların biliyor, ya Gülen’in günahları olabileceğinin açık kuşkusunu yaşıyor. Bazı Cemaat mensupları Gülen’in Günahlarını biliyor, Gülen’i sorumluluk ateşinden sakınmak için geliştirilen “Hocaefendi bir zamandan beri karar alma süreçlerinin dışında) stratejisini dillendirmek ve yatgınlaştırmak için sahadalar (muhtemelen siz de o arkadaşlardan birisiniz.

      Soyut, genel geçer bir retorikle varılabilecek bir yer yok, Hakan Bey. “Kimse Hocaefendi’nin yanlışlardan azade olduğunu söylemiyor ki. Ben, onun için “hata yapmaz” diyeni görmedim. Belki vardır ama ben görmedim.” tadında kaçamak sözler Türkiye kamuouyunu bırakın, bir arada tutmak ve ikna etmek için kanal üstüne kanal kurduğunuz Cemaat tabanını da ikna etimiyor. Sadede gelin ve doğrudan yanıtlayın:

      Gülen HANGİ HATALARI yaptı?

      Başkaca sorularım da var:

      “Sezai Olayı” nedir? İsmail Sezgin’in bile açığa çıkmasından sonra reddedemeyip bahsetmek zorunda kaldığı bu son derece kritik olayın üstünü örtmek için neden canıhıraş bir çaba içinde Gülen ve Büyük Abiler? Neden olayın açığa çıkmasından sonra çok ender bir şey yaptılar ve bir Deklarasyon yayınlamak zorunda kaldılar?

      Cemaat’in karar alma sürecini ana hatlarıyla bizlere anlatır mısınız?

      Son yorum metninizde, Gülen ve Büyük Abiler’e karşı eleştiri kampanyasının başını çeken insanlar için “bir ikisi dışında diğerleri çakma” diye yazarak itibar cellatlığına giriştiniz. Bugün, “Hocam” dediklerinde vecd ile iki büklüm olan bu tiplerin birisi Ahmet Keleş’ti, biri de Latif Erdoğan. Meğer kendileri cemaat kurmak için oradaymışlar. Gülen’e halef olmayı umuyorlarmış.” diye yazıyorsunuz. Feci şekilde Erdoğanlaştığınızın farkında mısınız? Gülerce’sinden Latif Erdoğan’ına adamın dizi dibindeki “tipler”(!) “meğer. . .” Adil Öksüz de MİT elemanı zaten -öyle değil mi?

      Gülen, Adil Öksüz’ü tanıyıp tanımadığı konusunda NEDEN yalan söyledi? (Sakın ola ki bu konuda Gülen’in yalan falan söylemediğini ileri sürmeyin. İsmail Sezgin, bir videosunda, Gülen’in “neden kendisini böyle davranmak zorunda hissettiği”, gerçeği saklamak için “makul bir sebebi olduğu” konusunda Cemaat tabanını ikna edebilmek için takla üstüne takla atıyor.)

      Gülen Cemaati’nde “yalan söylemek” fiilinin karşılığı, “kendini bir şekilde davranmaya zorunlu hissetmek” ve “bunun için makul bir sebebi olmak” filli midir? (Aklıma Hayrettin Kahraman geliyor nedense. O da yolsuzluğu meşru kılmak için bu tür kelime oyunlarına girişiyor sık sık).

      Niçin, evet niçin Cemaat’in bütün video siteleri SADECE ve SADECE Gülen tabanına yönelik yayın yapıyor? Neden bütün Türkiye halkına seslenmiyor Cemaat? Önceki yorumunuzdaki gibi, “Biz öz kardeşlerimize laf anlatamıyoruz, diğer insanlara dert anlatmaya çalışmak anlamsız” diyerek bu işin içinden sıyrılamazsınız. Çünkü, düne kadar, aynı insanlara dert anlatmak için yüzbinlerce dolarlık medya organları kuruyor, dert anlattığınız insanların onbinlercesini Cemaat’inize mensup kılıyordunuz. Ne oldu da birden o insanlar “kardeş ve akraba da dahil sözlerinize aldırmaz hale geldiler? Bence, 15 Temmuz propagandasıyla açıklanacak bir iş değil bu. O bahaneye sığınacaksanız, ben de şunu sorararım: Erdoğan’ın dehşet verici bir propaganda aygıtı yok mu? Neden o aygıt işlemiyor? Neden adam bütün o devasa propaganda aygıtına rağmen bir iki yıl içinde seçmenlerinin yüzde 25’ini kaybediyor? Neden o propaganda aygıtı Alparslan Kuytul üzerinde tutmuyor ve o Furkan Vakfı lideri Erdoğan vurdukça daha da güçleniyor?

      Avrupa Birliği Parlamentosu Dışişleri Komisyonu’nun 15 Temmuzla ve Gülen Cemaati ile ilgili raporunu okudunuz mu, Hakan Bey? Okumadıysanız, mutlaka okuyun derim. Yenilmez yutulmaz bir rapor o. Cemaat açısından, “Berbat ötesi berbat” -o kadar yani.

      O raporun içerdiği TESPİT ve TANIMLAMALARA ilişkin ne söylersiniz? Neden, sizin bizlere burada çizdiğniz “Bernar Bey’in bile pekala içinde olabileceği bir hareket aslında” tadında “güzel mi güzel” bir hareketten değil de suç işleme potansiyeline sahip, gizli örgütlenme niteliği de bulunan bir yapılanmadan söz ediliyor? Yoksa Avrupa Birliği Komisyonu da Ergenekon Terör Örgütü’nün paralel bir yapılanması falan mı?

      Bir önceki yorumunuzda, bütün siyasal partilerin ve akımların parmağını bile oynatmazken Cemaat’in vesayet rejimi ve Ergenekon ile tek başına mücadele ettiğini ileri sürmüştünüz. Size sormak isiyorum (“vesayet” derken hepimizin gücünü devlet bürokrasisinden alan bürokratik yapılar ve kurumlardan söz ettiğini bir önkabul olarak alıyorum -herhalde bu tanıma da itiraz etmeyeceksiniz): Cemaat bu mücadeleyi hangi araçlarla ve hangi kişilerle verdi? Genel Kurmay Başkanı dahil onca komutan kademesindeki generali hapsetmeyi nasıl başardı?

      Umarım, “Valla bizim öyle emniyet müdürümüz, savcımız hakimimiz yoktu. Biz mücadelemizi Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı aracılığıyla verdik” demezsiniz.

      Sayın Hakan, biliyor olmalısınız: Dibine kadar siyasallaşmış, karar alma süreçleri gizli, hiyerarşik olarak örgütlenmiş ve iktidar mücadelelerine taraf olmuş istisnasız tüm yapılarda (bu ister gençlik yıllarımda tutkulu bir militanı olduğum THKP-C Devrimci Sol örgütü, ister çok olumlu iddia ve söylemlerle yola çıkmış Lenin’in Rus Devrimi’nin öncü partisi Bolşevik Parti, ister Güken Cemaati olsun, hiç, ama hiç fark etmez) lideri sorgulayan en iyi ihtimalle itibarsızlaştırılır, en kötü ihtimalde ihanet veya ajan olmakla suçlanır. Evet, tıpkı Erdoğan ve Erdoğancıların yaptığı gibi. Siz ve Gülen bu açıdan bir istisna oluşturuyor musunuz?

      Hayır, sorularımı sadece kişisel merakım dolayısıyla sormuyorum: Gülen Cemaati tabanı da bu soruları sorduğu ve topun artık bıktırıcı hale gelmiş ahlak dışı bir retorikle orta sahada dolaştırılmasını istemediği için de soruyorum.

      Gülen ve (tabandan gelen baskılara direnemeyip sosyal medyayı “Kim bu Büyük Abiler” videolarına boğup videolarda Büyük Abi olarak sergiledikleri saygın insanların arkasına saklanıp gizlenmeye devam eden) Büyük Abiler, Cemaat tabanına ve tüm Türkiye’ye günahlarının (peki, “hata” diyelim) hesabını vermekle yükümlüler.

      “Git işine, Allah Aşkına!” diyebilirsiniz. O zaman ben de şunu söylerim:

      Peki. Cemaatle ilintisiz bir insan olarak, Cemaat tabanının duygu ve düşünce dünyasını seslendirmek benim üzerime bir vazife olmasın. Kabul. Ama, yine değişen bir şey yok: Kanıtlayamam belki, ama, vesayetle kelle koltukta mücadele etmiş, derin devletin açığa çıkarılıp tarihsel ve bilnçsel olarak mahkum edilmesi için hayli şeyi göze almış, bedel de ödemiş bir birey olarak, Gülen’i, Gülen kliğini suçluyor, onları korkakça ve kendi bekalarını kurtarmak uğruna susmayı sürdürdükleri sürece yakalarına yapışmaya devam edeceğimi söylüyorum: Vessayetle mücadeleyi salt bürokratik gücünüze güç katmak için yolundan saptırdınız. Barış Süreci’ni boşa çıkarmak için ahlaksızca operasyonlara giriştiniz. AK Parti liderliğindeki dfindar-muhafazakarların iktidar gücünü kırdınız. Gizli ve karanlık bir yapılanma olduğunuz için 15 Temmuz derin devlet operasyonu tuttu ve yüzbinlerce masum Cemaat mensubunu ateşe atarken, tam kadro Türkiye’den ayrıldınız.

      Gülen ve kiliği, ahlaken, vicdanen düşkün durumdadır. . .

    • Hakan bey merhaba! yazınızın baş kısmını okudum gerisini okumadım.
      – nedenine gelince, “cemaat tek parça” ifadenizden sonra okumaya gerek kalmadı. gülen izin vermezse tuvalete bile gidemeyen bir oluşumun mensuplarından bahsediyoruz.
      – bu konuda yanılıyorsam beni aydınlatın. yazınızın bakiyesini de okuyayım.

    • Hakan Bey,

      Hakka hizmet niyetiniz varsa, önerim Bernar Bey’in Gülen ve Cemaat’e yönelik eleştirilerini bir kitapçık haline getirerek yakın çevrenize neşretmeniz.

      Kolaylıklar dilerim.

  22. AKP merkez parti değildi.Vitrin parti idi.Vitrininde merkez gürünümü vardı.Toteriter olabilmesi için,önce reklamlarla taraftar ve güç toplaması gerekiyordu.15 temmuz masalına kadar bunu yaptı.15 temmuz darbe masalını da ortağı ve işbirlikçisi fetöyü bünyesinden atıp tek başına yönetimi ele geçirme oyununu oynadı ve başarılı oldu.Şimdi Erdoğan ve AKP nin her rakibi, artık fetöcü veya fetö destekçisi.İktidarlarına karşı tehtitimi;vur damgayı,bas tekmeyi,at hapse.İşler ne kadar kolaylaştı.Kırmızı başlıklı kız masalındaki gibi;kurt değil ama çakal;babaanneyi yutmuş,onun elbisesini giyip yatmış onun yatağına herşeyden habersiz masum ve körpecik kızcağızı bekliyor yutmak için.Bu masum kızcağız kim?Hergün şiddet mağduru olarak, zalimlerin elinde heba olan kadın ve kızlardır.AKP li hırsızlara hizmet eden ,o perti teşkilatında görev almış kadın erkek gençlerdir.AKP ye oy verek bu bozuk düzenin devamı için destek verenlerdir.Peki ,MHP ne oluyor derseniz?Çakalların artıkları beslenen tilki oluyor.

  23. Cürümleri kadar yer yakarlar… yeni particiklerin yarattığı tatlı telaştan nasiplenmeyi bekleyen o kadar çok mebus eskisi veya gasteci parçası var ki… kimlerin nerelere nasıl kaçıp sıvıştığını veya sığındığını zaten bilfiil izlemiyor muyuz? Mal pazarı gibi mebus borsası şimdiden açılmış bile, ne diyelim; pazar ola… İlkeler ilkeler diye piyasada dolaşan ne kadar mütekait çemiş varsa hepsine gün doğuyor işte, hadi hayırlısı…

  24. Yazıda şöyle bir bölüm var:

    “Toplumu bir arada tutan en önemli unsurlar nelerdir?” sorusuna ANAR’ın o dönemdeki araştırmasına yansıyan cevaplar yüzde olarak şöyleydi:

    Düşünce özgürlüğü (94.9)

    İnanç özgürlüğü (94.6)

    Demokrasi (91.5)

    Cumhuriyet (0.8)

    Laiklik (76.0)

    Din (72.9)”

    Burada verilen oranlarda bir terslik var gibi geliyor bana.Benim bildiğime göre bir araştırmadaki oranların toplamı 100 olur.

    Eğer bir araştırmada sorulara cevap verenlerin %94.9’u bir toplumu bir arada tutan en önemli unsur düşünce özgürlüğü
    diyorsa,diğer unsurların toplamına %5,1
    pay kalır.

    En önemli unsur olarak %76 laiklik görünüyorsa,diğer unsurlara toplam %24
    pay kalır.

    Yazıda verilen diğer unsurları da buna kıyaslayabiliriz.

    Bir araştırmada aynı anda %94.4,%94.6, %91.5,%76,%72.9,%0.8 nasıl çıkmış anlayabilmiş değilim.

    Dikkatimden kaçan bir nokta mı var acaba?Ne dersiniz?Bir açıklama getiren olursa şimdiden teşekkür ederim.

    • merhaba;bir insan hem laikliğin hem demokrasinin hem inanç özgürlüğünün gerekli olduğunu düşünmezmi.
      sorular ona göre sorulmuştur cevaplara göre sonuç çıkmıştır.sosyal konular matematikte olduğu gibi rakamları alt alta toplayarak sonuç vermez.kimi laikliği dinsizlik görür kimi laikliği dinin garantisi gibi görür.
      kimi dindardır zinhar düşünce özgürlüğü dedimi tüyleri diken diken olur.mesela bugünkü türkiye.
      sonuç olarak;
      bir kişiye demokrasi,laiklik,din,inanç özgürlüğü,düşünce özgürlüğü konusunda soru yöneltilip hepsine evet cevabı alındığında istediğiniz açıklama verilmiş olur.

  25. Saadet Partisi sözcüsü,31 Mart’tan sonra
    “İstanbul’da 120 bin oy aldık,Ak Parti 15 bin oyla kaybetti.İstanbul’u biz kaybettirdik,gene kaybettireceğiz” demişti.
    Bu söz doğruydu,ben de aynı kanaatteyim.
    Hatta şöyle diyorum bu mevzuda:İstanbul
    İmamoğlu’na ve CHP’ye Saadet’in hediyesidir.

    Yeni kurulan partilerin takındığı tavır da
    aynı Saadet’in bu tavrı gibi görünüyor.

    “2023’ü kaybettirirsek görürsünüz gününüzü” tavrı bu.

    Dahası,Fehmi Bey’in “ne bu telaş” söyleminde de böyle bir ima var gibi geliyor bana.

    Öte yandan 31 Mart öncesi Fehmi Bey,”Alt tarafı belediye başkanlarını seçiyoruz,niye bu kadar büyütülüyor ki” mealinde yazılar yazıyordu.Ben bir okur olarak,bütün hesapların 2023’e göre yapıldığını,31 Mart sonuçlarının bir yerel seçim sonucu olarak kalmayacağını söyledim ısrarla.Aslında
    muhalefet 31 Mart’ta aradığını bulamadı.
    Erdoğan 24 Haziran’daki durumunu koruyor şeklinde yorumlar yapıldı.Ama
    23 Haziran muhalefete moral oldu.Bunun
    bir yerel seçim olduğunu Fehmi Bey dahil
    herkes unuttu.Şimdi herkes 3.5 yıl sonrası
    için hesap yapıyor,yerel seçim sonuçları
    üzerinden.

    Abdullah Gül’ün hesabı 2023’te muhalefetin ortak adayı olmak.24 Haziran’da sağlayamadığı mutabakatı 2023’te sağlamak.En azından benim tahminim böyle.Ama muhalefet blokunun
    yüzde birkaç oy alan bir partinin adamının adaylığına razı olma ihtimalini de zayıf görüyorum.Belki de Abdullah Gül’ün fiilen
    partinin başında bulunmaması 2023’te
    küçük bir partinin başkanı pozisyonunda
    görünmemek içindir.

    Yazarımız,iktidar yanlısı 2 yazarın kaçma şakasını ciddiye alarak yazısını “burası Uganda mı?” sorusu ile bitiriyor.Burası
    elbette Uganda değil.Ama CHP zihniyetinin eline fırsat geçse Uganda’ya
    rahmet okutacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesinde CHP zihniyetinin en büyük sorun olarak eşinin başörtülü olmasını gördüğünü unutmadık.
    Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın başörtülü eşinin törenlerde maruz kaldığı kabalığı
    unutmadık.CHP zihniyetindeki bir Cumhurbaşkanı verdiği davetlerde başörtülü vekilleri eşsiz davet etme kabalığını gösterebildi bu ülkede.Bunu unutmamız da mümkün değil.Bütün bunları 10 yıl önce,yani daha dün yaşadık.
    Allah bu ülkeye bir daha öyle günler göstermesin.

    • Sayın yazarın kimseyi savunduğu filan yok baki bey; sadece kaçmak için kendilerine haritadan yer beğenen gasteci taslaklarının halini aktarmış o kadar… bu durumun neyine inanıp inmamak gibi bi soru olabilir ki..?

  26. “Burası Uganda mı?”
    siyaset usmani degilim ama yazar sanki ugandali gibi sorup sorguluyor..bi kere akp “tesaduf” uzere kurulup secim kazanmadi ikincisi butun degerleri esit agirlikta temsil eden bir parti olarak piyasaya hic cikmadi,ucuncusu herkesin destegini hic almadi,neticede merkez degil merkez sag partisi idi. yazar hayal ettigi gibi temsil ettigi degerlerden dolayi secim hic kazanmadi,o degerleri demirel de temsil ediyordu anap ta…gelelim telas konusuna, gordugum; bence yazar ve destekledigi parti/ler en az akp kadar telasli belki daha fazla..akp de yozlasmadan bahsediliyor,dogrudur ama savunduklari degerler bakimindan bi farklari yok.tek farklari akp den kopan kuskunler olmalari,..gariptir akp den kopanlarin cogu kuskun ve kuskunlerin cogu muhalif,bi kismi yazar gibi isini kaybetmis,kizgin .bi kismi mevkisini kaybetmis a.gul gibi dargin.bu kuskunler ordusunun hemen her birinin bi kuyruk acisi var ..secime girerler belki kazanir tekrar eski sisteme donderirler..onu da artik zaman gosterir

    • Yazar “Burası Uganda mı?” sözünü Cem Küçük ile Mehmet Metiner’in söyledikleri üzerine söylüyor.Cem Küçük’ün İngiltere ‘ye kaçmak istemesi,Metiner’in ise kaçaçak yeri olmadığını söylemesi hakkında da bir yorumunuz var mıdır acaba?

      • Aklı olan göle kaçsın uğurcan, bu sefer öyle elde bayrakla falan değil başkaca çıkılacak meydanlara; kimin neci olduğuna da pek bakılmiicak onu söyliim… bilmeyenler öğrensin: “türk yavuzdur, urgana gelmez!”

        • Ben de bi şii söyliyeyim, bilmeyenler öğrensin: Arşiv ve IP meraklıları dünyada bir kendileri var sanmasınlar. Bu bir. Havladığınızda, havlamanızın ürükütücü karşılığı olacak. Sadece havlayıp durur ve ısır(a)mazsanız, kibar ve yalnız görünenlerin sürpriziyle karşılaşırsınız. Bu iki.

          Türkiye’de çıkılabilir meydanlara o ‘başkaca şeyler’le ve meydana çıkanlar ortalığı kan gölüne de çevirebilirler. Malum, orası Türkiye ve kandan beslenen hayli uğursuz var.

          Avrupadaki şehirler kalabalıktır, H. Gayret biladerim. Sağlam insanların sağlam dostları vardır. İtler, sürü olduklarında ulurlar, bir başlarına olduklarında uyurlar veya cazgırlık yaparlar.

          Benden söylemesi. . .

        • Gayretcan!Perinçek’i merinçeki aş ta biraz da Uygur Türk’lerinden bahset ,seni göreyim.Uygurlar Avrasya’nın neresindedirler bilader?Türk kızlarına,bacılarımıza Çinlilerin yaptıklarından ne menem gurur duyuyorsunuz,söyle de bilek yiğidim.”Türk yavuzdur” elbette,senin gibiler ne menem Türk’tür;bir Türk olarak ben hala anlamadım gitti.

  27. 1946-2002 yılları arasında Dünya üzerindeki 316 baskıcı yöntemler kullanan yönetimlerin:
    % 10 Halk ayaklanması ile gõnderilmiş ki bizde mümkün değil.
    % 20 si muhalefetin mücadelesi ile gönderilmiş.
    % 70 i de kendi içlerinden çıkanlar tarafından gönderilmiş.

  28. Sermaye Ak partiyi kurdu. Şimdi de sermaye Ak partinin sonunu getiriyor. Geçenlerde sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan termik bacaları tasarısını halkın tepkilerini dikkate alarak veto etti. Halk olarak teşekkür ettik. Ancak Ak parti kanal İstanbul yine sermayenin dayatması olmasına rağmen projeyi uygulacagini ısrar ediyorlar.
    İşsizlik almış başını gidiyor vergiler diz boyu EYT’liler mağdur ülke ekonomik krizin eşiğinde; Ak parti hükumeti bu sorunlara çare bulacağına kanal İstanbul Yapımına soyundular. İşte bu yüzden yeni Partiler kurulması zorunlu hale gelmiştir. Bu partiler ile birlikte Ak parti tabanı bölünmüş olacaktır.

  29. “Burası Uganda mı?”yine tecahül-i arif sanatından ince bir örnek…Elbetteki adamlar yapılan her türlü hukuksuzluğun farkındalar ve bir hukuk devletinde hukuk kurallarının eninde sonunda işleyeceğini de biliyorlar. Muhtemelen de bu aşamada hayalen beş,altı sene öncesine kadar gidip şu anki uzak görüşlülüklerine o zamanlar sahip olamamanın hayıflanmasını yaşıyorlar.Keşke!…Aydın olmak sorumluluk ister.Kendilerine aydın denilenlerin çoğunluğunda gerçek aydın hassasiyeti olsaydı toplumumuz bu halde olmazdı.Toplumun düzelmesi aydınların düzelmesiyle başlayacaktır.Baş nereye yönelirse vücut o tarafa gidecektir.Benim şahsi nazarımda hükmünü yitirmiş birçok aydın portresinin yakın zamanda özeleştirileriyle toplumdan özür dileyecekleri öngörüsüne sahibim.Elbette suç işleyip,suç teşviki yapanlar da hukuk karşısında vermeleri gereken hesaplarını vererek.Şu yaşananların hikmet boyutu da,tüm değerlerin tersyüz olduğu yaşadığımız zeminde tüm değerleri gerçek anlamlarıyla -olmaları gereken-gerçek yerlerine oturtacaktır.Davutoğlu’nun cümlesiyle noktalayayım : “Telaşa mahal yoktur “vesselam.

    • Ne “yolun sonunun görünmesi” Ali Yavuz Bey: Yolun sonuna gelindi, “Yolcudur abbas, bağlasan durmaz” safhasındayız. Baksana, ipini koparıp gidecekler oturmuş kaçacakları ülke aranıyorlar şimdiden. “Ben İngilizce biliyorum, oraya giderim” diyor biri, Öbürü, “Yaw ben İngilizce bilmiyorum, ben nereye sıvışcam?” tadında.

      Korku salaklaştırmış bunları.

      Velakin, her korku duyandan salaklaşmasını da beklememeliyiz.

      Salaklaşabilmek için, insanda biraz beyin olmalı, bir yorumcunun daha önce işaret ettiği üzere, iki üç kitap okumuşluğu falan olmalı ki, korku, o adamın beynini, düşünme melekelerini yitirip salaklaştırsın.

      Az buçuk beyin sahibi olmak için öyle kitap okuyup diploma sahibi bilmem ne olmak da gerekmiyor yani. İnsan dergi okuyaraktan da az çok düşünce ve meleke sahibi olabilir. O dergi Aydınlık da olabilir, karanlık da. Korku’nun bir katalizör etkisiyle devreye girip salaklaştırma işlevi görmesi için Perinçek kitaplarını okuyup anlamak da yeterlidir demek istiyorum 🙂

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız