Kavanoz dipli dünya, şimdilerde kırkının da kulpu kırık kırk küp görüntüsüne büründü

43
Emmanuel Macron.. Elysee Sarayı'na koşuyor..

Donald Trump’ın ABD’ye başkan olmasıyla birlikte ve Trump’ın seleflerinden farklı davranışlarıyla zedelenmiş görünse de yaklaşık 70 yıldır bir ‘uluslararası sistem’ dünyamızda varlığını sürdürüyor. 

Trump’ın uluslararası arenadaki çıkışlarının meydana getirdiği hava günün sonunda attığı geri adımlarla revize ediliyor zaten.

“Askerlerimizi Suriye’den ve bölgeden çekeceğim” açıklamasını hem de üst üste birkaç kez yaptı Trump; ancak bugün tarihin en yoğun Amerikan askeri sığınağı bu bölgede ve ABD Suriye’deki varlığını da sürdürüyor.

Trump’ın açıklamaları tamamen sonuçsuz kalmadı yine de, daha önceleri sınır dışına dönük askeri niyetlerini ‘yakın çevre’ saydığı Gürcistan ve Ukrayna gibi ülkelerle sınırlı tutan Rusya, kimiyle doğrudan (Suriye), kimiyle de paralı askerleri aracılığıyla (Libya), daha geniş bir coğrafyada at koşturur hale geldi.

Bu arada, ABD’nin kendi iç siyasetindeki karmaşa yüzünden dışarıyla eskisi kadar ilgilenmemesini fırsat bilerek, bastırmak zorunda bırakıldığı eski emperyal niyetlerini dışa vurmaya başlayan ülkeler de oldu.

Fransa gibi.

Macron ve Macron-giller

Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta meydana gelen korkunç patlamanın ardından Fransa cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un iki kez ülkede kendini göstermesi, ekonomik kriz içerisindeki Lübnan’ı kendini çeki düzen vermeye davet etmesi gözden kaçacak bir gelişme değil.

Reklam

Ülkenin eski vasisi konumunu hatırlatıyor ve Lübnan’ı yeniden vesayeti altına alma yönünde adımlar atıyor Fransa.

Yeni başbakanın bizzat Macron’un tavsiyesiyle iş başına getirildiği söyleniyor.

Suriye de bir zamanlar Fransa’nın hâkimiyeti altındaydı; Macron’un -daha doğrusu Fransa’nın- Suriye ile ilgili de niyetleri mutlaka vardır.

[Macron şu sıralarda Türkiye’nin taraf olduğu Doğu Akdeniz ihtilafında da ‘baş oğlan’ görüntüsünde; Yunanistan biraz da Fransa’yı yanında gördüğü için makul olmayan çizgisinden vazgeçmez görünüyor.]

Niyetlerin belli edilmesi, var olan ‘sistem’in artık işlemez hale gelmesi, her niyet sahibinin niyetlerini hayata geçirmesinin kolaylaşması anlamına mı geliyor?

Fransa –Macron– ve benzerleri herhalde güncel durumun buna izin verdiğini düşünüyor.

Acaba?

Macron-gilleri böyle düşünmeye sevk eden güncel durum tek bir kişinin –Donald Trump’ın- ABD’de başkan seçilmesinin eseriyse, daha doğrusu, Trump kendi başına karar verip onu derhal uygulamaya kalkışan bir tür ‘serseri mayın’ ise, mevcudu fırsat bilip devreye girenlerin başarılı olmaları elbette mümkündür.

Reklam

Durumdan vazife çıkartarak sonuç alınabilen bir dünyadayız demektir ve onlar da zaten bunu yapıyorlar.

Hatta bir adım daha ileri gidip Trump’ın mevcut sistemin değişmesinin daha doğru olacağı kanaatine sahip güçlü bir odak adına hareket ettiği varsayımını da bu değerlendirmeye eklediğimizde Macron ve onun gibilere şans tanımak mümkün.

Fakat önce Lübnan bugünkü durumuna kendiliğinden mi düştü yoksa düşürüldü mü, bunun üzerinde durmak gerek.

Lübnan’ın dış etkilere açık ve Fransa’nın istediği gibi at oynatabileceği bir ortama Beyrut’taki korkunç patlamayla düşmediğini biliyoruz. Ülkede işsizlik had safhada, hükümetin memurlara maaş ödeyemez hale gelmesine yol açan bir ekonomik kriz var ve enflasyon dayanılmaz boyutlarda. Lübnan parası pula dönmüş durumda. Çıkış yolu olarak kapısına yüz sürülen IMF, Lübnan’dan 10 milyar dolarlık bir krediyi bile esirgedi.

Bütün bunlar patlama öncesinde yaşandı.

Ülke patlama öncesinde patlamaya hazır hale gelmişti sizin anlayacağınız.

Macron emperyal hayallerin adamı mı?

Fransa’nın devreye girmesi Lübnan’ın iç siyasi dengeleri açısından rahatlatıcı bir etkiye de sahip. Sokaklara dökülen ve daha makul bir ülkede yaşama isteğini dışa vuran kitleler bu arzularını İran destekli Hizbullah yapılanmasının siyaset üzerindeki etkisinin azaltılması beklentisiyle birleştiriyordu.

Hizbullah ve arka plandaki İran Fransa’nın devreye girmesini sessizlikle karşıladılar.

Sebebi şu: Başkan olur olmaz Trump tarafından iptal edilmiş Barack Obama’nın en büyük diplomasi başarısı saydığı ‘İran nükleer anlaşması’ konusunda ABD’den farklı düşünüyor Macron’un Fransa’sı. Avrupa Birliği’ni İran ile nükleer anlaşmaya sadık kalma ve ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarını uygulamama yönünde etkileyen de Fransa.

Tabloya baktığımızda, her ne kadar her şey sanki Beyrut’taki korkunç patlama sonucu meydana gelmiş bir fırsat aralığının kullanılmasıyla başlamış görünse de, derinlerde bir yerlerde kapsamlı bir hazırlığın varlığından söz edebilmek mümkün.

Birbiriyle irtibatlı olabilir mi bu gelişmeler?

Daha doğru soru şu: Fransa veya daha geniş ifadeyle ‘Macron-giller’ bir boşluk görüp ondan yararlanarak çeşitli sebeplerle bastırılmış daha köklü niyetlerini hayata geçirmek için kendiliklerinden mi harekete geçtiler, yoksa daha ciddi bir sistem değişikliği planının birer parçası olarak mı davranıyorlar?

Bu soru, hareketlenenler açısından üzerinde kafa patlatmaya değecek kadar hayati bir sorudur.

İkinci ihtimal doğruysa, Trump ABD’de başkanlık seçimini kaybetse bile yapılanın yapanların yanına kâr kalması ve doğal olarak Macron-gillerin bundan kazançlı çıkmaları kalıcılık kazanacaktır. Sonuçta eski sistem yok olacak ve yerini onlara hayat alanı açacak bir yenisi alacak demektir bu.

Yok, öyle değil de, hareketlenenler ortamda bir boşluk görüp ondan yararlanmak amacıyla devreye girmişlerse, ille Trump’ın tablo-dışı kalması da gerekmez, bir süre sonra bu gayretleri sonucu hayal kırıklığına uğrayabilirler.

Hatta kendilerini şimdiki gibi davranmaya sevk edenlerin birer oyuncağı oldukları bile ortaya çıkabilir.

[Macron’u, geçmişinde üstlendiği görevler, ilişkili olduğu kurumlar ve savunduğu görüşler açısından ‘emperyal rüyalar’ görecek birine benzetmekte zorlanıyorum. Birileri adına hareket ediyor olması çok daha mümkün.]

Evet, bu tahlilimin -siz buna ‘tez’ de diyebilirsiniz- biraz karmaşık olduğunun ben de farkındayım, ama zaten şu sırada her şey biraz karmaşık değil mi? Ben ise bu karmaşıklığı biraz olsun açabilmek için bu yazıyı kaleme aldım.

Bu günlerde yaşananların, meydana gelen olayların benzerleri tarihte çok görüldü. Geriye dönüp vaktiyle okuduğunuz ve bildiğiniz tarihi olaylarla bu günler arasında benzerlikler ararsanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız.

ΩΩΩΩ 

43 YORUMLAR

  1. MEB (Münhasır Ekonomik Bölge) ilan etmek için illa ki denizin karşısındaki bir ülke ile anlaşmak gerekmiyor. Bir ülke tek başına da MEB ilan edebilir. Fakat Türkiye bugüne kadar Akdeniz’de kendi MEB bölgesini ilan etmemiştir. Bunun nedeni Yunanistan’ın adaların da kıta sahanlığı olduğu tezi ise bu iddia dünyada genel olarak kabul edilmiyor. Hadi diyelim ki Yunanistan’ın itirazı ile konu Uluslararası Mahkeme’lere gider, ne olur ne olmaz diye bu yapılmadı diyelim. Fakat aynı itiraz iki ülke arasındaki bir MEB anlaşmasına 3. bir ilgili ülke tarafından da yapılabilir. Yunanistan kendi tezinin mahkemede kabul edileceğine pek güvenmediği için Türkiye-Libya MEB anlaşmasını Uluslararası Mahkeme’ye taşımak yerine Mısır ile MEB anlaşması yapmayı tercih etmiştir.

    İyi de Türkiye neden Mısır ile ilişkilerini düzeltip Türkiye-Mısır MEB anlaşması yapamadı? Çünkü R.T.Erdoğan Mısır ile küs, zira Mısır Cumhurbaşkanı Sisi onun İhvancı dostu Mursi’yi devirdi! İşte Türkiye uzun zamandır böyle yönetiliyor. Dış politikada yanlış üstüne yanlış yapılıyor sonra da “tüm dünya üzerimize geliyor” diye propaganda ayinleriyle kendi hatasını gizlemeye çalışıyor. Halbuki bunun yerine “Türkiye (Katar hariç*) tüm dünyanın üzerine gidiyor” dense yeridir.

    * Katar, CIA başdanışmanı RAND şirketinin resmen ofis açtığı tek Müslüman ülkedir. Katar’ın eğitim sistemi uzun dönemli bir anlaşma ile RAND’a emanet edilmiştir.

  2. Ekonomist arkadaşlara bir sorum olacak. Kamu bankalarının döviz açığının 10 milyar doları geçtiği söyleniyor. Fakat bakarsan kamu bankaları döviz satmaya devam ediyorlar. Bu kadar açık varken hangi dövizleri satıyorlar? MB kamu bankalarına swap dövizleri mi veriyor yoksa kamu bankaları vatandaşın kendilerine emanet ettiği dövizleri mi satıyor?

  3. Gün geçmiyor ki gözü dönmüş mankurtlar sürüsü kudurmuşçasına türk milletine ve devletbüyüklerimize ağız dolusu küfür ve hakaretlerle arsızca saldırmış olmasınlar.
    Her türlü iftira ve çirkefi sosyalmedya denilen foseptik çukurunun en diplerinden bir kayabalığı ya da b.kböceği işçiliğiyle alıp getirip buralara sıvanıp duruyorlar.
    Sanıyorlar ki ellerine geçirdikleri her türlü pisliği ülkemize bulaştırarak, yaranmaya çalıştıkları sınırötesi ve okyanusötesi efendilerinin elinden bir parça kemik ya da yeşilkart kapabilecekler.
    Truvadan beri bu hainleri her devir içimizde taşıyıp gelmiş olmaktan elbette muzdaribiz ama şurası muhakkak ki; bu vatan hainlerine bakıp ibret almak da lazımdır!
    Yoksa küfrü bilmeyen imanı nerden bilsin?
    1040tan beridir modern türk devleti her yönden en güçlü çağını yaşamaktadır ve tarihi hasımlarımızla kimi mevzularda sürtüşmeler yaşadığımız bir dönemde kendi içimizden çıkmış birilerinin sağdan soldan ülkemize karşı aşağılık bir karalama kampanyası da yürüttüklerini görüyoruz ve onlara şunu söylüyorum:
    Türk yavuzdur, urgana gelmez!
    Göktanrı şahidim olsun; yer yarılıp içine girseniz ensenizde alinin pençesi!

    • Çıkarmazsan bir yerde fitne ve fesat
      O gün nasıl uyursun H nokta Gayret
      Hem Türk’e türk diyerek Türk’ü hicvetme
      Ağzını sakız değil gönlünü Türk et!

  4. AKP=Erdoğan Libya konusunda halkımıza yanıltıcı bilgiler veriyor. Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti ne kadar meşru ise Tobruk’taki seçim ile oluşan Libya Meclisi de o kadar meşrudur. General Halife Hafter de bu meşru meclise bağlı olduğunu beyan etmiştir.

    İşte bu nedenle Libya Trablus Hükümeti ile yapılan MEB, bir antlaşma olarak değil ‘mutabakat zaptı’ olarak imzalanmıştır. Zira antlaşma olsaydı Tobruk’taki Libya Meclisi’nin onayı gerekecekti. Yani kısacası Türkiye-Libya MEB antlaşması yoktur bir çeşit ön anlaşma yapılmıştır.

    Diğer yandan geçen hafta AKP=Erdoğan’ın desteklediği ve İhvancı olduğu söylenen Libya İçişleri Bakanı Fethi Başağa, Başbakan Sarraç tarafından görevden alındı. Gerekçe olarak Trablus’ta halkın yaptığı gösterilerdeki sert tutumu bahane edilse de Başağa’nın bir darbe ile yönetimi ele geçirmeye çalıştığı iddia ediliyor. Nitekim Başağa Türkiye’den Libya’ya döndüğünde Misrata şehrinde destekçisi olan silahlı konvoylar tarafından ‘Başkan’ sloganları ile karşılanmış. Libya’da şimdi Trablus’ta Sarraç, Misrata’da Başağa güçlü görünüyor. Libya’nın %70’inde ise Tobruk Meclisi adına general Hafter hakim ve petrol bölgeleri de burada bulunuyor.

    General Hafter’i Rusya, Mısır, Fransa ve BAE destekliyor. ABD ise her iki tarafla görüşüyor. Uluslararası basında Libya Başbakanı Sarraç’ın yakın bir gelecekte Fransa’ya resmi ziyarette bulunacağına dair haberler çıkıyor. Gider mi bilmem fakat Sarraç’ın ne gücü var ki, Libya petrolü bile General Hafter’in kontrolünde. Her şeye rağmen Türkiye’nin bir şansı yine de olabilir, fakat bunun için dış politikamızda köklü bir zihniyet ve strateji değişikliği gerekir.

  5. Bir kopi daha! Buda Erdoğan Cummhurriyetin’deki
    bazi erkeklerin, “KADINLARA” karş ne kadar külhan bey olduklarını anlatan rapor.
    Bazı hatta Tayip Cummhurriyetin’de füze gibi tavan yapmiş kadınlara şiddet uygulayan erkeklerin sayılarının neden bu kadar arttiğini şimdi daha iyi anladım. Kadınların başarılari karşisında beceriksizlikleriden dolayi.. tıpkı Codi19 salgınındaki kadınların yönetiği ulkelerin başarisina benzer gibi konularda yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları her olayda “KADINLARIN” başarısı karşısında ezilen erkekler zekaca bir türlü başaçıkamadığı, hanımlar karşısında fizikel güçlerinin haricinde birtürlü üstün olamadıklarindan dolayi çareyi şidet uygulamada buluyorlar.

    ××××××××
    “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun (KCDP) ağustos ayı raporuna göre, şiddete maruz kalan kadınların başvuruları bir önceki aya göre yüzde 33 arttı. Fiziksel şiddet, başvuruların büyük kısmını oluştururken kadınlar en çok evli oldukları erkek tarafından şiddete maruz bırakıldı.

    Ağustos ayında 560 kadın çeşitli sebeplerle KCDP’ye başvurdu. Şiddet ya da istismar gibi sebeplerle başvuran kadın sayısı yüzde 33 arttı. KCDP’nin ağustos ayı raporuna göre; en çok başvuru %26 oranı ile evli oldukları erkekler tarafından şiddete maruz bırakılan kadınlardan geldi. Ağustos ayında kadınların en çok başvuru nedeni fiziksel şiddet olurken, kadınlar yetkililere yaptıkları müracaatlardaki sürenin geciktirildiğini bildirdi.

    Hakkında uzaklaştırma kararı verilen faillerin bu karara uymadıkları takdirde almaları gereken hapis cezasının uygulanmadığını söyleyen kadınlar, başvurdukları karakollarda şikayetlerinden vazgeçirilmeye çalışıldığını aktardı.

    Ağustos ayında en çok başvuru nedenini fiziksel şiddetin oluşturduğu KCDP raporuna göre, evli oldukları erkek tarafından şiddete maruz bırakılan kadınların oranı yüzde 26 oldu. Birlikte oldukarı erkek tarafından şiddete maruz bırakılan kadınların oranı da bir önceki aya göre yüzde 14 arttı.

    Raporun tamamına buradan
    ×××××××
    Not:Dünyayi Kadınlar
    yönetseidi, şu an bu savaş
    çığlıklari yerine Barış şarkılari sõylenir olurdu..

  6. Vaktım olmadığıdan dolayı, bugün yorum yazmyacaktım. Fehmi beyın Yazısını Akşam okuduğum için, saba siteyi dahi check etmedım.
    Şu an benim bulunduğum eyalette sabah 11: 40 geçiyor.
    Arkadaşım dünkü yazıma yorum yapamlara neden cevap vermediğimi dair bana message atmiş.
    Ben burada yorum yazanların bir çoğunun yorumlarını okumaya değer bulmadığım için okumam….
    Erdoğan hayranlari ve #1 savunucular içerisinde H gayretin kısa ve komik olan yorumculara dalaştığ tipki Dün güya beni savunur gibi yaparak kurnazca benim yazılarımdan rahatsı onlarin yazdıklarını tasdikliyecek kadar aptal olduğumu zannederek yazdığı ona benzer bazı yorumlarını okuyorum.
    mim beyin hiç bir yorumunu kaçırmam vede arkadaşlar ilede paylaşırım.
    Baran, Uğur, Hamza,Turgut, Mtnc, F.K T, H.Ç ve şu an isimlerini unuttuklarımın.yorumlar harindeki yorumcuların yorumlarını okumaya değer bulmadığım için okumutorum..
    Ha! Burada yazmaya devam edeceğim.
    Vaktim olmasa dahi bir kaç siteden benim yazılarıma uygun yazılari kopileyip buraya aktararak burda benden rahatsız olanları rahatsız etmeye devam edeceğim.

    • Nurdan abla, vallahi ayıp ediyorsunuz, ben dün o bernar olacak arkadaşın size yazdıklarını görünce dersini verdim, neymiş vaktiyle uğur arkadaş sizin ağzınızın payını veresiymiş de bilmem ne! Ben bu uğursuzlarla uğraşırken siz de gelip arkamdan vurmasaydınız keşke nurdan abla, iyi allah affetsin sizi, daha ne diyeyim…

      • H Gayret, duyarlılığn içi teşekür ederim AMA
        Burada
        benim yazdığima
        “Ayni zırvalıkları aynı şekilde falanca filancada yapiyor ama onlara sesin çıkmiyorsun
        haksızmiyim nurdan abla?
        bana resmen zirvalamış diye yazmışsın,ve bunuda bana onaylatır gibi soruyorsun.
        Neyise Ablalar kardeşlerinin kusuruna bakmaz.
        Yazını okuyunca zaten gülmüştüm.

  7. R.T.Erdoğan korona pandemisi nedeniyle, “Vazgeçin bu dönemde düğünlerden” demiş. Fakat kendisi alayı vala ile Ayasofya açılışı ve Rize’de siyasi miting yapıyor. Erdoğan taraftarlarının içinden birisi de çıkıp “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” demiyor. Bunlar ya perhiz yapmayı bilmiyor yada turşu yememiş!

    Öğrenecekler abisi kızma hemen 🙂

  8. Birisi “Tarih tekerrürden ibaret” derken bir diğer “ibret alınsaydı tarihten, hiç tekerrür edermiydi” demiştir ki ikisi de zamana ve zemine göre doğrudur.

    Gerçeği düşünün gelmiş geçmiş tek gerçeği…. Dünya kurulalı beri hangi inanç sisteminden yada inançsızlık sisteminden bakarsanız bakın Uluhiyet taşımayan bütün güç sahipleri daha fazla güçlü olmak için çalışmamışmıdır ? Tarihte hangi devlet var ki topraklarını genişletmekten yana olmamış yahut hangi servet sahibi insan var ki daha fazlasını kazanmak için cansiperane çalışmamış ? Zaten başarılı olanlar bu gün bir şekilde varlar başarısız ise yok olmuş gitmişler. Düşünün dünyadaki bazı aileleri.. 300-400 yıl önce adamlar kıtalar arası meşru yahut gayrımeşru ticaret yapmışlar ve bu gün halihazırda yine zirvedeler.

    Keza devletler bir ingiltere, bir fransa, bir amerika(ki amerika bunların evlilik dışı çocukları olur) bir rusya, hatta bu gün resmi bir varlığı olmayan kimilerince kutsal kabul edilen roma-cermen imparatorluğunu bile bir şekilde var etmeye çalışanların olduğu bir dünya.. Biz
    (burdaki biz türkiye) bile gücümüz yetse alenen bunu isteyeceğiz.

    Mikrodünyaya bakalım yani kendimize yine aynı şey, gücümüzün yetip de istemediğimiz birşey neredeyse yok gibidir. Kimilerimiz ahlaki değerleri çerçevesinde kendine sınırlar belirler ama yinede o sınırları zorlamayanımız yok gibidir. Kişiler aileler şirketler holdingler ülkeler uluslararası kuruluşlar ab gibi birlikler çin vs. vs.

    Bir de gözümüzün içinde olan farketmediğimiz bir gerçek.. 1980 li yılların başında dünyadaki %1 in varlığı toplam varlığın %25 i dolaylarındaymış oysa şimdi %1 in toplamdaki payı %53 ü geçmişti. 2017 deki rakam. ve bu servet değişim ivmesi o kadar hızlanıyor ki korkarım 20 yıl sonra çok rahat %90 a ulaşmış olur. Şimdi bir de o % 1 in kendi içindeki paylaşım kavgasını da hesap edince ortaya çıkan sonuca niye şaşırıyoruz ki ?

    Ahmet Mehmet Jhon Macron Merkel Tayyip o şu bu….. Hangi düzeni getirirseniz getirin hangi sistemi işletirseniz işletin değişen birşey olmaz. sadece stratejileri değişir yöntemleri değişir ama birilerinin varmak istediği hedef bir gün herşeyin kendisinin olmasıdır. Bir müslüman olarak bana göre en iyi sistem Allahın emrettiği sistemdir. Tartışmasız en iyisi odur. Bir sistemi üreticisinden daha iyi kim bilir? Ancak o sistemi de kısa sürede işlemez halegetiren de yine insanlar ve müslümanlar değilmidir. Çünkü nefis var. Çünkü nefsimiz bize bireysel ve çıkarcı davranmayı emrediyor. Başka ne bekliyorduk ki ? Bu gidişatın sonucunda nasıl birşey ortaya çıkmalıydı sizce.

  9. Uğur Bey, tam da sizin fikrimizi sorduğunuz “devlet” konusunda, Fatih Bey’in bir değerlendirmesi, benim o değerlendirme üzerine yazdıklarım üzerinden bir fikir alış verişi halihazırda başlamış görünüyor. Fatih Bey, benim yazım üzerine ikinci bir değerlendirmede daha bulundu. Ardından, Hasan Günay Bey de bugünkü yazısıyla aynı konuyu işledi. Katkıda bulunmak isterseniz, işinizi kolaylaştırsın diye, aşağıda söz konusu metinlerin tarihlerini ve ilk cümlelerini veriyorum:

    F.K.T. 5 Eylül 2020 At 16:10: * Devlet Cumhur İttifakı’ndan. . . . . . .

    Bernar 5 Eylül 2020 At 18:24: Yazılarınızı dikkatle ve saygıyla takip ediyorum, Fatih Bey. . .

    F.K.T. 6 Eylül 2020 At 12:54: Bernar bey merhaba. Devletin Cumhuriyet karşıtı yobaz dindarları . . . . . .

    Hasan Günay 7 Eylül 2020 At 11:55: Makarayı biraz daha gerilere sarıp. . . .

  10. Karar Gazetesi, “Rusya safını belli etti: ‘Yunanistan Avrupa’daki ortağımız'” başlığı ile paylaştı Rus Dışişleri Bakanlığı’nın açıklama metnini. Bakanlığın söz konusu metninde, “Atina bizim Avrupa’daki geleneksel ortağımızdır. İlişkimizin temeli, Rusya ve Yunanistan arasında ruhani ve kültürel medeniyet akrabalıklarından gelen karşılıklı sempatiye dayalı” ifadeleri de yer alıyor.

    Sn. H. Gayret, bu ne iş?

    Siz bize Putin’in ipiyle her kuyuya inilebileceğini, Rus ipinin sağlam ip oldup hayırlara vesile olacağını falan söylemiştiniz.

    Suriye, Libya ve şimdi de Doğu Akdeniz bunun istisnaları galiba -doğru mudur?

    • Açıklamanın ne amaçla ve ne zaman yapildugina bakmak lazım.Yoksa her konusulani yazılan gerçek olsaydı şimdi dünya toz pembe olurdu.Uluslararasi ilişkilerde ebedi dostluk yoktur.Cikar ilişkisi vardır.İste ABD de dost ve muttefekti ama yediği naneleri goruyorsunuz

      • Kontrol ettim. Rusya’nın açıklaması söylendiği gibi maalesef. Ne dış politika be, insan yapmak istese bu kadar yanlışı zor yapar. S-400 al ABD ile aranı aç, Suriye’ye düşmanlığı sürdür Rusya ile aranı aç. Pes doğrusu!

  11. Sayın H.Gayret ,referans gösterdiğim vahiylerdir,Kur andır, surelerdir,ayetlerdir,hadislerdir.Ciinsel içerikli söyleminiz ise,sadece evli çiftlerin kendi aralarında olması gerekenlerdir.Gerisi caiz değildir.Saygılar.

  12. Beyrut limanındaki büyük patlamadan bir süre sonra CB Yardımcısı Fuat Oktay (ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu) Lübnan’ı ziyaret ettiğinde “Mersin Limanını kullanabilirsiniz” demişti. Bu konuda bir gelişme göremedim, bir bilgisi olan var mı?

      • Sorumu anlayacak kapasiten yok anlaşılan. Lübnan’a gidecek gemi Beyrut limanı kullanılamadığı için Mersin Limanına gelse ne olur diyorum. Buradan karayolu ile TIR’larla malın taşınması lazım. Fakat arada Suriye var ve senin Reis’in Erdoğan ile düşmanlar. Türkiye-Lübnan arasını fethetmek lazım yani. Bu müjdeli haberi bekliyoruz. 🙂

        • Lübnan bayraklı gemilerin bakım onarımı için ya da yük aktarma işlemleri için filan düşünülmüş bir öneridir belki de mim, gemi dediğinde ihtiyaç bitmez yani…

  13. Bir basın haberi:”Gündeme ilişkin ilginç çıkışları bilinen Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Türkiye ile Yunanistan arasında gerilimin sürdüğü Doğu Akdeniz’le ilgili de ilginç bir yorum yaptı. Perinçek, ABD-İsrail-Fransa-Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum’u kastederek ‘Eşcinsel tanrılar buraya geldi’ dedi. Perinçek’in bu yorumu özellikle sosyal medya olay oldu.”Kaynak:internet haber. Yorum:Biri Doğu Perinçek ‘e islamı öğretmeli.Tanrılar yoktur.Eşcinsel tanrılar da yoktur.Tek tanrı vardır.Allah’dan başka tanrı yoktur.İslam çeşitli devirlerde çeşitli kavimlefre yine çeşitli isimlerle gelmiştir.Musevilere gelen hakiki kitap orijinal Tevrat’tır.Bu dine inanlara Musevi denir.Orijinal Zebur Davut ‘a inmiştir.Bu dine inanalara Davudi denir.İncilin orijinali İsa ‘ya inmiştir.Bu dine inanlara İsevi veya aziz denir.Kur an Muhammed ‘e inmiştir.Bu dine inanalara Mü’min denir.Bundan başka çeşitli kavimlere suhuflar/sayfalar inmiştir.Kâinatın başka başka yerlerinde, başka başka kitaplar inmiştir.Hepsinin orijinalleri Allah katından olup hak kitaplardır,hepsinin orijinalleri islamiyettir.Bu dinlere inanların hepsinine de müslüman denir.Eşcinsel tanrılar da nedir Doğu Perinçek?

  14. Tarih boyunca çok sayıda insandan oluşan ve yüksek ahlaka sahip bir toplum görülmemiştir. Tarihi tecrübeye göre toplumların/milletlerin ortalama ahlak seviyesi bir birine yakındır denebilir. Aralarındaki esas fark akılcılık alanında olmuştur. Diğer yandan ahlaksızlıkta haddini aşan toplumlar da akılsızlıkta ısrar eden toplumlar da bir şekilde belasını bulmuştur ve kalıcı olamamışlardır.

    Çok sayıda insandan oluşan bir toplumda sorunları çözmek de zorlaşmaktadır. Zira sorunları çözecek insan sayısı doğrusal (lineer) artarken toplam sorun sayısı üstel olarak artmaktadır. Bu durumda ancak bilim-teknoloji (akılcılık) yöntemlerinin de üstel olarak artması ile sorunlar çözülebilir.

    Teknik sorunları çözmek sorunların tamamını çözmek anlamına gelmiyor. Zira kaynakların ve üretilen hasılanın paylaşımı teknik değil ahlaki bir tutum gerektirir. Bu konuda sosyal demokrasi asgari olarak yeterli bir çözümdür denebilir.

    Teknik sorunları daha iyi çözen toplumlar gelişmiş ülkeleri oluşturmaktadır. Bilim-teknolojide geri kalıp teknik sorunları çözemeyen toplumlar ise varlık içinde yokluk dahi yaşayabilmektedir. Dünyanın bilinen en büyük petrol yatakları üzerindeki Venezuella’nın sefil durumu buna en güzel örnektir.

    Hem akılcılık hem de ahlak bakımından iyi not almak en güzeli şüphesiz. Fakat hiç olmazsa sınıfı geçmek gerekir. Öyle toplumlar var ki teknik beceri (akılcılık) yok, ahlaki değerleri de zayıf. Doğrusu ya böyle toplumlara acımıyorum. Su akar mecrasını bulur. Türkiye’nin gidişatından da memnun değilim.

  15. Yıllardır filim ustası ABD irana savaş açacak, rambolar gelecek, mollalar gidecek vb hikâyelerle ortadoğuda radyo filmi (radyo tiyatrosu gibi) çevirdi durdu. Ben inanmadım.
    Sadece isrilin yerini sağlamlaştırdı, bundan sonra demoklesin kılıcı her neyse onu da yerleştirecektir is tamam.
    Sen uyanır sınırından tavukları kış kış layabilirsen kış kışlarsın. Yok sana onu dahi yaptırmayacak kadar içine girmişse yeşil dolarlar,
    Yazın olur kışın, pişmez aşın, ağrır azı dişin, dimyata giderken pirince birde Bakmışsın ki evdeki bulgurdan da olmuş sun. (Benim bulgur aşı ocakta, yanmaz inşallah size laf yetiştirem diye).
    Yazar herşeyi yazmış, aeropanın filimdeki rolü nü de, bizim de batıya karşı oynayacak oyunumuz var mı? Kıliç kalkan yeter mi? Bunlarda sonraki günlerde tartışmalar a konu olsun.
    Su uyur düşman uyumaz, vb birsürü cümle yazmak yerine bugün şunu diyorum:
    Düşman TEK MİLLET’ tir.

    • Orijinali “Kefere tek millettir” şeklindedir ve yanıltıcıdır. Zira karşılıklı menfaatlerin dengelenmesini ve diğerleri arasındaki çelişkileri iyi okuyamayanların başvurduğu bir kolaycılık söylemidir. Örneğin Rusya ve İran ile ittifak yap sonra onların müttefiki olan Suriye ile düşmanlığı sürdür ve Rusya-İran ittifakı kadük olsun. Sonra da kefere tek millet de! Suriye ile düşmanlığı sürdürmenin ve 4 milyon Suriyeliye bakmanın gerekçesi nedir?

      • Devir öyle bir devir olmuş ki kimin kime yardakçısı, kimin kime düşman olduğunu nerdeyse gazeteci, hatta menşur monserler bile terse yatacak günler yaşıyoruz.
        Siyasetçi öyle bir gaflete düşmüş ki gözünün önündekini okuyamaz olmuş.
        Komşunla oturup bir suriye çayı içeceksin, köyün ağasının elini öpmezsen davete icabet edemiyorsun.
        Ağanın eline bakıyorsun el yok! Birisini yunana uzatmış diğerini afrikaya.
        Bu durumdaburadan ne ben burda suriyelinin ekonomik iliskisini , nede esedin suriyedeki dış güçlerini anlatabilirim. Tek bildiğim nasıl oluyor da kefere voltran oluşturuyorsa,
        Biz kendi komşumuz ile, daha dünkü din kardeşlerimize, hatta b.c kondurmadığımız araplarımızla çay oturgaçına bile oturtamıyoruz gövdemizi?

  16. Küresel Kapitalistlerin yeni projesi : AVRASYA
    Bunun için;
    1-ABD için güvenilmez bir müttefik algısını yerleştirmek. Trump bugün yaptığının ertesi gün tersine bilerek yapıyor.Haliyle ülkeleri başka ittifak arayışına itiyor.Seçenek te belli. Adres vermeye gerek yok.
    2- Avrupa Birliğini dağıtmak ya da zayıflatmak. Brexit ilk adımlarıydı.
    Trump ın 2016 seçim kampanyasını yürüten şirket ile Brexit kampanyasını yürüten şirketin aynı olması da büyük bir tesadüf!

  17. Makarayı biraz daha gerilere sarıp konuya yaklaşırsak, Sn. Erdoğan’ın “Dünya 5’ten büyüktür” dediği zaman dilimine kadar gidebiliriz.

    Erdoğan, durup dururken bunları söylemedi. Elbette BM Daimi Konseyi üyelerinin her birinin ayrı veto hakkı olması ve konseyin daimi 5 üyesinin dünya yönetiminde “dediği dedik, çaldığı düdük” olması hakkaniyete ve adalete sığmaz lakin, Erdoğan’a bunu söyleten BM’nin, beraberinde NATO’nun da tartışılır olması yeni bir dünya düzeninin
    -ki; bu, dağılan SSCB’den neş’et eden Rusyayı yeniden “eski iki kutuplu” bir dünya sisteminin diğer kutbu olarak belirlemek; Rusya’nın sınır ötesi varlığını artırdığı bu hengamda- oluşturulacağının emareleridir.

    Bunu seslendirmek Erdoğan’a mı kaldı? diyecekler olabilir. Evet, bunu seslendirmek Erdoğan’ın da hakkıdır (görevidir)! Çünkü Erdoğan NATO’nun ikinci büyük askeri gücüne sahip olan, coğrafi ve jeolojik konumu en hayati olan, uluslar arası kuruluşlarda yer alabilen bir ülkenin uzun yıllar (18 yıldır) yönetiminde olan bir liderdir.

    Hatta Erdoğan, Koru’nun “Hatta bir adım daha ileri gidip Trump’ın mevcut sistemin değişmesinin daha doğru olacağı kanaatine sahip güçlü bir odak adına hareket ettiği…” cümlesine sakladığı “güçlü bir odak” ile ilişkilidir de denebilir. Bu, yaşadığımız dünyanın bir gerçeğidir; buna Putin’i, Mekel’i, Macron’u; hatta Sisi’yi, Muhammed Bin Salman’ı v.b. de ekleyebiliriz.

    Hani hep deriz ya; devlet, siyasi alanı daraltarak seçilmiş hükümetleri kısıtlar ve en azından uluslar arası konularda bildiğini okur ve seçilmiş politikacılar da buna ram olur, öylede; bu ABD, İngiltere, Almanya, Fransa v.d ile üçüncü dünya ülkeleri olarak niteleye geldiğimiz ve demokratik olmayan Suud’u İran’ı ve belki de Afrika devletleri için de böyledir; bu hal ile mülhem Dünya yönetimini elinde bulunduran “güçlü bir odak” ise, bir çok elit devletin seçilmiş hükümetlerini kısıtlar, kendi dünya düzeni için istediklerini onlara yaptırırlar. Bunu yaparken de siyasileri şantajla, iktidardan etmekle, haklarındaki “genel ve özel dosyaları” ifşa etmekle ve hatta ölümle tehdit ederler. Sözünden çıkmayan siyasileri de saygınlaştırırlar.

    Hal böyle iken artık dünyayı taşıyamayan, yönetemeyen mevcut uluslararası kurum/kuruluşlar yerini yeni dengelerin oluşturulacağı yeni bloklara ve belki de eski “iki kutuplu” dünya düzenine bırakacaktır. Bu yeni düzende ülkelerin alacağı konum ve yaptırım gücü, bugünden ne kadar fazla güç devşireceklerine bağlı olacaktır.
    Zahir, Libya ve Suriyeyi de içine alacak Doğu Akdeniz mücavir alanında devletlerin askeri yığınak yapması bununla ilgilidir.

    Ben, devletimizin uluslararası sularda izlediği politikayı benimsiyorum; her ne kadar uluslararası yalnızlığa itilmiş olsa bile gösterilen kararlılık bir devlet politikası olduğunun emareleridir. Yani burada tek başına siyasi iradeye övgüler dizmek devlet yönetim erkini anlamamak olur.

    Lakin bu demek değildir ki, ülkemiz siyasi iradesinin dillendirdiği “dünyaya nizam, yön vermek” gibi bir etkimiz olacak. Bütün çabalar, yeni ihdası düşünülen uluslararası kurumlar ya da yeni dünya düzeni içinde alacağımız yerle ilgilidir. Batı ile Shangay arasında salınıp durmak ta bununla ilgilidir, ama sanırım devlet aklı hep batı blokundan yana tavır almaktadır.

    Evet; dünya 5’ten büyüktür, bizden de…

  18. Turgut Ertav ve Bernar kardeşlerimin yazılarını , sonradan yayımlandığı için yeni okuyabildim; çok güzel fikir ve düşünceleri beyan etmişler, kendilerine teşekkür ederim .Selam ve saygılarımla.

  19. Çok şükür bu gün nihayet seçim yok ,üstelik biraz dış politika – evrensel de denebilir -biraz da insanlıkla ilgili bir konu var ; benim hoşlandığım ise insanlık konusudur . Nerden ,nasıl başlamak lazım bilemiyorum ; en iyisi havuza bir atlayalım ! Ben daha önce de kısmen bahsetmiştim,hatırlayanlar olursa mazur görsünler . İnsanlık tarihi boyunca bu güne kadar , takriben bu günkü dünya nüfusunun aşağı yukarı yarısı kadar insan savaşlarda hayatını kaybetmiştir . Nihayet bütün dünyayı yani cephe gerilerini de saran ve büyük bir yıkıma yol açan iki dünya savaşından sonra gerçekler görülmüş ve insanoğlu kısmen aklını başına alabilmiştir . Buna rağmen genel savaşlar olmasa da bölgesel muharebeler veya çatışmalar yine de devam edip gitmektedir. Çünkü maalesef bu gün , bütün bu olup bitenlerden ibret alabilecek , bütün dünyayı ve özellikle insanları kucaklayabilecek , evrensel ve hümanistçe düşünen ve icraatlar yapabilen , insanlığın önünde hürmetle eğilebileceği ,büyük ,karizmatik ve fazilet sahibi bir tek yönetici yoktur ! Bu bağlamda dünyaya ve insanlığa yön verebilecek durumda olan özellikle büyük devletlerin liderlerine bakın , hepsi 21 nci asrin gerilerinde kalmış ,hala o eski yayılmacı zihniyetini taşıyan ,bencil ,kaprisli, kompleksli ,vicdanını kaybetmiş ,hain ve zalim bir tutum ve davranış içinde ve adeta birbirleriyle yarışıyorlar ! Ben geçenlerde de temas etmiştim ; inanın -ki benim inancım tamdır – dünyanın başına bela olan bu Corona salgının da bence sebebi hikmeti budur ! Evet dünyada gayet tabii ki Allahü Tealanın koyduğu ve bizim de tabiat kanunları dediğimiz bir düzen bir intizam vardır , olan biten her şey bu çerçeve içinde cereyan ediyormuş gibi görünür , ancak Allahü Teala da olan biten bunca zulme seyirci kalacak değildir ,nerede ve nasıl olduğunu bilemeyeceğimiz bir şekilde mutlaka müdahale etmektedir , tarihte ve Kuranda bunun bir çok örnekleri de vardır ; Allahın elinde çomak yok ki gözümüze soksun ! Yazı haliyle çok uzadı,lütfen beni mazur görün . Herkese selam ve saygılar sunarım

    • Ali bey,yazılarınızın uzunluğundan dolayı eksiklik duymanıza gerek yok;merak etmeyin,biz kalender meşrebiz uzun kısa okuruz,yeter ki siz yazın.

      Bu arada bir üstteki yorumunuza ilişkin olarak ta;Turgut bey güzel şeyler yazıyor ama sonunu götürüp homojenize olmuş süper parti(!) CHP’ye bağlıyor ki,bu haliyle yazılarını gidiş yöntemi doğru sonucu yanlış matematik problemlerine benzetiyorum,Chp’nin daha kırk fırın ekmek yemesi lazım bence,belirtmek istedim.

      Bernar bey’in yazısını da uzun zamanda sindire sindire değerlendirmek üzere düşünce atölyemin bir kenarına yerleştirdim.

      Bir de Hasan Günay’ın yazısı var.Son günlerde Hasan bey “devlet ve devlet aklı,işleyişi” terimlerini kullanıyor ki,belki de bıraktığı müphemliktendir;-yanlış anlamıyorsam- sanki o, bir devletin kuruluşunun etkin zihniyet sahiplerinin biçtiği -örtülü- kuruluş misyonu doğrultusunda,adına devlet (ben derin devlet diyorum) dediği ve Hasan bey’in söylemlerinden anlaşıldığı üzere meşru (yani Anayasada tarifini bulan) devlet erkine dahil ettiği,kimliklerini bilmediğimiz ama kendilerine kurucu misyona bağlı gizli görevliler oldukları intibaı çizilen irade sahiplerince,her devrin yönetim yetkisine sahip siyasi iradesi kimse artık onun yönlendirilmesini olumlu bir hal olarak görüyor gibi bir durum oluşuyor ki,(umarım yanlış anlamışımdır,eğer doğru anlamışsam) bunun üzerinde durulması gereken yanlış bir devlet işleyiş algılaması olduğunu belirtmek zorunluluğu hissettim.Siz ne dersiniz?

  20. Sizden uzun zamandır okumayı hevesle beklediğim uzun, karışık ancak sizi takip edenin rahatça anlayacağı bir yazı olmuş. Yazıyı okuduktan sonra Taha Kıvanç’ın kulakları çınlasın demeden edemedim.

    Tarihi arka planda yakın geçmişte buna benzer o kadar çok gelişme yaşandı ki bizim de ülke olarak buna göre politika geliştirmemiz gerekli. O görüntüyü veriyor muyuz derseniz; Asla !

    Savrukluğumuz o kadar aleni ki her an kabak bizim başımıza patlayacak gibi duruyor.

    Hayra alamet olsun inşallah.

    • tarık bey ben bu yazıdan bitek makron birilerinin şamaroğlanı da olabilir kısmını anlayabildim; başka da hiçbişey yokmuş gibi geldi, keşke daha fazlasını paylaşsaymışsınız da istifade etseydik, neymiş o rahatça anlaşılan şeyler?

  21. Yürekli savcılar hakimler var mi?
    İzmit’te yapılan ve son günlerde yayınlanan corono tedbirlerini hiçe sayıp kanun yönetmelik vs çiğneyen insanların ölümüne sebep olabilecek
    Eylemi gerceklestiren., İzin veren ve katılımcıları cezalandırmak için YUREKLi ve NAMUSLu savcılar var mi bu ulkede
    Merak ediyorum.

  22. ABD çakma başkanı Trump,kaybetmek üzere olduğu başkanlık seçimini kazanabilmek için Akdeniz ve Suriye de gözboyama taktikleri uyguluyor.ABD nin içi ABD seçmenlerininidir.Beni ilgilendirmiyor.Türkiye ye gelelim.Kavanoz dipli dünya değil sorumlu.Dünyada yaşayan kavanoz diplilerdir.Türkiye de aksayan veya bozulan birşey varsa,öncelikle memlektte yaşayanların sorumluluğu vardır.Halk bozulmuş,bozulduğu için kendileri gibi bozuk idariciler işbaşındadır.Kötü kişiler iyi,iyi kişiler kötü gösteriliyor ayrıca.Hak ettikleri ile idare ediliyorlardır.Türkiye nin düzelmesi için halkın kendilerini düzeltmesi gerekir öncelikle.Sonra da düzeltecek kişileri iş başına getirmeli.Türkiye deki bozuk düzenin baş sorumlularından biri de din görevlileri,şeyhler,tarikat ,cemaatlerdir ve dini eğitim veren devlet kurumları ve okullarıdır.Buralarda din arkaya atılıp dünya menfaatleri ön plana çıkınca bozulma ve kokuşma tam yerinden işte buralarda başladı.
    İmam-ı Rabbani hazretleri söylemiştir ki:
    ”İnsanların kötüsü, kötü âlimlerdir. Bunlar, din, iman hırsızlarıdır.”. Kur’an-ı kerim Mücadadele suresi,15-16-17-18-19.ayetlerde mealen: ”Onlar kendilerini müslüman sanıyor. Onlar son derece yalancıdır, şeytan onlara musallat olmuştur. Allahü teâlâyı hatırlamaz ve ismini ağızlarına almazlar, şeytana uymuşlar, şeytan olmuşlardır. Biliniz ki, şeytana uyanlar ziyan etti, ebedi saadeti bırakıp, sonsuz azaba atıldı.”buyuruluyor.
    Bazı hadisler:
    “Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse kiminle dost olduğunuzu iyi düşününüz!” (Ebu Davut, Edeb, 16; Tirmizi, Züht, 45; Ahmet, Müsned, 2/302, 334)
    “Ahir zamanda din ile dünyayı isteyen insanlar çıkar. Bunlar, insanlar (a iyi görünüp onları aldatmak) için öyle bir yumuşaklığa bürünürler ki, koyun postu yanlarında kaba kalır. Dilleri baldan daha tatlıdır ama kalpleri kurtlarınkinden vahşidir.
    Cenabı Hak (bunlar için) der ki: Beni aldatmaya mı çalışıyorsunuz, yoksa bana karşı cürete mi yelteniyorsunuz? Kutsal kişiliğime ant olsun ki, bunların üzerine kendilerinden çıkacak bir fitne göndereceğim. İçlerinde halim olanlar bile, bu fitneden şaşkına dönecekler.” (Tirmizî, Züht, 60, H. 2406–2407).

    ”Kıyamette bir din görevlisi getirilip Cehenneme atılır. Cehennemdeki tanıdıkları ona, “Sen dünyada dinin emirlerini bildirirdin. Niçin bu azaba düştün?” derler. O da, “İnsanlara, günahtır, yapmayın” der, kendim yapardım. “Yapın” dediklerimi de yapmazdım. Bunun cezasını çekiyorum” der.” [Buhari]
    ”Ümmetim, kötü din görevlilerinden çok zarar görecektir.” (Hakim)
    ”Kötüler iyi, iyiler kötü gösterilmedikçe, kıyamet kopmaz.” [Harâiti].ABD yi fikan boş verin.ABD nin işi ,ABD lilere kalmıştır.Siz kendinize bakın.Saygılar.

    • Sayın ertav sürekli dinsel içerikli metin girmek yerine siz de sayın fkt gibi arada bir de cinsel içerikli 3.sayfa haberleri paylaşsanız nasıl olur? Mübarek diyanet saati!
      Yani hiç kimse kalmadı da artık afganlı cihad önderlerini mi referas gösteriyorsunuz buradan?
      Tövbe tövbe…

      • Bir tarikat şeyhinin 12 yaşındaki kıza cinsel istismarda bulunması demek ki size göre ancak 3. sayfa haberi olabilir! Bu açık bir ahlaksızlık savunuculuğu olur ve size yakıştıramam. Sanırım tarikatlar bunu hep yapıyor o yüzden önemli değil demek istediniz. İtirazı olan?

  23. Sn. Koru’nun resmettiği günümüz dünyası, gerçekten çivisi çıkmış bir görünüm veriyor. Bunun önceden tasarlanmış, adım adım hayata geçirilmiş bir küresel projenin ürünü olduğu kanısında değilim.

    Türkiye’de bol miktarda sahip olduğumuz ezberci ve şabloncu Marksistlerin söyleyip yazmaktan bıkıp usanmadıkları bir iddiaları vardır. O çok önemsedikleri iddia, ayrıca bunların umudu ve sosyalist devrime olan inancının yakıtıdır:

    “Kapitalist sistem, doğası gereği, kriz üretir. Gerek dünya savaşları, gerekse sosyalist devrimler, işte kapitalizmin derinleşmiş krizlerin birer ürünüdür. Kapitalizmin krizi, sosyalizm fikrinin geniş halk kitleleri tarafından sahiplenildiği, devrimcilerin iktidar olanaklarının doğduğu dönemlerdir.”

    Niyetim, birilerini aptal yerine koyarak şımarıkça bir tutumla kendimi akıllılar kümesine yerleştirmek değil. Çok uzun bir dönem boyunca bir Troçkist olarak ben de o ezberlenmiş anlatının budala bir alıcısıydım. Velhasılı, ancak, “akıllılar” kümesinde değil, “akıllanmışlar” kümesinde olduğum söylenebilir.

    Kapitalizmin insanlığı karşı karşıya bıraktığı kriz, KÜLTÜREL bir kriz. Sosyalistlerin mehdi bekler gibi bekledikleri derin ve küresel ekonomik kriz değil.

    Ve içinde yaşadığımız değişen dünyayı en iyi tanımalayacak ifade, küresel ölçekli bir aptallaşma ve luımpenleşme çağının içinde olduğumuzdur.

    Daha nereye kadar azgınlaşacağını kestiremediğimiz 4 şey belirliyor gümüz dünyasındaki yerel ve küresel süreçleri, olayları:

    (1) Ürkütücü bir hazcılık (hedonizm)

    (2) Sapıklık mertebesine ulaşmış bilgisayar ağları, akıllı telefonlar gibi yeni teknolojilerin doğrudan bir sonucu olarak, emek, zaman ve zihinsel yoğunlaşma gerektiren DÜŞÜNME eyleminden uzaklaşılmışlık hali. Önümüze gelen bir dizi önermeden bazılarını seçip diğerlerine karşı çıkma kolaycılığı ve bunu da düşünme eyleminin kendisi sanma yanılgısı.

    (3) Modernliğin kışkırtıp büyüttüğü tüketim kültürünün, dinsel inanç dahil olmak üzere, her türden ANLAM evrenini kötürümleştirmesi, o bireysel anlam dünyasına olan inancın erezyona uğraması. Bencilliğin, fırsatçılığın kol gezdiği bir gündelik hayat içinde, bireyi hayata, bireyleri birbirlerine bağlayan bir şeyler bulma ihtiyacının en keskin milliyetçi ve dinsel kimliklere sarılmak suretiyle giderilmek istenmesi. Böylece, insanların hem kendilerini, hem ‘öteki’leri tanımlarken, bunu, söz konusu milliyetçi/dinsel kimlikler üzerinden yapmaları.

    (4) Aptallaştırılmış birer güruha dönüştürülmüş yığınlardan demokrasi çıkmaz. Yüzeysel, öldüresiye bıktırıcı, hiçbir şeyin değişmediği bir gündelik hayatın akıp gittiği zengin Batı ülkelerinde, genel seçimlerde, insanların yarısı bile sandık başına gitmez. Bizim (Türkler ve Kürtler) siyasete olan ilgi ve tutkumuz, Batılı için tuhaf, seçimlere katılım oranları ‘hayret verici’ falandır.

    Hazcılık, düşünme eyleminden uzaklaşmışlık, bencillik, yeni teknolojilerin konfor ve tembelleştiriciliği kasırgasının önüne katıp sürüklediği bir kültürsüzlük dünyasının, insanların duygu (kimlik) dünyasına seslenen hamasetçi popülist liderler yaratması, sadece anlaşılır değil, aynı zamanda kaçınılmazdır.

    ABD’nin kendi içinde yaşadığı kimlik gerlimi (siyahlar-beyazlar), Avrupa’da önü alınmaz biçimde yükselişte olan yeni ırkçı akımlar ve bunların parlamentolarda temsil edilip iktidara adım adım yaklaşıyor olmaları, modernliğin metropollerde hızla akan gündelik yaşam ritminde dindarın yaşadığı yalnızlık ve zihin karşıklığı, kimi dindarların modernizmin bu azgın saldırısı karşısında ancak taviz vermez bir din kavrayışıyla direnilebileceği fikri (radikalizm ve hayatın temel anlamını bir tarikat veya cemaate bağlanmakta bulma. Bir futbol takımının taraftarlığını, maça bıçak ile gidecek, hatta düşman addettiği takım taraftarını bıçaklayıp öldürecek bir kimlik olarak yaşama hali. Siyaset denildiğinde üretimin, çevresel sorunların, adil gelir dağılımı, kentlerin soluk alınmaz hale gelmesi vb. konuları değil, aslında ipe sapa gelmez şeyleri konuşup ‘tartışıyor'(!) olmamız, hep bu küresel kültürsüzleşme, hazcılığa, bencilliğe, kimlikler aracılığıyla meşrulaştırılmış şiddete (ve şiddet diline), kolektif salaklaştırılma hali ile ilintili.

    Küresel aptallaştırılma süreçlerinde, RASYONEL olduğu söylenebilecek küresel (uluslararası) kurumlar (Birleşmiş Milletler, hemfikir olunarak imzalanmış anlaşmalar), uluslararası hukuka dayalı sözleşmeler de krize sürüklenirler.

    Kimliklere (Amerikalı, Kürt, Fransız, Türk, vs.) tapınma hali, insanları, rasyonel normaları gözetmeye değil, atılan bir adımın o kimliğe ne fayda veya kazanım getireceğini önemsemeye yol açar. Örneğin Trump seçildi, ve ilk yaptığı şeylerden birisi, altında bir önceki ABD başkanının imzası olan nükleer enerji konusunda İran ile imzalanmış anlaşmadan çekildi. Amerikalılar bunu rasyonel ya da uluslararası norm ve teamüllere göre mi değerlendirdiler? Aptallaştırılmış insanlardan bu tür değerlendirmelerde bulunmaları beklenebilir mi?

    Kapitalizmin bugün erişmiş olduğu nokta, bir küresel kültürüzlük halidir.

    Kusturucu bir tüketim ve haz çılgınlığı, bütün o tüketim ve hazcılığa rağmen yaşanan, ismi kolayca konmaz, kaynağı kolay tanımlanmaz bir mutsuzluk, içsel yalnızlık, gündelik güvensizlik ve tedirginlik haline gelmiştir hayat dediğimiz şey.

    Bu karanlık girdaptan ne Batı ve Batılıya küfrederek, ne dinde “özcü ve safçı” (radikalizm) bir tutum benimseyerek, ne de sosyalist devrimin olanaklarını doğuracağı ham hayaliyle kapitalist sistemin küresel ekomik krizini bekleyerek çıkamayız.

    Ortak düşmanımız, kitap okumaktan uzaklaşmış olmamızdır.

    Ortak düşmanımız, hazcılık, gösterişci ve çocuksu bir ruh hali ile tüketip duruyor olmamızdır.

    Ortak düşmanımız, sohbet ve yarenliğe sırt çevirip, sosyal medya mecralarında twit atıp durmaktan bir anlam ve tatmin devşirir hale gelmişliğimizdir.

    Ortak düşmanımız, her birimizin berisinde, duygularıyla, çocuklarıyla, torunlarıyla, doğruları ve yanlışlarıyla, düşleri ve düşkırıklıkları ile bir insan yattığını unutup, azgınca birbirimizi bu hayattan kazıyıp atma arzusu uyandıracak bir kimlik manyaklığına varmış görünmemizdir.

    Aptallaştırılmış güruhlar olarak yaşamaya başlamış görünen insan toplulukları için Internet teknolojileri sorgulanması gereken bir alan.

    Bu yorum sayfalarında birden çok kez yorumda bulunan insanların yaşlarını bilsek ve ortalama yaşı keşfetsek, neredeyse adım kadar eminim, 50-55’in altında çıkmaz.

    Bütün bir dünya, hazcılığa ve düşünsel tembelliğe teslim olmuş halde kendi bireysel kimliklerine dört elle sarılan aptallaştırlmış güruhlar manzumesi olarak ürkütücü bir kültürsüzleşme hali yaşıyor.

    Yerel düzeyde bu gidişe ancak tanışarak, yarenlik ederek dur diyebiliriz.

    • Bu gidişe dur falan diyemeyiz sn.bernar! Lenin atanın dediği gibi; oku oku oku yine oku! Lakin kitapsızlık çağındayız artık; teknopaganizm!
      Beni düşündürense şu oldu; yani burda yazılıp çizilenleri gerçekten 50, 55 yaş arasındaki insanların yazdığı savınız; öyleyse durum gerçekten sakat…

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız